Geyiğiyle Tarihe Geçen Bir Subay ve Deyimleşen Bir Söz: “Geyik Muhabbeti”
Günlük konuşmalarımızda fark etmeden kullandığımız öyle sözler vardır ki, nereden çıktıklarını bilmesek de dilimize yerleşmişlerdir. “Geyik muhabbeti” de bunlardan biridir. Bazen dost meclislerinde uzayıp giden sohbetler için söyleriz, bazen de lafın konudan konuya atladığı, biraz oyalanmak için edilen konuşmaları anlatmak için…
Ama bu sözün ardında anlatılan hikâye, sanıldığından daha renkli, daha insani ve daha ilginçtir.
Bu deyimin kökeniyle ilgili en çok anlatılan hikâyelerden biri, Osmanlı döneminin dikkat çeken subaylarından Resneli Niyazi Bey’e uzanır.
1873 yılında Manastır’a bağlı Resne’de doğan Niyazi Bey, Harp Okulu’nu bitirdikten sonra 1897 Osmanlı-Yunan Savaşı’na katıldı. Savaşta gösterdiği cesaretle dikkat çekti, ardından Balkanlar’da yürüttüğü mücadeleyle adını duyurdu. Ama onu farklı kılan şey yalnızca askerliği değildi. Karakteri, tavrı ve kolay eğilip bükülmeyen duruşu da onu akılda kalan biri yapıyordu.
Bir dönem kendisine padişah yaverliği unvanı verilmek istendiği anlatılır. Fakat aynı unvanın çok küçük yaşta birine de verilmiş olması onun içine sinmez ve bu payeyi kabul etmez. Bu tavır, onun nasıl biri olduğunu tek başına anlatmaya yeter aslında.
Ne var ki halkın hafızasında yer etmesini sağlayan şey, ne savaş meydanları oldu ne de rütbeleri. Onu asıl unutulmaz yapan, yanında gezdirdiği bir geyikti.
Evet, gerçekten de bir geyiği vardı. Onu yanında dolaştırır, nereye gitse beraber götürürdü. Bu yüzden halk arasında “Geyikli Niyazi” diye anılmaya başlandı. Bir subayın yanında bir geyikle görünmesi o dönem için öylesine sıra dışıydı ki, insanlar dönüp dönüp ona bakıyor, gazeteler bu ayrıntıyı özellikle yazıyordu.
1908 yılında, baskıcı yönetime karşı dağa çıkan ve anayasal düzene dönüşü savunan hareketin simge isimlerinden biri haline gelen Resneli Niyazi Bey, yalnızca siyasi bir figür değil, aynı zamanda halkın merakla izlediği bir kişiye dönüşmüştü. Ve o günlerde onun yanında en az kendisi kadar ilgi çeken bir başka “karakter” daha vardı: geyiği.
İstanbul’a geldiğinde bu ilgi daha da büyüdü. Sokaklarda dolaşan geyik, halkın gözünde şaşkınlık ve merak uyandırırken, dönemin basını da bu tuhaf ve renkli ayrıntıya fazlasıyla kapıldı. Ülkenin içinden geçtiği ağır siyasi gündem bir yana bırakılıyor, Niyazi Bey’in geyiği konuşuluyordu. Nerede görüldü, nasıl dolaştı, kim onu gördü, insanlar nasıl tepki verdi… Derken konu uzadıkça uzadı.
İşte tam burada hikâye, dilimize kadar uzanıyor. Bu aşırı ilgiye kızan kimi kalem sahiplerinin ve aydınların, “Yeter artık bu geyik muhabbeti” diyerek basının bu tavrını eleştirdiği anlatılır. Zamanla bu sözün, içeriği çok derin olmayan, biraz uzayan, biraz da laf olsun diye sürdürülen sohbetler için kullanılmaya başlandığı söylenir.
Elbette burada önemli bir ayrıntı var. Bu anlatım, “geyik muhabbeti” sözünün kökenine dair en yaygın ve en sevilen hikâyelerden biridir; ancak kesin biçimde kanıtlanmış tek açıklama olarak görülmez. Yani bu, halk arasında güçlü biçimde yaşamış ve benimsenmiş bir anlatıdır.
Ama belki de zaten bu yüzden etkileyicidir. Çünkü bu hikâyede yalnızca bir deyimin kökeni yoktur. Bir dönemin ruhu vardır. Bir subayın inadı, halkın merakı, basının ölçüsüz ilgisi ve bir geyiğin hiç beklenmedik biçimde tarihin kıyısına ilişip orada kalışı vardır.
Bugün “geyik muhabbeti” dediğimizde çoğumuz Resneli Niyazi’yi hatırlamıyoruz. O geyiği de gözümüzün önüne getirmiyoruz. Ama dil böyle bir şeydir; bazen yaşanmış bir ayrıntıyı alır, zamanla törpüler, dönüştürür ve gündelik hayatın içine bırakır. Geriye de hem gülümseten hem düşündüren böyle hikâyeler kalır.
Belki bu yüzden bazı sözler sadece kelime değildir. Arkalarında bir dönem, bir insan ve unutulmayan küçük bir sahne taşırlar. “Geyik muhabbeti” de onlardan biridir.
Hazırlayan
(Alıntı.)