3. Kitabım "Aşkpedia" E-Kitap ve Sesli Kitap olarak yayımlandı. Çok yakında basılı kitap olarak da yayımlanacak!



İRAN HUDUDUNDA BİR TİLKİ - YORUMLAR





Seher Uslu 
Yönetici
 21s 

İRAN HUDUDUNDA BİR TİLKİ / ALİ GÖKÇE

“Döküle saçıla bir yaşamın kıyısında kopan fırtına her şehirde bir parçalarını hoyratça koparıp ellerinden almıştı.”
Yaşam, oradan oraya savrulan bir yaprak misaliydi. Her bir savruluş; geride bıraktığı tüm mekânı derin bir sessizliğe bırakıyordu. İnsan bazen bu dağılmanın eşliğinde hayata tutunuyordu. Sessizlik, bir suskunluk değil “öfkenin ve yaşam mücadelesinin” kaleme yansımış hâliydi.
Bu romandan çıkan sonuçta “hudut” sadece bir mesafe değil; “insan duygularının son âna kadar” direnişiydi. Bu yaşam mücadelesinin başlangıç noktası Görele’ydi.
Yazar, yeşilin binbir tonu Görele'yi şöyle ifade eder romanında:
“Puslu mavi gri bulutları azıcık aralayıp sızmaya çalışan fersiz güneş huzmelerinin, bulutlara saklanmış yağmur zerrelerini okşarken belli belirsiz ebrulisini gösteren gökkuşağının göğü taçlandırdığı, serince ve kasvetli bir nisan ayıydı. Doğu Karadeniz’in yemyeşil yerleşimlerinden sadece biriydi Görele.”
Bu eser, 93 yıllık zaman diliminde Karadenizli bir ailenin yaşam mücadelesiydi. Dayılı köyünde başlayan hikâye, İsmail Hakkı Toprak’ın görevinden dolayı başka illere tayininin çıktığı “olaylar” ekseninde gelişir. Romanın ana güzergâhı Mersin, Van, Hatay ve İstanbul’dur. İsmail Hakkı Toprak ve ailesinin 1954 yılının Şubat ayında “Şark hizmeti” dolayısıyla Van’ın İran Hududundaki Başkale ilçesinin Başkale Köyü’ne çıkmasıyla devam eder. Oradan oraya savrulan aile, yaşamlarının sonuna kadar büyük zorluklarla karşılaşır. Parçalanmış ilişkiler, bir ailenin dramı ve trajikomik olaylar yazarın kaleminden dökülen cümlelerdir. Sade ve akıcı bir dil kullanan yazarımız, yer yer düşüncelerini de ortaya koyarak romanın bütünlüğünü sağlamıştır. Ayrıca bu romanda, görev dolayısı ile ordan oraya yapılan göçlerin, zamanla kültürel kimlik kaybını nasıl kaybedildiğinin apaçık örneğidir.
Kuşaklar arası çatışma, köyden kente göçün etkileri, ailevi sorunlar romanın ana merkezidir. Ayrıca eserde, roman kahramanı İsmail Hakkı Toprak’ın ailesine ve muhtarlık yaptığı döneme geniş yer verilir. 520 sayfalık olan bu eseri, keyifle okudum.
Kıymetli yazarımız Ali Gökçe’ye bu güzel eserini imzalı olarak gönderdiği için gönülden teşekkür ederim. Nice güzel eserlerini okumak dileğiyle…
Seher Uslu

YELKEN BALIĞI

 


Otoyolda ilerleyen bir otomobili geride bırakabilecek kadar hızlı bir canlı hayal edin; yelken balığı, evrimsel mühendisliğin gerçek bir harikasıdır ve saatte 110 km’yi aşan hızlara ulaşabilir. Bu su altı sprinteri yalnızca ham güçle hareket etmez; yüksek hızdaki av kovalamacalarında mükemmel bir akışkanlık kazanmak için, yelkeni andıran büyük sırt yüzgecini sırtındaki özel bir oluğa doğru katlayarak gelişmiş bir “sürüklenme azaltma” mekanizması kullanır. Daha da etkileyici olan, sinir sistemi aracılığıyla neredeyse anında renk değiştirebilmesidir; parlak mavi ve mor çizgileri bir anda belirerek avı şaşırtmak veya diğer avcılarla yüksek hızdaki saldırılar sırasında iletişim kurmak için kullanılır.

Rekor kıran hızının ötesinde, yelken balığı gözlerinin yakınında bulunan ve beyin ile retina dokularını soğuk sularda sıcak tutan biyolojik bir ısıtma sistemine sahiptir. Bu termal avantaj, görsel işlem hızını avlarınınkinden çok daha yüksek bir seviyeye çıkarır; böylece su altındaki kaotik bir kovalamaca, bu yırtıcı için adeta yavaş çekimde gerçekleşen bir avlanma sürecine dönüşür. Korkutucu görünümüne ve büyük boyutuna rağmen, bu balıklar şaşırtıcı derecede çeviktir; sık sık suyun üzerine doğru yüksek sıçrayışlar yaparak hem güçlerini sergilerler hem de derin deniz kadar hava-su arayüzünde de ustalaştıklarını gösterirler.



ROMAN



ROMAN OKUNMASI ÜZERİNE KISA BİR YORUM

Geniş bir alanda değerlendirilen roman, günümüzde etkinliği aratarak devam eden bir tür olarak görülmektedir.
Roman tarzı anlatıcılık, bilimden tarihe, psikolojiden sosyolojiye kadar istihdam sahası buldu. Okur tarafından da ilgiyle takip edilen tür, yazarların tercih ettiği akım olarak kendini göstermektedir.
Romanın daima bir okur kitlesi olmuştur. Bugün klasik deyince aklımıza, öncelikle romanların gelmesi manidardır.
Roman okuru, hangi dönemde yazılırsa yazılsın, alacak bir şeyler buluyor. Yorumlar yapıyor, değerlendiriyor, üzerinde konuşuyor.
Her okurun kendince sebepleri/hedefleri/alacakları olabilir. Bunlar üzerinde durulmaya layık olan, kıymetli argümanlardır.
Roman okurunun, ortak özelliği de çoktur. Bunlarla alakalı araştırmalar, çalışmalar ve eserler bulmakta mümkündür. Nobel Edebiyat ödülü alanlar içerisinde roman türünde eser verenlerin çoğunlukta olduğu görülmektedir.
“Hayatım roman” ifadesini çokça duymuşsunuzdur. Hepimizin hayatı roman, bazıları yazılıyor, bazıları yazılmıyor. Fakat yaşanıyor. O zaman roman, hayattır ifadesi de zemin bulmuş oluyor. Hayatımız, romanın zemini oluşturuyor.
Yukardaki alıntılar üzerinden yol çıkarsak, romandan hayatımıza alabileceklerimiz çıkacaktır diyebiliriz. Biraz bunlar üzerinde yoğunlaşmak istiyorum.
Her insan, iyi yaşama gayreti içerisindedir. Bu durum, öğrenme sürecini de beraberinde getirir. Ailemizden, yakın ve uzak çevremizden, okullardan ve okumalardan öğrenme sürecimize katkılar alırız. Bu süreç, ömrümüzün sonuna kadar devam eder.
Burada uzun hayatı, kısa sayfalarına sıkıştırmış romanlar devreye girebilir. Bir ömrü, bir dönemi, bir olayı, olaylar zincirini sayfaları arasında işler ve bitirilmiş şekliyle önümüze koyar.
Orada anlatılanlarla karşılaştığımızda en azından bilgi sahibiyizdir. Tavrımızı, bilgimizde olanlar içerisinde seçerek ortaya koyabiliriz. Karar verme süremiz, verdiğimiz kararın isabeti, neticesini tahmin edebilme ihtimalimiz artar.
Yaşanmış hayatları bilerek hayatımızı tasarlamak, belirsizlikleri ortadan kaldıracak, geleceğe emin bir şekilde ilerlememize vesile olacaktır. Olaylar kabul edilebilir, altından kalkılabilir, sonucu öngörülebilir olacaktır. Böylece güven hissimiz gelişecek, endişelerimiz azalacak, olağan akışta normalimiz gelişecektir.
Kendini tanıma, kendini gerçekleştirme, kendini aşma, zaman isteyen, öğrenme ve eğitim gerektiren, uzun soluklu bir süreçtir. Romanlarda bir kişi, aile, topluluk, olaylar üzerinden hayatı okuruz. Kendimizle yüzleşiriz. Kararlar alırız. Davranışlarımız üzerinde değerlendirmelerde bulunuruz.
Öyle anlar olur ki romanın veya içerisindekilerin öğreticiliği, kalıcı ve kabul edici olur. Az zamanda çok mesafe aldırır. Düşünce olgunluğu ve duruluğu mühimdir. Karmaşayı azaltma adına önemlidir. Evet, işte buldum dediğimiz anlar çok olacaktır.
İçsel yolculuğumuz esnasında romanlar yol gösterici olabilir. Bazı romanlar psikolojik tahliller, düşünce yoğunluğu açısından öne çıkar. Danışmanlık hizmeti almış gibi oluruz. Karakterler ve olaylar üzerinden, kendimizi değerlendirme imkânı yakalarız. Mesafe kazandırıcı içsel derinleşme yaşayabiliriz.
Dışsal yolculuğumuz, toplum içerisinde yer edinebilmek için kıymetlidir. Karşılıklı doğru iletişim kurabilmek, katkılar sunabilmek için sosyalleşmemiz gerekir. Romanlar hem kişiyi hem toplumu aynı anda görüp, değerlendirebilme imkanları gösterir. Kişi ve toplumun tahlillerini, olaylar üzerinde yorumlama, davranışlar üzerinden analizler yapabilme, olgunlaşma adına son derece önemlidir.
Günümüzde sosyalleşmenin önündeki engeller artmış, yalnızlık tercihi belirginleşmiştir. Romanlar bu noksanlıkları telafi etme adına büyük boşlukları dolduracaktır.
Ülkemizde yazılan romanları okumak, geniş alanda kültür dünyamıza birikimler sunacaktır. Çeşitli yazarlardan alabileceğimiz çok şeyler vardır. Okudukça kültür dünyamıza değerli katkılar alacağızdır. Hep aynı yazarı değil, farklı yazarları okumak daha kıymetlidir.
Dünya edebiyatından bol miktarda örnekler okumalıyız. Evrensel insanlık değerlerine sahip bir insan, dünya vatandaşıdır. Romanlar bunun olabilmesi için, büyük katkılar vermeye hazırdır. Farklı ülke ve yazarların eserleriyle kendimize bakabilmek, göremediğimiz özelliklerimizi keşfetmemize yarar sağlayacaktır.
Her romanın okura arz ettiği fikir bahçesi vardır. Roman tadında bir bahçeden devşireceğiniz güller olabilir.
Hayatınız bir roman, roman da hayatınız var.
Ali Yalçın
Sosyolog / Aile Danışmanı

(Alıntıdır.)

***

İşte size yukarıdaki yoruma birebir uyan bir roman:

"İRAN HUDUDUNDA BİR TİLKİ"
520 SAYFA
YAZAR: ALİ GÖKÇE
E-KİTAP YAYINCILIK
CİNİUS MATBAACILIK
EYLÜL/2024



SESLİ KİTAPLARIM



 
ElevenReader isimli bir Amerikan yazılım firması, her üç kitabımı da

'Türkçe-Sesli Kitap' olarak satışa sunmuş bulunmaktadır.


İran Hududunda Bir Tilki - Roman

 



Barış - Anı ve Öykü



EDİTH PİAF



Orospu kelimesinin lügat anlamı "Kendisini para karşılığı satan" kadın olarak ifade edilir ama noksandır.
Gerçek tanımlama "Her türlü çıkarı için" olmalıdır.
Ben bugün çok talihsiz ve çok özel bir kadının öyküsünü yazayım.
Ben hayatım boyunca ona "Orospu" diyemedim, trajik hikayesini okuduktan sonra acaba siz diyebilecek misiniz?

Kahramanımızın adı 1963 yılında bu dünyadan ayrılan ve yeryüzünde halen yeri doldurulamamış ünlü Fransız şarkıcı Edith Piaf'tır.

Bizim kuşak gençlerin kadınlarda Dalida, Sylvie Vartan, Mireille Mathieu, Patricia Carli ve elbette Edith Piaf, erkeklerde ise Adamo, Enrico Macias, Johny Holiday ve Charles Aznavour ile coştuğu mutlu yıllar.

Fransızca argosunda orospu yerine "Kaldırım serçesi" denir.
Piaf hep bu tanımlamayla anıldı ama tek bir kişi bile kendisine "Orospu" diyemedi.
Edith Piaf'ın yaşamı bir insanın ancak kötü masallarda yaşayabileceği, katı yürekli insanların bile duygu tellerini titreten, benzeri dünyada sanırım hiç yaşanmamış gerçek bir yaşam öyküsüdür.

Edith Piaf fahişe bir baba ile annenin istenmeyen bebeği olarak 1. Dünya Savaşı'nın en karanlık ve berbat günlerinde 19 Aralık 1915'de dünyaya geldi.
İtalyan asıllı göçmen olan annesi ile eşcinsel babası sokaklarda fahişelik yapıyordu.
Başlarını sokacakları bir evleri yoktu.
Sokaklar onların eviydi.

Günümüzde pek çok kişiye yadırgatıcı gelebilir ama 1. ve 2. Dünya Savaşları döneminde pek çok Avrupalı olağanüstü zor yaşam koşullarında hayata tutunmaya çalışırdı.

Bebek Piaf işte bu bakımsız ve pis ortamda hayata tutunmaya çalışırken gözleri görmez oldu.
Babası onu ya ölüme terk edecek ya da birilerinin yanına bırakacaktı.
Ancak kimselerle dostluğu yoktu ki.. Paris'te genelev çalıştıran bir kadını tanıyordu, ona gidip yalvardı.
Kadın henüz bir yaşında olan minik bebeğe acıdığı için eve aldı.
Ancak orada 4 fahişe ile birlikte çalışan kadının çocuk bakımıyla uzaktan yakından ilgisi yoktu.
Bebek Edith Piaf'ı melekler büyüttü desek yanlış olmaz.
Piaf'ın gözleri kendiliğinden düzeldi, büyüdü, serpildi.
Bu koşullarda okula da gidemedi.
Genelevde fahişelerin arasında onların kirli çamaşırlarını falan yıkayarak günlerini geçiriyordu.

12 yaşına gelmişti. Bir sabah evde Fransız milli marşı olan "La Marseillaise"i yüksek sesle söylerken evdeki kadınların müthiş beğenisini çekti.
Küçük Piaf'ın pek duyulmamış, insanların gönül tellerini titreten müthiş bir ses kumaşı vardı.
Bu minik anı aslında onu dünya şöhretine götüren ilk adımdı.

Kızının ses mükemmelliğini öğrenen baba, genelev patroniçesine giderek geçen yıllar için teşekkür etti ve kızını yanına aldı.
Aslında savaş bitmiş, ortalık sakinleşmişti.
Kızına sokaklarda hem şarkı söyletecek hem de taze vücudunu pazarlayacaktı.
Karısı yaşlanmaya başladığı için sapık herif kendisine yeni bir gelir kapısı arıyordu.
Edith Piaf yay burcudur.

Burcunun özelliği olarak iyiniyetlidir, sabırlıdır, duygusaldır, özverilidir ama özgürlüğünden asla taviz vermez.
Babasının yanından kaçtı.
Artık o da Paris sokaklarında müşteri arayan bir çocuk fahişeydi.
Tam o günlerde babasının bir başka kadından peydahladığı, kendi yaşıtı üvey kardeşi Simone ile tanıştı.
Kader iki üvey kız kardeşi sokaklarda buluşturmuştu.
Birlikte müşteri aramaya başladılar.
Takıldıkları bölge, Kırmızı Değirmen (Mulenruj) eğlence lokalinin de bulunduğu turisti çok bol olan Pigalle semtiydi.
Fiyatlar Paris'in diğer semtlerine göre daha ekonomikti ancak müşterisi boldu.
Kadınlar ucuz otelin fiyatı hariç genelde 150 Frang ücret alırdı.

Piaf 17 yaşına geldiğinde babasının kim olduğunu hatırlayamadığı bir bebek doğurdu.
Bu yavru bakımsızlıktan menenjit oldu ve melek olup uçtu gitti.
Edith Piaf sigara ve içkiyi çok nadir kullanırdı.
Bu trajik olay sonrasında avunmak için içkiye ve şarkılara sarıldı.
Yüksek sesle şarkı söylediği bir akşam Paris'in kaliteli müzikhollerinden birinin sahibi olan Louis Leplee, sesine hayran kaldı ve sahnesinde şarkı söylemeye davet etti.

Aynı zamanda başarılı bir menajer olan Leplee onu şöhrete kavuşturmak için sihirli lakabı bulmakta zorlanmadı.
Ufak tefek olan Piaf artık bir "Serçe" idi.
Ancak kaldırımlarda bulduğu için yeni patronu "Kaldırım Serçesi" adıyla reklamını yapmaya başladı.

Edith Piaf tüm Fransa'da her geçen gün şöhretini artırmaya başladı.
Ona gün yüzü göstermeyen annesini ve sapık babasını da kaybetmişti.
O güne kadar insanlara hiç güvenmemiş, bu yüzden de hiç kimseyi sevememişti ama sevmeye ve sevilmeye aşıktı.
Evli, genç bir adamla tanıştı.
Adam ona hayatında ilk kez heyecan tattırıyordu.
Başbaşa olduklarında Piaf adeta yaşadığını anlıyor, mutlu bir yuvanın gelecek planlarını kuruyordu.
Adam iş seyahati için 3 günlüğüne Londra'ya gidecekti.
Öpüşüp ayrıldılar ancak 2 saat sonra felaket haberi ulaştı.
Uçak Paris Orly'den havalandıktan hemen sonra düşmüş ve kurtulan olmamıştı.
Piaf artık sadece şarkılarla, içki ve uyuşturucuyla yaşıyordu.
Her yıl onlarca yeni şarkısıyla dünya üzerindeki milyarlarca insana adeta müzikal terapi yapıyordu.

Onun şarkılarında gizemli isyanın, yakarışların, vazgeçilmez sevgi ve aşkın ayak seslerini hemen duyarsınız.
İnsanı hem hüzünlendirir, hem coşturur, hem düşündürür.
Sevgiye susayan, kanatları kırık, yaralı bir serçenin çığrışlarını çok net duyabilirsiniz.

Piaf son zamanlarında morfin de almaya başlamıştı.
Artık hızla malum sona doğru koşuyordu.
O günlerde bir dergiyle yaptığı kısa röportajında hayranlarına ve tanıyanlarına şunları söyledi:
"Hayatta en önemli şey sevmek ve sevilmektir. Bir erkeğin bir kadına verebileceği en değerli şey sevgidir. Sevin ve sevilin. Ben bunu yaşayamadım ama ne olduğunu çok iyi biliyorum.."
Bu onun son röportajı ve son sözleri oldu.
Birkaç gün sonra komaya girdi ve iflas eden karaciğeri nedeniyle yaşamdan koptu.

Yaşadıklarına bakılacak olursa sanki 150 yaşındaydı ama o sadece 48 yaşında vücudu biraz kirli ama kalbi tertemiz, ölesiye sevgiye hazır genç bir kadındı.
Ben onun hüzünlü yaşamının bazı özel ayrıntılarını 18 yaşımdayken, onu yakından tanımış ve beraber olmuş, olgun bir Fransız büyüğümden dinlemiştim.

Yaşadıklarından bazı kesitler filmlere, operetlere, şarkılara yansıdı.
Katolik Kilisesi Başpiskoposu yaşadığı renkli hayatı nedeniyle cenaze törenini yapmak istemedi ancak bu tutumu, görülmemiş bir protestoya yol açtı.
Piaf'in cenazesine en fazla 10 bin kişi katılacağı tahmin edilirken o gün bütün Paris'te trafik kilitlendi ve cenazeye en az 100 bin kişi katıldı.
Böyle bir cenaze töreni devlet büyükleri dahil Paris'te ilk kez görülüyordu.
Naaşı Paris'in kent içindeki en büyük ve ünlü, yabancı dinlerden hatta bazı Türklerin de sonsuz uykuya yattığı "Pere Lachaise" mezarlığında gömülüdür.

Ben Edith Piaf'a hayatımda "Orospu" diyemedim, onun adını her zaman saygıyla, hüzünle andım.
Baştan sonra trajik yaşam öyküsünü öğrendikten sonra sizler de acaba "Orospu" diyebilir misiniz?..

Ortalıkta kendi çıkarı için en temel ilkelerini bile çiğneyen her yaştan kadın-erkek yığınla siyasetçiyi, yöneticiyi gördükten sonra gerçek orospular sizce acaba kimlerdir?
Cahit Çataloğlu
15 Ağustos 2025

Alıntı.

KEDİ

                                   



Abartılı gibi görünebilir... ama değil. Çeşitli bilimsel çalışmalar büyüleyici bir sonuca ulaşmıştır: Evcil kedi, gezegendeki biyolojik olarak en mükemmel canlılardan biridir.

Vücudu şaşırtıcı bir hassasiyetle tasarlanmıştır. Atlayışı sırasında 180° dönebilen ultra esnek bir omurgaya; neredeyse anında nöromüsküler reflekslere; insanlarınkinden altı kat daha güçlü gece görüşüne; ve çoğu memelinin algılayamayacağı frekansları algılayacak kadar hassas bir işitme sistemine sahiptir. Kalbi bile bir sporcuya yakışır bir verimlilikle atar ve beyni, çoğu evcil hayvandan daha çok insanla yapısal benzerlikler taşır.

Ancak kedinin mükemmelliği vücuduyla sınırlı değildir. Davranışları bağımsızlık, hassasiyet ve duygusal empatiyi birleştirir: ne zaman yaklaşacağını, ne zaman gözlemleyeceğini ve ne zaman ortadan kaybolacağını bilir. Amansız bir avcı olmasının yanı sıra, enerjisini neredeyse matematiksel bir zekâyla düzenleyen bir arkadaştır.

Bu nedenle, birçok biyolog için kedi yalnızca evrimsel bir harika değil, aynı zamanda güç, çeviklik ve hassasiyet arasındaki mükemmel dengenin bir örneğidir.

Olağanüstü avlanma becerilerine sahip sevimli bir tüy yumağı olduğunuzu, 30 metre yükseklikten düşebildiğinizi, kendi uzunluğunuzun 7 katı yükseğe zıplayabildiğinizi, neredeyse her ekosistemde hayatta kalabildiğinizi, milisaniyeler içinde yılan ısırığından kurtulabildiğinizi, insanları manipüle edebildiğinizi ve tüm bunlar yetmezmiş gibi... 7 canınız olduğunu hayal edin.


HYPATİA



YALNIZCA KADIN OLDUĞU İÇİN KATLEDİLEN YETENEKLİ BİLİM İNSANI ...

Bundan yaklaşık 1600 yıl önce Mısır’ın İskenderiye kentinde korkunç bir cinayet işlenir; ‘iffetsiz’ ve ‘günahkâr’ olmakla suçlanan bir kadın toplumun gözleri önünde ‘öfkeli’ bir güruh tarafından linç edilir. Taşa tutulan, parçalara ayrılıp yakılan kadın, matematikçi, gökbilimci, filozof Hypatia’dır.

Büyük İskender’in M.Ö. 332 yılında kurduğu İskenderiye, yüzyıllarca barış içinde yaşadı. M.Ö. 30’larda Roma’nın hâkimiyetine geçen kentte barış ortamı M.S. 300’lerde bitti. Limanları, bilginleri, kültür merkezi, dev kütüphanesi ve üniversitesiyle İskenderiye o dönem ticaretin ve aydınlanmanın merkeziydi. Başında ünlü matematikçi Theon’un bulunduğu okulda kızı Hypatia da matematik, felsefe ve astronomi dersleri veriyor, Platon, Aristo ve Oklid’in fikirlerini tartışmaya açtığı bu dersler dünyanın dört bir yanından gelen öğrencilerle dolup taşıyordu…

Kentin dokusu Hıristiyanlığın resmi din olarak kabul edilmesinin ardından hızla değişti. İktidara egemen olan Hıristiyanlar, Pagan ve Yahudiler başta olmak üzere farklı inançlara sahip kim varsa hedef aldı.

Kentte ardı ardına cinayetler işlenirken Hypatia çalışmalarını aralıksız sürdürdü. Her gün bir çember çizerek; dünyanın, güneşin, gezegenlerin hareketlerini yeniden hesap ediyor, öğrencilerine “Bizi birleştiren şeyler ayıranlardan daha fazla; tüm insanlar eşittir, kardeştir…” tavsiyesinde bulunuyordu.

İskenderiye Üniversitesi’ni inançsızlığın merkezi olarak gören Hıristiyanlar, Serapis tapınağı, müze ve dev kütüphanenin yok edilmesi gerektiğini düşünüyordu. Kitapların parçalandığı, heykellerin yıkıldığı, insanların öldürüldüğü kanlı saldırıda yüzyılların bilimsel birikimi de yok edildi. En sevdiğini; babasını da kaybeden Hypatia, artık yapayalnızdı…

Ancak babasına söz verdiği gibi gerçeği aramaktan asla vazgeçmedi. Hypatia “Dünya hareket ederken daire mi çiziyor, elips mi, yoksa güneş dönüyor dünya yerinde mi duruyor” diye düşünürken kötülük yerinde durmuyor, örgütleniyordu…

İskenderiye Patrikhanesi’nin ise o bilimsel çalışmalarını sürdürürken Hypatia’ya duyduğu kin her geçen gün artıyordu.

Eski öğrencisi olan kent valisinin onun tesirinde olduğunu ve bu sayede farklı inançların korunduğunu düşünüyordu.

Hypatia’nın öldürülmesi için tezgâh kuruldu. Başpiskopos Kril’in talimatıyla papaz pazar ayininde bir konuşma yaptı; kadının toplumda olması gerektiği yeri tanımladı önce, asla bir erkekle eşit olamayacağını, erkeğe akıl veremeyeceğini, kıyafetlerinden hareketlerine kadar dikkat edeceğini anlattı uzun uzun. Ardından Hypatia’yı hedef göstererek İskederiye’de haddini aşmış bir kadının yaşadığını, büyücü, günahkâr bir şeytan olduğunu söyledi.

Kalabalık soluğu Hypatia’nın kapısında aldı.
Önce saçından sürüklediler. Haypatia’yı çırılçıplak soyup en acı şekilde nasıl ölebileceğini tartıştılar; biri “Taşlayalım”, diğeri “Derisini yüzelim” dedi, öteki ateşe vermekten bahsetti. Karar veremediler, sırayla hepsini yaptılar…

Tarihte bilinen ilk kadın matematikçi olan Hypatia’nın yazdığı kitaplar kütüphane saldırısında yok edildi. Feminist sanata da konu olan Hypatia hakkında çok sayıda roman, Oyun ve şiir yazıldı… Hypatia’yı “Bağnazlığın masum bir kurbanı” diye tarif eden Voltaire, öldürülmesini ise ‘sorgulama özgürlüğünün yok ediliş simgesi’ olarak görmüştür.

Derler ki Hypatia’nın katli sadece bir bilim insanının ölümü değil daha fazlasıdır; aydınlıkla karanlığın savaşında bir dönemeç kabul edilir.
Hypatia’nın; insanlığa büyük bir dersi daha vardır; tüm karanlığa inat ‘Göğe bakalım…’
Karanlığın oyunu hep aynı...


Alıntı.