3. Kitabım "Aşkpedia" E-Kitap ve Sesli Kitap olarak yayımlandı. Çok yakında basılı kitap olarak da yayımlanacak!



GEYİK MUHABBETİ

 


Geyiğiyle Tarihe Geçen Bir Subay ve Deyimleşen Bir Söz: “Geyik Muhabbeti”

Günlük konuşmalarımızda fark etmeden kullandığımız öyle sözler vardır ki, nereden çıktıklarını bilmesek de dilimize yerleşmişlerdir. “Geyik muhabbeti” de bunlardan biridir. Bazen dost meclislerinde uzayıp giden sohbetler için söyleriz, bazen de lafın konudan konuya atladığı, biraz oyalanmak için edilen konuşmaları anlatmak için…
Ama bu sözün ardında anlatılan hikâye, sanıldığından daha renkli, daha insani ve daha ilginçtir.
Bu deyimin kökeniyle ilgili en çok anlatılan hikâyelerden biri, Osmanlı döneminin dikkat çeken subaylarından Resneli Niyazi Bey’e uzanır.
1873 yılında Manastır’a bağlı Resne’de doğan Niyazi Bey, Harp Okulu’nu bitirdikten sonra 1897 Osmanlı-Yunan Savaşı’na katıldı. Savaşta gösterdiği cesaretle dikkat çekti, ardından Balkanlar’da yürüttüğü mücadeleyle adını duyurdu. Ama onu farklı kılan şey yalnızca askerliği değildi. Karakteri, tavrı ve kolay eğilip bükülmeyen duruşu da onu akılda kalan biri yapıyordu.
Bir dönem kendisine padişah yaverliği unvanı verilmek istendiği anlatılır. Fakat aynı unvanın çok küçük yaşta birine de verilmiş olması onun içine sinmez ve bu payeyi kabul etmez. Bu tavır, onun nasıl biri olduğunu tek başına anlatmaya yeter aslında.
Ne var ki halkın hafızasında yer etmesini sağlayan şey, ne savaş meydanları oldu ne de rütbeleri. Onu asıl unutulmaz yapan, yanında gezdirdiği bir geyikti.
Evet, gerçekten de bir geyiği vardı. Onu yanında dolaştırır, nereye gitse beraber götürürdü. Bu yüzden halk arasında “Geyikli Niyazi” diye anılmaya başlandı. Bir subayın yanında bir geyikle görünmesi o dönem için öylesine sıra dışıydı ki, insanlar dönüp dönüp ona bakıyor, gazeteler bu ayrıntıyı özellikle yazıyordu.
1908 yılında, baskıcı yönetime karşı dağa çıkan ve anayasal düzene dönüşü savunan hareketin simge isimlerinden biri haline gelen Resneli Niyazi Bey, yalnızca siyasi bir figür değil, aynı zamanda halkın merakla izlediği bir kişiye dönüşmüştü. Ve o günlerde onun yanında en az kendisi kadar ilgi çeken bir başka “karakter” daha vardı: geyiği.
İstanbul’a geldiğinde bu ilgi daha da büyüdü. Sokaklarda dolaşan geyik, halkın gözünde şaşkınlık ve merak uyandırırken, dönemin basını da bu tuhaf ve renkli ayrıntıya fazlasıyla kapıldı. Ülkenin içinden geçtiği ağır siyasi gündem bir yana bırakılıyor, Niyazi Bey’in geyiği konuşuluyordu. Nerede görüldü, nasıl dolaştı, kim onu gördü, insanlar nasıl tepki verdi… Derken konu uzadıkça uzadı.
İşte tam burada hikâye, dilimize kadar uzanıyor. Bu aşırı ilgiye kızan kimi kalem sahiplerinin ve aydınların, “Yeter artık bu geyik muhabbeti” diyerek basının bu tavrını eleştirdiği anlatılır. Zamanla bu sözün, içeriği çok derin olmayan, biraz uzayan, biraz da laf olsun diye sürdürülen sohbetler için kullanılmaya başlandığı söylenir.
Elbette burada önemli bir ayrıntı var. Bu anlatım, “geyik muhabbeti” sözünün kökenine dair en yaygın ve en sevilen hikâyelerden biridir; ancak kesin biçimde kanıtlanmış tek açıklama olarak görülmez. Yani bu, halk arasında güçlü biçimde yaşamış ve benimsenmiş bir anlatıdır.
Ama belki de zaten bu yüzden etkileyicidir. Çünkü bu hikâyede yalnızca bir deyimin kökeni yoktur. Bir dönemin ruhu vardır. Bir subayın inadı, halkın merakı, basının ölçüsüz ilgisi ve bir geyiğin hiç beklenmedik biçimde tarihin kıyısına ilişip orada kalışı vardır.
Bugün “geyik muhabbeti” dediğimizde çoğumuz Resneli Niyazi’yi hatırlamıyoruz. O geyiği de gözümüzün önüne getirmiyoruz. Ama dil böyle bir şeydir; bazen yaşanmış bir ayrıntıyı alır, zamanla törpüler, dönüştürür ve gündelik hayatın içine bırakır. Geriye de hem gülümseten hem düşündüren böyle hikâyeler kalır.
Belki bu yüzden bazı sözler sadece kelime değildir. Arkalarında bir dönem, bir insan ve unutulmayan küçük bir sahne taşırlar. “Geyik muhabbeti” de onlardan biridir.
Hazırlayan

(Alıntı.)

BİR GARİP KAZA




Tarihin en garip trafik kazalarından biri

60 sene önce 11.08.1965'de yaşandı.
Yolcu otobüsü 40 yolcusuyla birlikte saat 20.00’de Ankara’dan hareket etti.
Otobüs, sabaha karşı 03.00 sıralarında Hendek’e geldiğinde arıza nedeniyle yol kenarına park etmiş kamyona arkadan çarptı.
Kazada otobüs çok küçük hasar aldı. Kimse yaralanmadı. Eğer yaşananlar bununla sınırlı kalsaydı, sıradan hasarlı trafik kazası olarak geçecekti kayıtlara. Ama öyle olmadı.
OTOBÜSÜ DUMAN KAPLADI. Otobüsün çarptığı kamyon, asit-nitrik, yani kezzap yüklüydü.
Düşündüğünüz gibi, kezzap otobüse dökülmedi. Faciaya biraz daha süre vardı.
Yolun kenarındaki şarampolde küçük bir su birikintisi bulunuyordu. Kezzap dolu dev damacanalar parçalanınca, içindeki kimyasal şarampolden aşağı döküldü, suyla karıştı.
Asit-nitrik suyla karışınca ortalığı duman kapladı. Bu duman otobüsün içine de doldu.
Kaza anında uyumakta olan yolcular, otobüsün yandığını düşünüp panikle çıkmak için kapılara hücum etti. Biraz izdiham olduysa da kimse yaralanmadı.
ÇUKUR ARTIK SU DOLU DEĞİLDİ.
Kazada bir miktar kezzap da yola dökülmüştü. Otobüsten inen yolcular, bu kezzaba basınca ayakları yanmaya başladı.
Gecenin zifiri karanlığında hemen kenardaki su birikintisini gördüler. Oysa o artık su değil, bir kezzap çukuruydu. İşte korkunç olay da tam bu anda yaşandı.
Yolcular ayaklarının acısını dindirmek için kendilerini su sandıkları, kezzap dolu çukura attılar. Çukura atlayanlar saniyeler içinde eriyordu. Gecenin karanlığında kendisini kezzap çukuruna bırakan 23 kişi eriyerek hayatını kaybetti. Kamyon şoförü Mustafa Silik de kezzapla yandı.
Ağır yaralandı. 6 saatlik yaşam mücadelesinden sonra hayatını kaybetti. Yanık kokusu Hendek’in 2-kilometre uzağından bile duyulabiliyordu.
ÇUKUR KAZILDI NAMAZ KILINDI
Cesetlerden geriye çok az şey kaldı. Kemikler bile erimişti.
18 kişiden kalan parçalar kazadan 10 metre ileride kazılan bir çukura konuldu. Bir imam, çukurun başında cenaze namazını kıldı, çukur toprakla kapatıldı.
Çukurdaki kezzaba temas edip hayatta kalan yaralıların da durumu parlak değildi. Kimisi gözünü kaybetti.
Kimisinin vücudunda çok ağır yaralar vardı. Adapazarı Devlet Hastanesi’nin koğuşları yanık kokusuyla, feryatlarla kaplıydı. Acı çok büyüktü. Üzerinden 60 yıl geçen bu kaza, bugün neredeyse hiç hatırlanmıyor.
Tarihin en garip ve korkunç kazalarından biriydi oysa...
Kaynak: Ateş Yalazan
Hürriyet

BEHÇET UZ

 



TIP BİLGİNİ, DERMATOLOG, TÜRK AKADEMİSİNDE İLK PROFESÖR UNVANINI ALAN KİŞİ.

Ordinaryüs Prof. Hulusi Behçet Uz

20 Şubat 1889 tarihinde İstanbul'da doğdu. İlk öğrenimini Beyrut'taki Fransız okulunda yaptı.
Beşiktaş Rüştiyesi, Kuleli Askeri Tıbbiye İdadisinden sonra Askeri Tıbbiyeyi Tabip Yüzbaşı rütbesiyle bitirdi.
Gülhane Askeri Hastanesi'nde eğitimini tamamlayıp Gülhane Deri ve Frengi 'de asistan olarak çalıştı.
O dönemin öncüleri Eşref Ruşen, Talat Çamlı ve Reşat Rıza ile birlikte çalıştı.
I. Dünya Savaşı yıllarında Edirne, Eskişehir ve Kırklareli hastanelerinde dermatoloji uzmanı olarak çalıştı.
Savaştan sonra Budapeşte ve Berlin'de çeşitli hastanelerde deri ve frengi hastalıkları üzerine çalışmalar yaptı ve geri döndü.
1923'te İstanbul Deri ve Zührevi Hastalıklar Hastanesi ve Vakıf Gureba Hastanesi Dermatoloji Uzmanlığı görevini yürüttü.
1933'te İstanbul Tıp Fakültesi Deri Hastalıkları ve Frengi Kliniğini kurdu.
1939 yılında aynı üniversitenin aynı bölümünde ORDİNARYÜS PROFESÖR unvanını aldı.

BİLİM DÜNYASINDAKİ EN BÜYÜK HİZMETİ *BEHÇET HASTALIĞI, *BEHÇET SENDROMU, *TRİSYMTOM BEHÇET YA DA MORBUS BEHÇET DİYE BİLİNEN BULUŞUDUR.
HİPOKRAT'TAN BU YANA TANISI KONULAMAYAN HASTALIĞIN AYRI AYRI HASTALIKLAR DEĞİL, AYNI HASTALIĞIN GÖRÜNTÜLERİ OLDUĞUNU İSPAT ETMİŞ VE TIP TARİHİNE GEÇMİŞTİR.

1947 YILINDA ZÜRİH TIP FAKÜLTESİ DERMATOLOJİ KONGRESİNDE HASTALIĞA MORBUS BEHÇET ADI VERİLMİŞTİR.
AYRICA

*MANTAR HASTALIKLARI,
*ŞARK ÇIBANI,
*HAM İNCİR DERMATİTİ,
*ARPA UYUZU GİBİ ÜLKEMİZDE SIKÇA GÖRÜLEN HASTALIKLAR ÜZERİNDE DE KAYDA DEĞER ARAŞTIRMALAR YAPMIŞTIR.

*1934 YILINDAN İTİBAREN DERİ HASTALIKLARI VE FRENGİ KLİNİĞİ ARAŞTIRMALARI ADLI BİR DERGİ ÇIKAR MIŞ, YERLİ VE YABANCI DERGİLERDE İKİYÜZE YAKIN MAKALE YAYIMLANMIŞTIR.

*HALEP VE ŞARK ÇIBANLARININ DİYATERMİ İLE TEDAVİSİ.
*EMRAZ-I CİLDİYE VE EFRENCİYYEDE LABORATUVARIN KIYMET VE EHEMMİYETİ.
*FRENGİ TEDAVİSİ HAKKINDA BEYNELMİLEL ANKETLERİM.
*MEMLEKETİMİZDE ARPA UYUZLARININ MENŞEİ HAKKINDA ETÜTLER.
*1935 BUDAPEŞTE ULUSLARARASI DERMATOLOJİ KONGRESİ DİPLOMA VE PLAKETİ ÖDÜLÜ,
*TÜBİTAK BİLİM ÖDÜLÜ

ORD. PROF. HULUSİ BEHÇET UZ, 8 Mart 1948 tarihinde yaşamını yitirmiştir.



 

OTO CAMINA YAPIŞAN CANLILAR




 Ön Camdaki Sessizlik: Böceklerin Yok Oluşu Dünyayı Değiştiriyor

Genç nesiller fark etmeyebilir ama yıllar boyunca araba yolculuklarının sonunda ön camlar böceklerle kaplanırdı.
Bugün ise bu manzara çok daha nadir görülüyor…
Ve bu küçük detay, aslında bilim dünyasında giderek büyüyen bir endişeyle örtüşüyor.
Böcekler neden azalıyor?
Yapılan birçok araştırma, böcek popülasyonlarındaki düşüşü şu nedenlerle ilişkilendiriyor:

• Doğal yaşam alanlarının yok edilmesi
• Tarımın endüstriyelleşmesi
• Yoğun pestisit (tarım ilacı) kullanımı

Bunlara ek olarak:
İklim değişikliği
Çeşitli çevre kirlilikleri
Bu faktörler, böceklerin yaşam döngülerini ciddi şekilde etkiliyor.
Etkisi sandığından çok daha büyük
Böceklerin azalması sadece onları ilgilendirmez:
• Kuşların, sürüngenlerin ve amfibilerin besin zinciri bozulur
• Bitkilerin tozlaşması (polinasyon) zarar görür
• Ekosistem dengesi ciddi şekilde sarsılır
Kısaca:
Ön camdaki sessizlik, doğadaki çok daha büyük bir değişimin habercisi olabilir.
Kaynaklar:
• World Wildlife Fund – Biodiversity loss reports
• Nature – Insect population decline studies
• Food and Agriculture Organization – Pollinators & agriculture

Araçların ön camlarına -aynen üst resimdeki gibi- uzun yola gidildiğinde ve biraz da hızlı gidildiğinde özellikle de şehir dışı yollarda sayısız uçan canlılar yapışırdı. Sinekten başka arı kelebek gibi çeşitli haşere türleri de hızla giden aracın camına çarpıp ölürlerdi. Biraz ileri yaşta olanlar bu duruma defalarca şahit olmuşlardır herhalde.





MEDENİYET




"Bina sakininin ayakkabısının tekini çöpe attım!

Bunu bilerek yaptım. Benim adım Kahraman. 55 yaşındayım.

15 yıl 50 daireli bu apartmanda görevli olarak çalıştım.

Emekli oldum.

Ama bu binayı hâlâ bırakamadım. Tekrar çalışmaya başladım.

Çünkü ben bu binada sadece temizlik yapmadım…

Düzen kurdum.

Bizim apartmanda bir kural vardı:

Kapı önüne bir şey bırakılmaz.

Herkes uyardı.

Bir tek orta kattaki yeni taşınan daire hariç.

İlk başta bir çift ayakkabıydı.

Sonra iki.

Sonra üç.

Sonra kocaman kat kat ayakkabılık.

Koridor daraldı.

Bir gün yaşlı bir kadın geçerken duvara tutundu.

Bir çocuk ayağını taktı.

Bir adam söylenerek yan geçti.

Koku… Zaten her gün oradaydı.

Toplantı yaptılar;

“Ortak alan burası.”

“Abartmayın.”

“Bina kokuyor.”

Herkes konuştu.

Kimse değiştirmedi.

Ben sustum.

Çünkü ben şunu biliyorum:

İnsanlar uyarıyla değil…

Kayıpla öğrenir ve kapının önünde olan çöptür.

Bir sabah erkenden yukarı çıktım.

Koridorda kimse yoktu.

O ayakkabılığa  bir daha baktım.

15 yıl boyunca o zemini ben sildim.

O düzeni ben korudum.

Eğildim.

Bir çift topuklu ayakkabıyı seçtim.

Tekini aldım.

Aşağı indim.

Ve sokaktaki çöp konteynerine attım.

Akşam kapı çaldı.

Kadın panik:

“Ayakkabımın teki kayıp!

Yurtdışından,  Paris'ten aldım… Euroyla… Çok pahalıydı!”

Kapı-kapı dolaştı.

Kimse bir şey bilmiyor.

Ertesi gün…

Ayakkabılık yoktu.

Koridor açıktı.

İnsanlar rahat yürüyordu.

Apartman grubunda mesajlar başladı:

Şikâyet edenlerin tavrı değişti. Herkes kendince masumiyetini ispat etmeye çalıştı.

“Bu yapılan suç!”

“İnsanların malına dokunamazsınız!”

“Kim yaptıysa rezalet!”

Herkes sonucu konuştu.

Kimse sebebi konuşmadı.

Şimdi sana soruyorum:

Bir ayakkabıyı çöpe atan mı yanlış…

Yoksa 50 dairenin alanını işgal eden mi?

Çünkü gerçek şu:

Sınır koymazsan…

İnsanlar genişler.

Sen sustukça…

Onlar hak zanneder.

Ve bir gün…

Sen “iyi insan” olmaktan çıkarsın.

Sorun çözen insan olursun.

Ve o gün verdiğin karar şudur:

“Ya herkesin hakkını korursun…

Ya da kimsenin hakkı kalmaz.”

Bu hikâye gerçek olaylardan ilham alınarak yazıldı.


Nazım Hikmet Ran sayfasından alınmıştır.


Çok ta "şey" etmemek lâzım... Biraz sabır her şeyi çözecek!

Biraz sabır = bir kaç yüzyıl anlamındadır.

Ezcümle neredeyse her apartmanda rastlanabilen bu görüntü kirliliği, vurdumduymazlık, saygısızlık, iğrenç görüntü bazı canlıların yanlış yerde konaklamasının neticesidir. Mesela apartmanla ahırı karıştırmak gibi. Ayakkabı, terlik bir eşyadır. Tıpkı evdeki altınlar, değerli diğer eşyalar gibi. "E, onları neden kapının dışında bırakmıyorsunuz muhteremler?" diye sorasım var.

Demem o ki apartmanlar 'insanlar' için inşa edilmiştir. 




CEHENNEM VAKTİ




Çok fazla dine inananlar okumasın isterlerse


bi'kaç yıl önce bir yerlerde okumuş ve kaydetmişim. denk geldim dün gece, çok güldüm. paylaşayım dedim. diyaloglar çok da uydurma değil hani, hemen hepsinin kuran'da, incil'de, tevrat'ta yeri var; ayrıca hadislerde de doğrulanıyor :


- adem?
+ buyur tanrı'm.


- sana kadın yaratayım mı?
+ valla, çok makbule geçer.


- tamam, önce şu kaburga kemiğini çıkaralım.
+ ne kaburgası? ne alakası var şimdi?


- e kaburga kemiğinden yaratacağım kadını...
+ niye be? topraktan yaratsana beni yarattığın gibi. bi’ sürü toprak var.


- olmaz.
+ niye?


- kendini tekrar ediyor dedirtmem. sen uzan şimdi, anestezist melekler seni uyutacak.
+ başımıza iş aldık...


...
- adem, uyan hadi.
+ nerdeyim ben?


- cennettesin. sana kadın yarattım. adı havva. bak o ağacın altında oturuyor.
+ güzel olmuş, eline sağlık.


- teşekkür ederim. şimdi, adem, bak, buralar hep cennet, istediğiniz gibi tadını çıkarın havva’yla. ama şu ağaçtan yemeyin, o yasak.
+ ne işi var ki yasak ağacın cennette?


- ben koydum.
+ niye?


- heyecan katsın diye.
+ vay canına! bari bi tel örgüyle falan çevirseydin, madem yasak. neyse... peki şuradaki kim?


- o mu? o şeytan.
+ e onun ne işi var peki cennette?


- seni kandırıp benim yolumdan çevirebileceğini söyledi. ben de dedim ki kanmaz adem, sağlam çocuktur o dedim. giriyor musun iddiaya dedi. ben de giriyorum dedim.
+ e niye girdin ki iddiaya? boş verseydin.


- meleklerin önünde sordu, hayır diyemedim. bak dikkat et, seni kandırmaya çalışacak. eğer şeytana uyarsan senin bütün soyunu cennetten çıkarmam gerekir. sonra dünyada bana itaat etmeyenleri de cehenneme atarım, sonsuza kadar yakarım.
+ yakmaya ne gerek var ki? hem zaten şeytanı da sen sardın başımıza?


- zebanileri yaratmış bulundum bi’ kere. canları sıkılmasın, yaksınlar işte, oyalanırlar.
+ tamam, n’apalım... peki başka insanları ne zaman yaratacaksın?


- benden bu kadar. şimdi siz havva'yla çoğalacaksınız.
+ iyi de, çocuklarımız kiminle çoğalacak?


- birbirleriyle.
+ nasıl yani? kardeşler, birbirleriyle mi?


- evet.
+ iyi de, yaratıver bi’kaç çift insan daha da enseste gerek kalmasın. topraktan yaratmak istemiyorsan onları da havva'nın kaburga kemiğinden yarat, ne biliyim.


- olmaz.
+ valla, hikmetinden sual olunmaz ama biraz saçma geliyor bana bütün bunlar. cennette yasak ağaç, şeytan, ensest... yani, neden böyle?


- şüphesiz ki ben senin bilmediklerinden haberdarım.
+ ha, tamam o zaman...


- hadi beline kuvvet, ben kaçtım, bi’kaç bin sene sonra bi’ kitabım çıkacak, onu yazmam lazım.
+ e daha vaktin varmış.


- senin için bi’kaç bin yıl, benim katımda bi’kaç gün oluyor. hep kitaplarımda yazacağım bunları. hadi, kendine iyi bak. şeytana da dikkat et, çok kötüdür, hayal edemeyeceğin kadar kötüdür. ben yarattım, oradan biliyorum.
+ tamam, dikkat ederim. hadi güle güle.




(Alıntıdır.)

CEHALET

 


Bilgisiz birini kanıtlarla yenmek olanaksızdır. Mc Ador

Bilim cesaret verir, cehalet ise küstahlık. Margaret Atvood

Cehalet, ayrıcalıklı sınıfın ustaca kullandığı bir silahtır. Karl Marx

Öğrenmek pahalıdır; ama cehalet çok daha pahalı. İskender Pala

Hiçbir şey eyleme geçen cahillik kadar korkutucu olamaz. Konfüçyus

En büyük savaş, cahilliğe karşı yapılan savaştır. Mustafa Kemal Atatürk

Hiçbir şey bilmeyen cahildir, ama bilip de susan ahlaksızdır. Bertolt Brecht

Sadece bir iyi vardır; bilgi. Ve sadece bir kötü vardır; cehalet. Albert Camus

En koyu cehalet, hakkında hiçbir şey bilmediğin bir şeyi reddetmektir. Konfüçyus

Eğitimin pahalı olduğunu düşünüyorsanız, bir de cehaletin bedelini hesaplayın. Goethe

Cehaletle deha arasındaki gerçek fark nedir biliyor musunuz? Dehanın sınırları var, cehaletinse hiçbir sınırı yoktur. Sokrates

Cehaletle dahilik arasındaki farkı merak ediyor musunuz, dâhinin sınırları vardır cahilin ise hiçbir sınırı yoktur. Albert Einstein

Cehaletle deha arasındaki gerçek fark nedir biliyor musunuz? Dehanın sınırları var, cehaletinse hiçbir sınırı yoktur. Whoopi Goldberg.

Unutma, cehaletten daha dermansız dert yoktur! Gerçi bilgiye hâkim olmak mutluluktan çok elem, sevinçten çok keder verir ama insan da öğrenerek çoğalır. Sokrates

Bilinmeyen, gizli, hayali, efsanevi, mucizevi, inanılmaz ve hatta korkunç olan şeyi açık, basit ve sağlıklı olana tercih etmek, cehaletin özelliğindendir. Paul Henri Thiry d'Holbach

Gerçek kurtuluş ancak cehaletin ortadan kaldırılmasıyla olur. Cehalet kaldırılmadıkça toplum yerinde kalıyor demektir, yerinde duran bir şey ise geriye gidiyordur. Mustafa Kemal Atatürk

Dinler ateşböcekleri gibidir: Parlayabilmek için karanlığa gereksinim duyarlar. Tüm dinlerin koşulu yaygın olan belirli bir derecede cehalettir. Ki sadece bu havada yaşayabilirler ancak. Arthur Schopenhauer


(Vikiveri'den alıntıdır.)




LATİN ALFEBESİ

 


Türkiye'nin Arap alfabesini terk edip Türkçeleştirilmiş Etrüsk/Latin alfabesine geçişi bir gecede yaşanan bir hadise değildi.

Arap harflerinin Türkçedeki ünlü harfleri karşılayamaması ve bunun özellikle de ordu yazışmalarında karışıklığa yol açması 1850lerden beri tartışılıyordu.

Ancak daha da önemlisi Türk devletlerinin 1920'lerde toplu olarak Latin alfabesine geçmeleriydi.

1922'de Azerbaycan ilk geçen Türk devleti oldu.

1926'da Bakü Türkoloji Kongresinde tüm Türk halkları için Latin alfabesine geçiş kararı alındı.

1927'de Türkmenistan ve Kırgızistan,

1928'de Özbekistan, Tacikistan ve Türkiye,

1929'da Kazakistan, Tataristan ve Başkurdistan Türkçeleştirilmiş Latin alfabesine geçti.

Türk dünyası için "dilde, fikirde, işte birlik" şiarının en önemli adımlarından biriydi. Türkiye yüzünü Türk dünyasına dönmüştü.

Ancak daha sonra SSCB bu ortak bağı koparmak için 1938'den itibaren Sovyetlerdeki Türklere Kiril alfabesini zorunlu kıldı. Hatta her birinin alfabesine farklı harfler ekledi. Bir Kırgız Türkü, Kazak Türkünün yazısını okuyamaz hale geldi.

Sovyetlerin dağıldığı 1991 sonrası ise tekrar ortak alfabe süreci başladı ve devam ediyor.

Türkiye'nin Arap alfabesini terk edip Türkçeleştirilmiş Etrüsk/Latin alfabesine geçişi bir gecede yaşanan bir hadise değildi.

Dr. Buğra Sucu, Ankara Üniversitesi Öğretim Görevlisi


(Alıntıdır.)