PAPAĞAN YAYIN KÖŞEM 🦜
GİRİŞİMSEL KARDİYOLOJİ

Günün tarihi
Girişimsel Kardiyoloji Uluslararası Günü’nün ortaya çıkışı, karmaşık cerrahi müdahalelerin yerine daha nazik yöntemler getiren modern tıbbi teknolojilerin önemini vurgulama ihtiyacıyla bağlantılıdır. Bu tarih, tıbbın ne kadar hızlı geliştiğini ve açtığı yeni olanakları hatırlatır.
Günün önemi
Gün, kalp sağlığı ve onun tedavisindeki yenilikçi yöntemler hakkında bilgi yaymayı amaçlamaktadır. Kardiyologları, araştırmacıları, öğrencileri ve halkı, kalp-damar hastalıkları ve onların önlenmesi konusundaki farkındalığı artırma fikri etrafında bir araya getirir.
Günün kutlama gelenekleri
Bu günde düzenlenebilir:
* uzmanlar arasında deneyim paylaşımı için konferanslar ve bilimsel sempozyumlar;
* tıp öğrencilerine yönelik eğitim konferansları ve seminerler;
* halk için kalp-damar hastalıklarının önlenmesine dair bilinçlendirme kampanyaları;
* girişimsel kardiyoloji alanındaki en son başarılarla ilgili medya yayınları.
PATATES-DOMATES
Patatesin dokuz milyon yıllık tarihi: Domatesten melezlenmiş
Patates, dünyanın en temel gıda kaynaklarından biri. İlk olarak binlerce yıl önce Güney Amerika’daki And Dağları’nda yetiştirilen bu sebze, 16'ncı yüzyıldan itibaren dünyaya yayıldı. Ancak insanlık tarihindeki bu önemli yiyeceğin evrimsel kökenleri bugüne dek bir sır olarak kalmıştı. Yeni bir genetik analiz sayesinde bu sır nihayet aydınlatıldı.
Bilim insanları, 450 kültür patatesi ve 56 yabani patates türünün genomlarını inceledi. Analiz, patatesin soyunun yaklaşık 9 milyon yıl önce Güney Amerika’da yabani bir domates bitkisi ile patatese benzer bir türün doğal melezlenmesiyle başladığını ortaya koydu.
Bu melezleşme sonucunda, yer altında besin depolayan patatesin karakteristik özelliği olan yumru oluştu. Araştırmacılar ayrıca bu yumrunun gelişiminde rol oynayan iki temel geni de tespit etti. Domates bitkisinde yenilebilir kısım meyve iken, patateste bu işlevi yumru üstleniyor.
Çin Tarım Bilimleri Akademisi’nden genom biyoloğu ve bitki ıslahçısı Sanwen Huang, Cell dergisinde yayımlanan çalışmanın başyazarı olarak şöyle dedi: “Patates, insanlık için en etkileyici temel gıdalardan biri. Benzersiz besin değeri, kültürel yaygınlığı ve mutfaktaki çok yönlülüğüyle diğer mahsullerle kıyaslanamaz.”
Patatesin yalnızca karbonhidrat olarak etiketlenmemesi gerektiğini vurgulayan Huang, C vitamini, potasyum, lif ve dirençli nişasta içeren, doğal olarak glutensiz, düşük yağlı ve doyurucu bir besin kaynağı olduğunu belirtti.
Dirençli nişasta, ince bağırsakta sindirilmeyip kalın bağırsakta fermente olan ve yararlı bakterileri besleyen bir karbonhidrat türü.
Araştırmaya göre bugün tüketilen modern patatesin bilimsel adı Solanum tuberosum. Araştırmada tespit edilen ebeveynleri ise Peru’da bulunan ve yumru üretmeyen patatese benzer bir tür olan Etuberosum ile domates bitkisinin atalarıydı. Bu iki türün ortak atası yaklaşık 14 milyon yıl önce yaşadı ve 5 milyon yıl sonra yeniden doğal yoldan melezlenebildiler.
Londra Doğa Tarihi Müzesi’nden botanikçi Sandra Knapp, bu melezleşme olayının And Dağları'nın hızla yükselmesiyle aynı döneme denk geldiğini söyledi: “Bu olay, genetik karışımla yumru oluşumunu sağladı ve bu sayede bitki, soğuk ve kuru yeni dağlık habitatlara yayılabildi.”
Yumrular sayesinde bitki soğuk koşullara uyum sağlayabildi, besin depolayabildi ve eşeysiz üremeyle çoğalabildi. Araştırmacılar, bu keşfin iklim değişikliği gibi çevresel zorluklara karşı daha dayanıklı patates türlerinin geliştirilmesine katkı sağlayabileceğini düşünüyor.
Dünya genelinde yaklaşık 5 bin patates çeşidi bulunuyor. Peru merkezli Uluslararası Patates Merkezi’ne göre, patates insan tüketimi açısından pirinç ve buğdaydan sonra dünyanın en önemli üçüncü gıdası. Çin, patates üretiminde lider konumda.
Sanwen Huang, bu çalışmanın zararlı genetik mutasyonlardan arındırılmış yeni patates türleri geliştirmek için domatesi genetik iskelet (şasi) olarak kullanmanın kapısını aralayabileceğini söyledi. Araştırmacılardan Zhiyang Zhang da gelecekte hem domates meyvesi hem patates yumrusu verebilen yeni bir mahsul türünün mümkün olabileceğini belirtti.
Patates ve domates, patlıcangiller ailesinden; bu ailede ayrıca tütün ve biber gibi bitkiler de bulunuyor. Araştırma, tatlı patates veya manyok gibi diğer yumrulu kök bitkilerin evrimsel kökenlerini incelemedi; çünkü bu bitkiler farklı bitki ailelerine ait.
Sandra Knapp, her ne kadar insanlar domateste meyveyi, patateste ise yumruyu yeseler de bu iki bitkinin yapısal olarak oldukça benzer olduğunu söyledi: “Eğer şanslıysanız, patates bitkiniz meyve de verebilir. Küçük yeşil domateslere benzeyen bu meyveleri yemeyin ama, tadı pek hoş değildir.”
Anil Can Tuncer
(Alıntıdır.)
OSMAN HAMDİ BEY
Kaplumbağalar neyi sembolize ediyor, aşağıdaki tablo bize ne
anlatıyor?
Erkek figürü Osman Hamdi Bey’in kendisidir.
Çoğunlukla, resmini çizeceği ortamda, doğuya özgü kıyafetler
giyip kendi fotoğrafını çektirir.
Sonra fotoğrafa bakarak yapar resimlerini. ‘Kaplumbağa
Terbiyecisi’ de bu şekilde çizilmiştir.
Tablodaki mekân, Bursa’daki Yeşil Cami’dir.
Osman Hamdi Bey çizime burada başlamış, daha sonra çekilen
fotoğraf yardımıyla kendi atölyesinde bitirmiştir.
“Kaplumbağa Terbiyecisi” tablosunda neler görüyoruz?
Kırmızı kaftan giymiş, derviş kıyafetleri içinde sakallı,
kambur yaşlı bir adam…
Bakımsız bir odada, marul yiyen kaplumbağalara bakıyor.
Ama biraz düşünceli, karamsar ve yorgun bir bakış bu.
Sırtında bir nakkare (yarım küre biçiminde küçük bir
davuldan oluşan vurmalı bir çalgı, Mevlevi müziğinin dört temel çalgısından da
birisi) asılı ve buna bağlı mızrap (nakkareyi çalmaya yarayan nesne) boynundan
aşağı sarkmış.
Ellerini arkasında kavuşturmuş, bir ‘ney’i tutuyor.
Kırbaç değil de neden ney?
Anlaşılan kaplumbağaları ney üfleyerek, nakkare çalarak yani
musikiden yararlanarak terbiye etmeye çabalıyor.
Ama yaşlı adamın ‘ney’i tutuşuna daha dikkatli bakacak
olursak, neyi üfleme hazırlığında değil sanki vazgeçmiş, çabaları sonuçsuz
kalmış.
Bize verilmek istenen mesajın ne olduğunu doğru yorumlamak
için, Osman Hamdi Bey’in hayatı hakkında biraz bilgi sahibi olmalıyız.
Osman Hamdi Bey, ilk Türk arkeoloğudur.
Dünyaca ünlü ‘İskender Lahidi’ni bulan ve İstanbul’a getiren
kişidir.
Çağdaş Türk müzeciliğinin öncülerindendir.
İstanbul arkeoloji müzesinin kurucusu ve ilk müze müdürüdür.
Sanayi-i Nefise Mekteb-i Âlisi’nin yani Güzel Sanatlar
Akademisi’nin kurucusudur.
Ayrıca modern anlamda ilk Türk ressamlarından birisidir ve
Türk resminde figürlü kompozisyon kullanan ilk ressamdır. Ayrıca Kadıköy
Belediye Başkanlığı da yapmış...
Bu durumu Emre Caner bir romanında şöyle açıklamıştır:
“Osman Hamdi de hayatı boyunca kimsenin bilmediği meslekler
yapmıştı.
Ressam olmuştu en başta.
Sonra müze müdürü.
Bir arkeolog. Ardından da güzel sanatlar akademisi müdürü.
Onun kaplumbağa terbiyecisinden bir farkı yoktu aslında!”
Osman Hamdi Bey, tüm bunları sanatı ve sanatçıyı
önemsemeyen, antik eserlere hiç değer vermeyen bir toplumda başarmıştı.
Devlet kurumları hatta toplumun kendisi, sürekli kendisine
yeni engeller çıkarmış, değişime, modernleşmeye direnmişti.
İşte tablodaki kaplumbağalar; devletin hantal işleyen
bürokrasisi ve değişime direnen, ağır aksak ilerleyen toplumun kendisiydi.
Yaşlı dervişin kendisi olduğunu söylemiştik.
Bütün bu duruma kızan Osman Hamdi Bey, derviş de olsa
sabrının bir sonu olduğunu göstermiş oluyor.
Osman Hamdi Bey’in, bu tablo yapılırken nereden esinlendiği
de ortaya çıkmıştır.
Şimdi Fransız Le Tour du Monde’nin 1869 yılındaki bir
sayısında çıkan gravürü inceleyelim.
1869 yılında Bağdat Valisi Mithat Paşa’nın hizmetinde
çalışan babasına gönderdiği mektupta, Le Tour de Monde dergisini severek
okuduğundan bahseden Osman Hamdi Bey’in bu çalışmadan esinlenmesi gayet olası
gözüküyor.
Benzerlikler dikkat çekici olsa da Osman Hamdi Bey’in
Kaplumbağa Terbiyecisi, renklerin ve ışığın kullanımı, tablonun derinliği ve
verdiği mesajla öncülünden çok daha kıymetli.
Alıntıdır.
ABBA
İSVEÇTEN DÜNYAYA YÜKSELEN DİSKO IŞIĞI
MONA LİSA
Mona Lisa’nın Arkasındaki Kadın: Lisa Gherardini
O, bir zamanlar Floransa’nın dar sokaklarında yaşayan,
sıradan bir kadın gibi görünen Lisa Gherardini del Giocondo’ydu. Soylu ama
gösterişsiz bir Toskana ailesinden gelen Lisa, ipek tüccarı Francesco del
Giocondo’nun eşi, beş çocuk annesiydi. Hayatı, dönemin Floransalı
kadınlarınınkinden farklı değildi; sessiz, gündelik, gölgeler içinde akan bir
yaşam.
Ama kader, onu beklenmedik bir biçimde ölümsüz kıldı. 1503
yılında Leonardo da Vinci, Lisa’nın yüzünü tuvale aktarmaya başladı. Belki bir
koca isteğiyle başlayan bu portre, sanatçının elinde sıradan bir sipariş
olmaktan çıktı. Leonardo tabloyu yıllarca yanında taşıdı; bitirmekten çok,
onunla yaşamayı tercih etti.
Aradan yüzyıllar geçti. Lisa öldü, çocukları yaşlandı,
Floransa değişti. Ama tuvaldeki bakış, hiç kaybolmadı. Leonardo’nun fırçasında
şekillenen o esrarengiz gülümseme, kadın bedeninden taşarak bir zamansızlık
simgesine dönüştü. “La Gioconda” artık sadece bir tüccarın eşi değildi; o,
dünyanın en çok konuşulan yüzüydü.
1911’de Louvre’dan çalındığında bütün dünya onu aradı.
Bulunduğunda ise artık sadece bir tablo değildi: kültürün, sanatın ve insan
merakının kalıcı sembolüydü.
Bugün milyonlarca insan onun karşısına geçip aynı soruyu
soruyor: Gülüyor mu, gizliyor mu, düşünüyor mu? Belki de cevap basit: Lisa,
yüzünde bir sır taşımıyor. O sadece bir kadındı. Ama Leonardo’nun ellerinde, o
sıradan kadın, insanlığın en evrensel yüzü oldu.
SÜLÜN OSMAN
Osman Ziya Sülün (1923 - 1984) "Sülün Osman"
olarak bilinen ünlü dolandırıcı.
Osman Ziya Sülün, 1923'te İstanbul'da doğdu. Adını duyurduğu
ilk "işini" 1948 yılında Fatih'te yeni tuttuğu evin sahibini
dolandırarak yaptı. Kirada oturduğu evi
kiracısıyken sattı. 1950 ve 60'lı yıllardaki "işleriyle" ün kazanan
"Sülün Osman", tramvay, Galata Kulesi, kent meydanlarındaki saatler,
şehir hatları vapurları gibi kamu mallarını saf vatandaşlara 'satarak' ya da
'kiraya vererek' efsane haline geldi.
Bu olaylar Türk filmlerine de konu oldu. Osman Sülün, 20
Nisan 1962'de hapisteyken "Alın teri ile Yaşamak" konulu konferans
verdiği de bilinmektedir.
Galata Köprüsü'nü satmak üzereyken tesadüfen yakalandı.
Ölümüyle ilgili kesin bilgi olmamakla birlikte, polisin tahminlerine göre
1984'te Beyoğlu'nda sürekli kaldığı otelde kalp krizinden öldü ve kimlik
taşımadığı için kimsesizler mezarlığına gömüldü.
İstanbul şehir hatları vapurlarını taksitle sattığı
biliniyor. Öyle ki mühim başarılara imza
atmış olan Sülün Osman'ın zamanında Dolmabahçe önünde demirlemiş Amerikan
6.Filosu'na ait bir savaş gemisini sattığı da rivayet edilir…
Eğer anlatılanlar abartılı geldiyse kayıtlara geçen resmi
dolandırıcılık olaylarına bir bakalım:
Günlerden bir gün, Sülün Osman, Beyoğlu, İstiklal
Caddesi’nde, yere çömelmiş gelip geçenleri seyretmektedir. Bu sırada saf bir
vatandaş ona, burada ne yaptığını sorar. Sülün Osman adamı şöyle bir süzer ve
adamdan iyi iş çıkacağını anlar. Ona: “Şu gelip geçen tramvaylar benimdir.
Tramvaylarda ne kadar yolcu olduğunu, vatmanların iyi çalışıp çalışmadıklarını
kontrol ediyorum” der.
Sohbet ilerleyince Sülün Osman sorar. “Amca yabancısın
galiba, ne iş yaparsın?” Adam, Traktör almak için geldiğini, fakat parasının
çıkışmadığını anlatır. Bunun üzerine Sülün Osman: “Amca, bu yaştan sonra
traktör senin neyine. Traktörün masrafı çok olur. Mazotu var, yedek parçası
var. Sana büyük masraf açar. Bak bu tramvayların hepsi benim. Artık hepsini
kontrol edemiyorum. Müşteri çıktıkça tek tek satıyorum. Bunlar demirdendir. Bir
şey olmaz. Akşam elektriğe bağlar, sabahleyin sürersin. Köyde, kasabada, her
yerde çalışır. Ben seni sevdim. Bir tanesini kelepir fiyatla sana vereyim.
Bununla iyi para kazanırsın” der.
Adamın kafası bu işe yatar. Sülün Osman’a: “Tramvaylardan
birini kaça verirsin?” diye sorar. Sülün Osman: “Senin traktör paran bunu
almaya yetmez. Fakat bende bundan çok var. Bir tane eksik olsa ne olacak. Bak
şimdi 484 numaralı tramvayım geçiyor. Bunun gibi daha altı yüz tane var. Canın
sağ olsun. Bir tanesini senin gül gibi hatırın için vereceğim. Sevildiğinin
kıymetini bil. Hemen al. Yoksa satmaktan vazgeçerim bilmiş ol” diyerek, adamın
ağzından girer, burnundan çıkar… Adam, tramvaylardan birini almayı kabul eder.
Sülün Osman, cebinden bir beyaz kâğıt çıkarır ve adama bir senet yazar. İmzalar
atılır, parmaklar basılır. Sülün Osman, adamla tokalaşır, hayrını gör, der ve
adamın bütün parasını alır. Adamı tramvaya bindirir. Ona: “Son durakta bu
senedi vatmana göster ve tramvayını teslim al”, der. Tramvay son durağa gelince
vatman, adamın bir türlü tramvaydan inmediğini görür: “Hemşerim son durak. İn
aşağı” der. Adam, elindeki senedi vatmana gösterir ve tramvayı satın aldığını
asıl kendisinin aşağı inmesi gerektiğini söyler. Patırtı çıkar, polisler gelir.
Adam senedi polislere de gösterir. Polisler imzayı görünce: “Sülün Osman’ın işi
derler.” Durum anlaşılır. Olay basına konu olur. Zavallı adam traktör almak
için geldiği İstanbul’dan beş parasız köyüne döner.
Sülün Osman Galata Kulesi ve Kız Kulesini defalarca satmış,
peşinat alıp kalanı senet düzenlemiş. Her dolandırıcılıkta aynı imzayı
kullandığı için polis imzasını hemen tanırmış. Galata Kulesi’ni satarken, kule
balkonundan erken tespit edilen her yangın ihbarından ek kazanç sağlayacağını
da satarken ayrıca pazarlarmış.
Sülün Osman hayatı boyunca akıllara zarar onlarca
dolandırıcılık yöntemi uygulamış. Taksim meydanına paspaslar serip geçiş parası
düzmecesi ile Taksim meydanını sattı. Dolmabahçe Sarayı’nın önünde saat
ayarlama parası aldı, kendini falcı ve medyum olarak tanıtarak para kazandı.
Galata Köprüsü’nü satmaya çalışırken tesadüfen yakalandı. Boğaziçi Köprüsü
açıldığı zaman Sülün Osman’ın yaşı ilerlemişti. Boğaziçi Köprüsünü daha sonra
başka bir dolandırıcı sattı.
Sülün Osman yakayı ele verdiği Galata Köprüsü satışında aynı
taktiği kullanmıştı:
Köprünün kalabalık olduğu vakitlerde arkadaşları ona para
ödermiş. Köprüden geçen insanlar ise olayı merak edip onun yanına giderlermiş.
Gözünü kestirdiği insanlar Galata köprüsüne talip olunca, Sülün onlara köprüyü
ayak üstü satarmış.
Galata Köprüsü satışında tesadüfen yakalanmış ve cezaevine
girmiş. Bu olayla ilgili “Kusura bakma hâkim bey. Memlekette Galata Köprüsü’nü
satın alacak eşekler olduğu sürece ben bu köprüyü satarım.” Sözü kayıtlara
geçmiş.
Sıra dışı dolandırıcılık yöntemleriyle ünlenen Sülün Osman
kendisini şöyle anlatıyor:
“Benim dolandırdığım insanlar dolandırıcıydı aslında. Yani
bana yaklaşma sebepleri beni dolandırmaktı… On tane bilezikle geliyorum adamın
önüne akşam vakti. Kuyumcunun kapısındayız ve dükkân kapalı. Karımın
hastalığını anlatıyorum, acilen bilezikleri bozdurmam gerektiğini, o an nöbetçi
eczaneye gidip hastaneden istedikleri ilaçları almamın şart olduğunu söylüyorum
falan.
Hakiki olsalar bileziklerin fiyatı bin lira. Diyorum ki 300
liraya ihtiyacım var. Paranın gerisi umurumda değil, yeter ki karım ameliyat
masasında kalmasın. Adam sabah kuyumcuya gidip bilezikleri bin liraya
bozdurabileceğini ve birkaç saat içinde havadan 700 lira kazanacağını
düşünüyor. O arada benim ayakçım da ortaya çıkıyor ve o almak istiyor
bilezikleri. Telaşlanıyor adam kazanç imkânı kaybolacak diye. 300 lirayı verip
alıyor bilezikleri.
Adam ertesi sabah kuyumcuya gidip de bileziklerin sahte
olduğunu öğrenince, dolandırıldım, diye karakola gidiyor. Ben aranıyorum.
Demiyorlar ki ona, “be adam 1000 liralık bileziği 300 liraya almayı düşünürken
aklında ne vardı?” Gayet açık ki beni dolandırmayı planlamıştı. Ben hayatım
boyunca beni dolandırmaya kalkışmamış tek bir kişiyi dolandırmadım.”
Sülün Osman, 1970’li yıllarda, TRT’de, Cenk Koray ve Güneş
Tecelli’nin hazırlayıp sundukları bir “Telespor” programının konuğu olmuş ve
bazı maceralarını anlatmıştır. Orada anlattıklarına göre, Sülün Osman,
müşterilerine, İzmir Saat Kulesi’ni, İstanbul Üniversitesi’nin bahçesini, hatta
cennetten yer bile satmıştır. Kendisine, yaptığı işlerden pişman olup olmadığı,
tövbe edip etmediği sorulduğunda, o: “Tövbe ettim. Fakat bazılarının yüzüne
bakınca, alınlarındaki yazıyı görünce tövbemi bozdum. Çünkü onların alınlarında,
ben enayiyim, gel beni kazıkla, yazıyor” demiştir. Programı sunanlardan biri:
“Biz o yazıları neden göremiyoruz?” diye sorunca da Sülün Osman şu karşılığı
vermişti: “Okumasını bilecen kardeşim!”
Günümüz Sülün Osmanlarının yüz yüze, gözünün içine bakarak
dolandırma işleri zorlaştı. Sayıları da çoğaldı. Saf ve temiz insanlar ister
istemez mutasyona uğradılar. Her şeye şüpheci ve güvensiz yaklaşır oldular.
Sülün Osmanlar artık telefonla ya da dijital yazılım ve kopyalama kullanarak
dolandırıyorlar.
Zonguldak Nostalji-Y. Yıldırım-2022
(Alıntıdır.)
AUDREY HEPBURN
Dünyanın en güzel kadınlarından biri olarak kabul ediliyordu. Cenaze töreninde, onun yazdığı güzellik üzerine şu ilham verici sözler okundu:
AZİZ NESİN
Aziz NESİN yayın haklarından dolayı aldığı avansla Çatalca’daki arsayı aldı..İnşaat 1973-74’te başladı.. İnşaat sırasında araziye çadırlar kuruldu..Birinde inşaat malzemeleri vardı, birinde kendisi kalıyordu..








