KOLSUZ AGOP
Agop’un babası Kirkor Kotoğyan, 1911 doğumlu. 1915 yılında, yani Anadolu’daki o büyük kaos döneminde henüz dört yaşındayken babasını kaybetmiş. Köyünü basan çeteler köydeki tüm erkekleri öldürmüş. Küçük Kirkor’u annesi, onu madendeki mağaralara kaçırarak kurtarabilmiş. Sonra da bir yakınlarının yanına sığınmışlar. Olaylar yatışıp saldırılar durunca yanmış, yıkılmış, talan edilmiş köylerine dönebilmişler.
DELİCE
Hep merak eder dururum. Edirne ilçelerinde, sahil boyunda, Saros
Körfezi’nde neden zeytinlikler yok diye. Her yer çam ağacı! İlaç için bile bir
zeytin ağacı yok. (Bugünlerde bazı meraklı yurtseverler çeşitli bölgelerde
zeytin ağacı dikmeye başladı. Hatta bir yatırımcımızın Yeniköy mahallesinde
epey zeytin ağacı dikeceğini de duydum.) Hemen komşu ülke Yunanistan’da Enez
ilçesi bitimi olan yerleşim bölgelerinde başlayan zeytinlikleri neredeyse
Selanik’e kadar görebilirsiniz.
Peki Edirne’ye komşu olan Çanakkale ve Yunanistan’da olan
zeytinlikler neden bizim bu bölgemizde yok. Tesadüfen bir araştırmacımızın bir
yazısını gördüm ve sizinle paylaşmayı uygun gördüm.
Hadi birlikte neden “Delice” ağaçlarının neden sökülüp
satıldığını, “Delice” ağacının neye yaradığını okuyalım…
“1951-1952 yıllarında İspanya Hükümeti, Türkiye’den çok
yüksek miktarda odun kömürü satın almak istiyor.
O güne kadar İspanya’ya yapılan ihracat kalemleri arasında
yer almayan bu talebin bir de özel şartı vardı:
Kömürler İskenderun’dan Saroz Körfezi’ne kadar Akdeniz ve
Ege sahillerinde doğada kendiliğinden yetişen "delice" ağacından elde
edilmesi isteniyordu!
İstek dönemin Hükümeti tarafından yüksek getirisinden
sevinçle karşılanıyor, ülkemizde bol miktarda bulunan delice kömürü ihraç
edilmeye başlanıyordu.
Görgü tanıklarının anlattıklarına göre, limanların üzeri
gemi yüklemeleri sebebiyle kara bir bulut ile kaplanıyor göz gözü görmüyordu!
O yıllarda Ankara’da görev yapan ABD Ticaret Ataşesi,
dönemin Dışişleri Bakanı’na ihraç edilen kömürün İspanya tarafından nasıl
değerlendirildiği ya da nerelerde kullanıldığını araştırıp araştırmadıklarını
soruyor.
Aldığı cevap, getirisinin önemli olduğu, nerede
kullanıldığının Türkiye’yi ilgilendirmediği şeklinde oluyor. Bunun üzerine
ataşe konuyu kendisi araştırıyor ve otoyollarda dolgu malzemesi olarak
kullanıldığı bilgisine ulaşıyor. Bununla yetinmeyip ABD’de tanıdığı
mühendislerden bilgi alıyor ve otoyolda kömür dolgunun bir yararı olmadığını
öğreniyor.
Öğrendiklerini Bakan’a iletiyor, Türkiye’nin rahatsız
olmadığını, gelirden dolayı memnun olduklarını söylüyor, konu kapanıyor...
“Delice ağacının zeytin aşılamak için en uygun ağaç olduğunu
bilenler Türkiye’ye oyun oynamışlardı.”
Sonuç olarak İspanya dünyanın en büyük zeytinyağı
ihracatçısıdır ve ne tesadüf ki aynı yıllarda Türkiye margarinle tanışmıştır.
NOT: Aşılanmamış zeytin ağacına "DELİCE"
denir.
Marshall yardımlarıyla Ege ve Akdeniz bölgemizdeki
milyonlarca zeytin ağacımız kökünden sökülerek gemilerle Avrupa'ya götürüldü.
ABD bize bu ağaçların yerine milyonlarca kavak ve çam(çıra)
fidanı verdi.
Kavak ağacı memlekette alerjik hastalıklar başlattı.
Çam ağacı ise bildiğimiz yağlı çıra idi. Dağlarımıza
ovalarımıza her yere diktik.
Oksijenden başka hiçbir işe yaramayan bu ağaç, ülkemizin
dağına bayırına dikilen saatli bomba oldular.
Bu ağaçlar yandığı zaman kozalakları patlayarak yanar halde
200 metre uzağa fırlamakta oradaki çam ağaçlarını da tutuşturmaktadır.
Bugüne kadar kimi gördüysem yetkili yetkisiz, beyinli
beyinsiz herkese anlattım.
"ABD’liler bizim ormanlarımızı çam (çıra) ağaçlarıyla
dolduruyor, bir kibrit çakmasıyla 100 savaş uçağının verdiği zararı veriyorlar.
Şimdi soruyorum size devletimiz bu çam ağaçlarının yerine
zeytin, ceviz, badem, incir, sakız ağacı dikse hem bu ağaçlar kolay kolay
yanmaz hem de köylümüze bir gelir olur.
Hala çam dikiyoruz bıkıp usanmadan.”
Sevgili okurlarım ; bende yazıyı okuduğumda sizin gibi hayrete düştüm. Üç-beş kuruş kazanacağız diye araştırmadan kestiğimiz ‘delice’ ağaçları sayesinde margarin ile tanıştık. Oysa bu bölgemizde toprağa ne eksek Allah bize fazlasıyla veriyordu.
Hatalar yapılmasa yerli tohumdan ithal tohuma,
delice ağacından çama, zeytinyağından margarine geçer miydik hiç.
(Alıntıdır.)
LEYLA SAYAR
Leyla Sayar, 1939’da İstanbul’da dünyaya geldi. Üsküdar Amerikan Kız Koleji’nde öğrenci iken, sinemanın büyüsüne kapıldı. Küçüklüğünden beri ünlü bir film yıldızı olmak isterdi. O dönemde, Türk sinemasının kalbinin attığı Yeşilçam’da keşfedilmenin yolu belliydi. Bir magazin dergisinin düzenlediği güzellik yarışmasında dereceye girmek yeterliydi.
Yıldız dergisinin - 1957’deki - yarışmasında - okulundan izin almamıştı! - Türkiye İkinci Güzeli (Sinema Güzeli) seçildi. Başarıda ilk ciddi adımını attı, ama okulundan da uzaklaştırıldı. Yeşilçam’da ‘yeni Cahide Sonku’ diye tanındı/tanıtıldı. İlk filmi için bir yıl beklemesi gerekti. Başrolünü Hüseyin Peyda ile paylaştığı, Şinasi Özonuk’un yönettiği Üç Garipler’de adı afişte en üstte yazıldı. Sadri Alışık’la Duvaklı Göl, Fikret Hakan’la Dertli Irmak, Orhan Günşıray’la Ninno’da oynadı ve ismini geniş halk kitlelerine duyurdu.
MEHMET BAŞARAN
Mehmet Başaran (25 Nisan, 1926, Kırklareli - 27 Haziran
2015, İstanbul), köy edebiyatı hareketinin şiirdeki temsilcilerinden biri olan
şair, eğitimci ve yazardır.
1926'da Kırklareli'nin Lüleburgaz ilçesindeki Ceylanköy'de doğdu. Kepirtepe Köy Enstitüsü'nü (1943) ve Hasanoğlan Yüksek Köy Enstitüsü'nü bitirdi (1946). Köy Enstitülü Hatun Birsen Başaran ile evlendi. Askerliğini yaparken Yedeksubay Okulu'ndan çavuşa çıkarıldı. Köy enstitüsü öğretmenliği, gezici başöğretmenlik, ilkokul öğretmenliği, Türkçe öğretmenliği yaptı ve Türkiye Öğretmenler Sendikası'nın (TÖS) kuruluş çalışmalarına katıldı, 1979'da emekli oldu. 1950'li ve 1960'lı yıllarda güçlenen köy edebiyatı hareketinin şiirdeki önde gelen temsilcilerinden birisidir. İlk şiiri Köy Enstitüleri Dergisi'nde yer aldı. Adam Sanat, Gösteri, Kıyı, Varlık, Yansıma, Yazko Edebiyat, Yeditepe, Yeni Biçem, Yeni Ufuklar ve Yücel gibi dergilerde şiirleri yayınlandı. Toplumcu düşünceyi didaktizme düşmeden şiirlerine sindirmeyi bildi. Şiirlerinde direnme ve umut temalarını iç içe işledi. Aynı temalar gözlem ve deneyimleriyle bütünleşmiş olarak Ahlat Ağacı ve Nisan Haritası'ndan sonra şiir kitaplarına damgasını vurdu.
27 Haziran 2015 tarihinde hayatını kaybeden Başaran'ın cenazesi doğduğu yer olan Ceylanköy'de toprağa verildi.
Ödülleri
1970 TRT Sanat Ödülleri Yarışması başarı ödülü
1979 Orhan Kemal Roman Armağanı
Eserleri
Ahlat Ağacı, 1953
Çarığımı Yitirdiğim Tarla, 1955
Karşılama, 1958
Nisan Haritası, 1960
Aç Harmanı, 1962
Kocakent, 1963
Zeytin Ülkesi, 1964
Pıtraklı Memleket, 1969
Sürgünler, 1970
Tonguç Yolu, 1974
Gök Ekin, 1975
Elif Diye Bir Türkü, 1976
Mehmetçik Mehmet, 1978
Meşe Seli, 1982
Günler Tuz Rengi, 1986
Sabahattin Eyüboğlu ve Köy Enstitüleri, 1990
Sis Dağı'nın Başında Borana Bak Borana, 1990
Giz Kokan Suskunluk, 1991
Yasaklı - Acının ve Sevginin Yurttaşı, 2. baskı 2003,
Cumhuriyet Kitapları
Köy Enstitüleri Özgürleşme Eylemi, 3. Baskı 2003, Cumhuriyet
Kitapları
Kuşatılmış Yaşam Günaydın Aşk, 2006, Cumhuriyet Kitapları
Eylülün Kızgın Soluğu, 2007, Cumhuriyet Kitapları
Yüreğinin Sesi Zeytin Ülkesi, 2007, Cumhuriyet Kitapları
Öğretmenim Hasan Âli Yücel, 2009, Türkiye İş Bankası Kültür
Yayınları
Hatun Birsen Başaran (1927 - 1997) eğitimci. Yazar Mehmet
Başaran'ın eşi. Başaran'ın roman ve öykülerinde Elif adıyla anılan kişidir.
Kayseri, Pazarören yakınında küçük bir köyde doğdu. Bir toprak davasından cezaevine düşen babası içeride ölünce annesi yirmi yaşlarında dul kaldı. Zor yaşama koşulları içinde çocukluğunu yaşayamadı. Pazarören Köy Enstitüsü'ne girişi kurtuluş oldu. Çalışkan bir öğrenciydi. Burayı bitirdikten sonra Hasanoğlan Yüksek Köy Enstitüsü'ne girdi. Bitirme tezi Kömagil Köyü'nde Giyim'di. Yüksek Köy Enstitüsü'nün çıkardığı "Köy Enstitüsü" dergisine yazdığı Elif Teyze adlı yazı, köy kadınının ve kadınlarımızın çilesini dile getiren çarpıcı gerçekleri sergiliyordu. Hasan Ali-Kenan Öner Davası sırasında karşı tarafça suçlanan bir yazı oldu.
Yüksek Bölümü bitirince Mehmet Başaran'la nişanlandı. Başaran yedek subay okulundan çavuş olarak çıkarılınca üç yıl onu bekledi. Kaynarca köyünde ilkokul öğretmeni olarak çalıştı. Sonra Balıkesir Havran-Edremit ilkokullarında öğretmenlik yaptı. İstanbul Erenköy Kız Lisesi'nde müdür yardımcılığı görevini yaptığı sırada başarısı ödüllendirilerek bir yıllığına Londra'ya gönderildi. Buradan İngiltere eğitimi üzerine gözlemlerini ve izlenimlerini İmece dergisine yazdı. Elif Teyze'yle başlayan yazarlığı gizli yazarlık olarak sürmüştü.
Hatun Başaran'ın meslek hayatı başarıyla sürerken, özel hayatı acılar içinde geçti. İlk kızı Filiz Başaran'ın kalbinde bir delikle doğmuştu. Açık kalp ameliyatı geçirdi. İkinci kızı Deniz, İktisat Fakültesini bitirdi. O zamanlar olaylı yıllardı. Kızı Deniz, bir devrimci grubun üyesiydi ve yaşamına intihar ederek son verdi. Hatun Başaran bu olaydan çok etkilendi; kızının ölümünden yedi yıl sonra, 1997'de akciğer kanserinden öldü. Ölümünden sonra günlüklerinin kanserle savaştığı dönemi anlatan bölümü eşi tarafından ‘Can Evimde Mor Isırgan’ adlı kitapta yayımlandı.
Merhum Mehmet Başaran, Göztepe Orta Okulu'nda Türk Dili ve Edebiyatı hocamdı.
Eşi Merhume Hatun Birsen Başaran da İş Bilgisi Dersi hocamdı.
İkisini de rahmetle, saygıyla anıyorum.
AZİZ NESİN-2
"Bir roman yazdım. Üç ay, geceli gündüzlü bu romana çalıştım. Dünyada herkes birbirini kandırır, yazar kısmı da kendi kendini kandırır. Başkalarına söylemeye utansam bile kendi kendime söyleyebilirim. Roman çok güzel oldu. Gazetelerden birine götürdüm.
MOTORLU TESTERE
KENE
Kene cilde sadece “ısırarak” tutunmaz… adeta deriye sabitlenir.
Keneler, saatler hatta günler boyunca fark edilmeden beslenmelerini sağlayan özel bir mekanizmaya sahiptir.
Peki bunu nasıl yaparlar?
Önce ağız parçalarıyla derinin yüzeyini keserler. Ardından, kanca benzeri özel bir yapıyı cildin içine yerleştirip kendilerini sabitlerler.
Ama olay bununla da bitmez…
Kene, biyolojik bir “yapıştırıcı” benzeri madde salgılar. Ayrıca ağrıyı ve iltihap tepkisini azaltan salgılar üretir. Bu yüzden birçok insan, üzerinde kene olduğunu uzun süre fark etmez.
Kene cilde tutunduğu süre boyunca:
• Kanla beslenir
• Giderek şişer ve büyür
• Bazı hastalık etkenlerini bulaştırabilir
Neden erken fark edilmesi önemli?
Kene ne kadar uzun süre ciltte kalırsa, enfeksiyon bulaştırma riski o kadar artabilir. Özellikle Lyme hastalığı gibi kene kaynaklı hastalıklar bu şekilde ortaya çıkabilir.
Kene görülürse ne yapılmalı?
• Ani şekilde koparmaya çalışma
• İnce uçlu cımbız kullan
• Deriye en yakın yerden tut
• Yavaş ve sabit şekilde çek
• Sonrasında bölgeyi dezenfekte et
Özellikle otluk ve ormanlık alanlardan sonra cildi kontrol etmek önemlidir.
Bazen en küçük canlılar bile sağlık üzerinde büyük etki oluşturabilir.
Kaynaklar:
• Centers for Disease Control and Prevention — Tick Removal and Tickborne Diseases
• Mayo Clinic — Tick bites
• National Library of Medicine — Tick attachment mechanisms
#Kene #Sağlık #LymeHastalığı
İHTİYAR
Ekspres Trenle Gelen İhtiyarlık
Yaşlanmak…
Eskiden uzak sanırdık.
Hani haritada küçücük yazan kasabalar vardır ya…
“Oraya bana sıra gelmez” dersin.
Geliyor.
Hem de aktarmasız.
Ekspres trenle.
Business class.
Ameliyat masasında yatarken,
hayat film şeridi gibi geçiyor gözünün önünden.
Fragman güzel.
Final biraz problemli.
Eskiden sabah kalkınca ilk iş telefona bakardık.
Şimdi ilk iş…
“Bugün diz mi protestoda, bel mi grevde?” kontrolü.
Eskiden fotoğraf çektirirdik.
Şimdi röntgen.
Eskiden “Neredesin?” diye sorarlardı.
Şimdi “Hangi hastanedesin?”
Teknoloji ilerledi.
Biz geriledik.
Gençken hayallerimiz vardı.
Şimdi tahlillerimiz.
Gençken aşk acısıyla sabahlardık.
Şimdi tansiyonla.
Romantik şiir yazardık.
Şimdi ilaç saatlerini ajandaya işliyoruz.
Defter aynı defter.
İçindekiler değişti.
Ama kimse şunu söylemiyor:
Yaşlanmak sadece bedenin paslanması değildir.
Aynı zamanda…
İnsanların yavaş yavaş silinmesidir.
Telefon rehberi dolu.
Arayan yok.
Cenazeler çoğalıyor.
Doğum günleri azalıyor.
“Bir ara görüşelim” diyenler kayboluyor.
“Başın sağ olsun” mesajları artıyor.
Bu da hayatın istatistiği.
Gençken dünyayı kurtaracaktık.
Şimdi site yönetiminden kurtulamıyoruz.
Memleketi düzeltecektik.
Şimdi kolesterolle mücadele ediyoruz.
Devrim hayalleri vardı.
Şimdi tuz yasak.
Hayat böyle terbiye ediyor insanı.
Önce omuzdan vuruyor.
Sonra dizden.
En son moralden.
Ama…
Kim ne derse desin.
Yaşlanmak bir ayrıcalıktır.
Çünkü…
Herkese nasip olmaz.
Bazıları yarım kalır.
Bazıları daha başlarken biter.
Biz…
Devam edebildik.
Düştük.
Yaralandık.
Kaybettik.
Ama kalktık.
Hâlâ sabah kalkıp çay koyabiliyorsak,
Hâlâ bir yazıyı okuyup “Hmm” diyebiliyorsak,
Hâlâ “Bu doğru değil” deme cesaretimiz varsa…
Bitmemişiz demektir.
Gençlik hızdı.
Yaşlılık derinliktir.
Gençlik bağırmaktı.
Yaşlılık susup anlamaktır.
Gençlik koşmaktı.
Yaşlılık yürüyebildiğine şükretmektir.
Son söz mü?
Yaşlanmak…
Çöküş değildir.
Bir direniştir.
Sessiz…
İlaçlı…
Biraz ağrılı…
Ama onurlu.
Ve en önemlisi: İnsan kalbinin sınavıdır.
Ercüment Çalışlar
(Alıntıdır.)
NURİ CONKER
Atatürk’ün manevi kardeşi..
Erkek kardeşi yoktu ama... Kardeşten öte arkadaşı vardı.
"Nuri Conker"
Çocukluk arkadaşı, mahalle, okul, silah ve kader arkadaşıydı.
Annesi ve eşinden başka “Kemal” diye hitap edebilen tek kişiydi.
Bir yaş küçüktü. Can yoldaşıydı, sırdaşıydı.
Ömrü boyunca her yerde olduğu gibi Conkbayırı’nda da Mustafa Kemal’le omuz omuzaydı, orada şakağından ağır yaralandı. Mustafa Kemal Paşa'nın göğsünden vurulduğunda saatinin parçalandığı olayı birlikte yaşamışlardı..
Conker; soyadını Mustafa Kemal Paşa verdi. Conkbayırı muharebesinin kazanmasından vermişti..
(Conkbayırı’ndaki conk kelimesi “bir araya gelip sohbet edip gülüşmek” anlamına geliyordu. Çanakkale ve Balıkesir yörelerinde “conguldaşmak, conklaşmak” şeklinde kullanılıyordu.
Çanakkale’nin en kanlı çarpışmalarından birine sahne olan, Nuri’nin büyük kahramanlık gösterdiği Conkbayırı, elbette sohbet edip gülüşmek kavramlarından çok uzaktı ama… Daima neşeli ve hoşsohbet olan Nuri Conker’in karakterini tanımlıyordu da.)
Hareket ordusu, Trablusgarp, Çanakkale, Muş cephesi, Kurtuluş Savaşı… Mustafa Kemal Paşa nerede, Nuri oradaydı. Manifesto'sunda adı geçmiyor, acep Bandırma'nın kaçak yolcusu muydu? 19 mayıs 1919'da nerede olduğunun kayıtları da yok.
Paşa olabilirdi. Bakan olabilirdi. TBMM başkanı bile olabilirdi.
İstemedi. Arkadaş kalmayı tercih etti.
Arkadaşlığını hiç suistimal etmedi.
Bulundukları ortamda elektrik kesilirse, ışıklar tekrar geldiğinde hep aynı manzara görülürdü…
Nuri ayakta, tabancası elinde, gövdesini Mustafa Kemal’e siper etmiş olurdu.
50 yaşına girdiği gece, kapı çalındı, açtılar, arkadaşı Mustafa Kemal gelmişti. Önceden haber vermemiş, sürpriz yapmıştı. “Yaş gününü kutlamaya geldim” dedi, oturdu. Sonra da bütün gece boyunca, “benim ihtiyarlarla alakam yok, ben artık ihtiyarlarla konuşmuyorum” diyerek Nuri’yi çıldırttı…
Aile fertleriyle neşeyle sohbet etti, gülmekten kırıldılar, Nuri’yle tek kelime konuşmadı, söylediklerine cevap bile vermedi, geldiği gibi kıkırdaya kıkırdaya gitti.
Nuri’yi kızdırmayı çok severdi. asla darılmazlar, gücenmezlerdi birbirlerine..
Poker oynarken kimsenin parasını almaz, Nuri kaybederse mutlaka kuruşu kuruşuna alırdı, sonra da alay ederdi.
Bir gece… Nuri evine geldi, sırtında siyah bir pardösü, kolları neredeyse dirseklerinde, omuzları daracıktı.
Eşi dayanamadı sordu, ne bu hal? Meğer gene poker oynamışlardı, Nuri gene kaybetmişti, parayı ödemişti ama, Mustafa Kemal Paşa’nın kahkahaları eşliğinde öfkeyle Köşk’ten ayrılırken “ben de senin pardüsönü alırım, elbet, ödeşiriz” demişti. Aradaki kilo farkı ve göbek nedeniyle anca bu kadar uymuştu.
Nuri’siz sofraya oturmazdı. Sadece Nuri’nin nazını çekerdi.
Sadece Nuri’nin sesini yükseltme imtiyazı vardı.
Zaten davudiydi, gümbür gümbür bağırırdı, çok kafası bozulduğunda masaya yumruğunu vura vura konuşurdu.
Birlikte eğlenir birlikte şarkı söylerlerdi.
Mustafa Kemal Paşa bazen muhalifleriyle dalga geçmek için “görevimi bırakmayı düşünüyorum, yerime Nuri’yi aday göstereceğim, mükemmel reisicumhur olur” diyordu. Conker de “göreve hazırım, üstelik Kemal’in aldığı maaşın yarısına yaparım” diyordu!
Mustafa Kemal Paşa’ya sık sık “çocukluğu”yla ilgili sorular sorarlardı. “Kim bilir çocukken ne müstesna insandınız, kim bilir ne olağanüstü, ne harikulade hatıralarınız vardır’ diye merak ederlerdi.
Bu tür durumlarda hep Conker’i işaret ederdi.
“Nuri anlatsın” derdi.
Conker de her zamanki alaycı üslubuyla anlatırdı:
“Bakla tarlasında karga çobanlığı ederdi!”
İkisinin arasındaki şifreydi…
Conker’in “karga çobanı” lafını duyanlar “aman efendim olur mu hiç öyle” filan demeye kalkışınca, Mustafa Kemal Paşa tekrar söze girerdi. “Bana insanüstü bir çocukluk yakıştırmaya kalkışmayınız” derdi.
“Ben de hepiniz gibi çocuktum” derdi.
Neredeyse bütün Atatürk biyografilerinde yer alan “çocukken bakla tarlasında kargaları kovalardı” klişesinin kaynağı, işte buydu.
Mustafa Kemal Paşa ile Nuri Conker’in danışıklı dövüşünün sonuçlarıydı.
Mustafa Kemal’in gerçekten “karga kovaladığını” değil, “herkes gibi bir çocuk” olduğunu anlatmaya çalışıyorlardı. Yağcılık yaparak abartılmaması gerektiğini anlatmaya çalışıyorlardı.
Conker’in bu alaycı lafı döndü dolaştı…
Somut gerçekmiş gibi tarihi biyografilere girdi!
1937… Nuri kalp kriziyle vefat etti.
Mustafa Kemal Paşa yıkıldı. Hatay üzüntüsüne Conker'in ölümü acısı karıştı.. İki sıkı arkadaş ilkokul yıllarından ölene değin hiç ayrılmamışlardı, ölüm ayırmıştı onları..
Derin üzüntüsü öylesineydi ki cenazesine katılamadı.
Evini görmemek için taziyeye bile gidemedi.
Bir daha asla Nuri Conker'in oturduğu semte bile uğrayamadı.
Nuri Conker’i anımsatan her şeyden uzak durmaya çalıştı.
Bir akşam sofrada derin düşünceler içinde yemek yemeye çalışıyordu.
Aniden yerinden fırladı, otomobile bindi, şoföre nereye gidileceğini söylemeden “sağa dön, şurdan sola dön” diyerek yolu tarif etti.
Cebeci’ye geldiler, “burada dur” dedi.
Can arkadaşı Nuri’nin kabrine gelmişti.. Mezarın başına yürüdü, sessiz sessiz durdu.
Sonra da sadece bir cümle kurdu; “Beni niçin yalnız bıraktın Nuri” dedi.
Bir süre daha sessizce durdu, bitkin halde otomobile döndü. Bir daha asla kabirine de gidemedi.
Mustafa Kemal Paşa’nın söylemiyle; Nuri…
“Anıları, kalp ve vicdanından çıkmayacak kardeşi”ydi.
Mehmet Nuri Conker, Türk asker ve siyasetçi.
Doğum tarihi: 29 Eylül 1882, Selanik, Yunanistan
Ölüm tarihi ve yeri: 11 Ocak 1937, Ankara
Defnedildiği yer: Devlet Mezarlığı, Ankara
Eğitim: Manastır Askerî İdadisi
Sıra: Miralay
Muharebeler ve savaşlar: Trablusgarp Savaşı, Balkan Savaşları,
I. Dünya Savaşı, Türk Kurtuluş Savaşı
Alıntıdır.









.jpg)
