3. Kitabım "Aşkpedia" E-Kitap ve Sesli Kitap olarak yayımlandı. Çok yakında basılı kitap olarak da yayımlanacak!



ŞEVKİYE MAY

 




Şevkiye May (1915 -23 Mart 1973)

41 yıl boyunca alkışlandığı o kutsal sahneye, diz çöküp bir sevgiliyi öper gibi veda etti... Herkes bunu sadece bir emeklilik sanıyordu, oysa o öpücük hayata atılan son imzaydı...
1915 yılında İstanbul’da, sanatın içine doğdu. Komik Şevki Efendi ve Kantocu Mari Ferha’nın kızıydı. Henüz 12 yaşında bir çocukken "Kontes Mariça" ile adım attığı o büyülü dünya, kısa sürede onun evi oldu. Süreyya Opereti’nde sergilediği zarafet, onu Atina turnelerine, Rumca oyunlara ve uluslararası alkışlara taşıdı.
1933 yılı, hayatının dönüm noktasıydı. İstanbul Şehir Tiyatroları’nın kapısından girdiğinde, yirmi yıl sürecek bir efsanenin ilk satırlarını yazmaya başladı. "Lüküs Hayat"ın o meşhur melodilerinde onun neşesi, "Deli Dolu"nun enerjisinde onun ruhu vardı.
Sadece müzikallerde değil, Shakespeare’den Ibsen’e kadar dünya klasiklerinin devleşen karakterlerine can verdi. Beyazperdede ise Nâzım Hikmet ve Muhsin Ertuğrul’un "Cici Berber"iyle başlayan yolculuğu, "Tosun Paşa"nın unutulmaz karelerine kadar uzandı.
Füsun Erbulak’ın deyimiyle o, iyiliği bir elbise gibi değil, bir nefes gibi taşıyan kadındı. Genç meslektaşlarına kol kanat geren bir abla, evindeki son masa örtüsünü bir başkasına verecek kadar dünya malına sırtını dönmüş bir derviş ruhuydu.
Ancak sahnede binlerce hayat yaşayan bu dev kadının kendi hayatı, evlat acıları ve dinmeyen bir yalnızlıkla örülüydü. Cömertliğiyle başkalarının hayatını aydınlatırken, kendi iç dünyasında aidiyet arayan, yerleşemeyen ve bir türlü huzur bulamayan kırılgan bir ruh gizliydi.
1972 yılında, 41 yıllık sanat yaşamına görkemli bir jübile ile nokta koydu. Sahneyi öperek veda edişi, aslında hayata da bir veda busesiydi.
Kalabalıklar içindeki o derin yalnızlık, İstanbul’da son buldu. Hava gazı ile intihar etti. Başının altına bir gazete sermiş, mutfak pencerelerinin hava deliklerini seloteyp ile tıkamış, kapının altına da bezler sıkıştırmış. Komşuları kokuyu fark ettiklerinde iş işten geçmişti...
23 Mart 1973'te
58 yaşında sessizce aramızdan ayrıldı.
Ardında, Cumhuriyet sanatının ilk kadın cesaretini ve hiç bitmeyecek bir "Lüküs Hayat" tınısını bırakarak...




SABİHA GÖKÇEN

 

 

Sabiha Gökçen (22 Mart 1913, Bursa-Osmanlı İmparatorluğu - 22 Mart 2001, Ankara-Cebeci Askerî Şehitliği,), Türk pilot. Türkiye'nin ilk kadın pilotlarından biri olan Sabiha Gökçen, dünyanın ilk kadın savaş pilotudur. Mustafa Kemal Atatürk’ün sekiz manevi evladından birisi idi. Uçuş kariyeri boyunca 8.000 saat civarı uçuş gerçekleştirdi ve otuz iki farklı askerî operasyona katıldı. Adı, İstanbul'un ikinci havalimanı olan Sabiha Gökçen Havalimanı'na verilmiştir.

Çocukluğu:

Bursa Vilayet Başkâtibi olan Hafız Mustafa İzzet Bey ile Hayriye Hanım’ın kızları olan Sabiha, 22 Mart 1913'te Bursa'da dünyaya geldi. Edirne Defterdarı olan babası Hafız İzzet Bey, Jön Türk olduğu gerekçesiyle Bursa'ya sürülmüştü. Anne ve babasını küçük yaşta kaybeden ve ağabeyi Neşet tarafından büyütülen Sabiha, 1925'te henüz on iki yaşındayken Bursa ziyareti sırasında evlerinin yakınındaki Hünkar Köşkü’nde konaklayan dönemin Cumhurbaşkanı Atatürk’e ulaşmayı ve okumak istediğini iletmeyi başarmıştı.

Atatürk, ağabeyinden izin alarak zor şartlar altında yaşayan Sabiha'yı evlat edindi ve Ankara’ya götürdü.

Sabiha; Çankaya İlkokulu, bugün ismi Robert Lisesi olan Arnavutköy Amerikan Kız Koleji ve Üsküdar Amerikan Lisesinde eğitim gördü. Rahatsızlığı nedeniyle öğrenimini yarıda kesip Heybeliada ve Viyana’da tedavi gördü.

Bir süre Fransızcasını ilerletmek amacıyla Paris’te bulundu.

1934'te Soyadı Kanunu'nun çıkmasından sonra Mustafa Kemal, Sabiha'ya "Gökçen" soyadını verdi.




Havacılık kariyeri:

Sabiha Gökçen, 1935'te Türkkuşu'nun açılış töreninde yapılan planör gösterilerinden etkilenerek havacılığa ilgi duydu. Atatürk'ün de destek vermesi ile 1935'te Türk Hava Kurumunun Türk Kuşu Sivil Havacılık Okuluna girdi, Ankara'da yüksek planörcülük brövelerini aldı.

Gökçen, yedi erkek öğrenciyle birlikte Kırım'a gönderilerek altı aylık yüksek planörcülük eğitimini Koktebel Yüksek Planör Okulunda tamamladı. Moskova'ya motorlu uçak okuluna gitmeyi planlıyordu. Ancak manevi kız kardeşi Zehra'nın ölüm haberini alınca bu düşünceden vazgeçerek ülkesine döndü.

Bir süre dünyaya küsen Sabiha, Atatürk'ün ısrarları ile yeniden çalışmalara başladı. Eskişehir Havacılık Okulunda Savmi Uçan ve Muhittin Bey'den özel uçuş eğitimi aldı. 25 Şubat 1936'da ilk defa motorlu uçak ile uçmaya başladı.

Gökçen'in, uçuş eğitimde gösterdiği başarılardan dolayı, Atatürk kendisine şunları söylemiştir:

“Beni çok mutlu ettin… Şimdi artık senin için planladığım şeyi açıklayabilirim… Belki de dünyada ilk askerî kadın pilot olacaksın… Bir Türk kızının dünyadaki ilk askerî kadın pilot olması ne iftihar edici bir olaydır, tahmin edersin değil mi? Şimdi derhâl harekete geçerek seni Eskişehir’deki Tayyare Mektebine göndereceğim. Orada özel bir eğitim göreceksin!”

O yıllarda -kızlar askerî okullara alınmadığı için- özel bir üniforma giydirilerek Eskişehir Uçuş Okulunda, 1936-1937 döneminde on bir ay boyunca özel eğitim aldı. Bu eğitim sırasında kendisine ilkokul öğretmeni Nüveyre Uyguç eşlik etti. Gökçen, brövesini aldıktan sonra Eskişehir'deki 1. Hava Alayı'nda altı ay görev yaptı, bu sırada Trakya ve Ege manevralarına katıldı.


Dersim Harekâtı:

1937 yılında Tunceli'de çıkan ayaklanmayı bastırmak için başlatılan Dersim Harekâtı'nın hava saldırısı safhasında yer aldı. Bu harekâtta gösterdiği üstün başarı sebebi ile, CumhurbaşkanıBaşbakan ve Genelkurmay Başkanı’nın da katıldığı bir törenle kendisine "Türk Hava Kurumu Murassa (İftihar) Madalyası" verildi. 30 Ağustos 1937'de askerî uçuş brövesi aldı.


Hatay'ın Türkiye'ye katılması:

1937'de Fransa'nın, Hatay'ı Suriye'ye devretmeye hazırlandığı yolundaki haberler, Ankara'da sert tepkiyle karşılandı. Atatürk'ün emriyle üniformasını giyen Sabiha Gökçen, Fransız elçisinin önünde havaya üç el ateş etti ve "Hatay'ın vatana katılması için gerekirse silahlanırız!" dedi. Olay sonunda yine Atatürk'ün emriyle tutuklanan ve mahkemeye çıkan ve yasa gereği bir gün hapis yatan Sabiha Gökçen'in çıkışı sayesinde Atatürk'ün planı tutmuş ve Fransızlara gözdağı verilmiş, kararlılık gösterilmiştir.


Balkan Turu:

1938'de uçağıyla beş gün süren bir "Balkan Turu" yaptı. Ankara'da bulunan Balkan Paktı heyeti üyelerinin Sabiha Gökçen ile tanıştıktan sonra kendisine uçakla başkentlerine gelmeyi önermeleri üzerine bu tur fikri doğmuştu. Gökçen, Atatürk'ün arzusu üzerine bu turu yanına bir makinist dahi almadan, tek başına gerçekleştirdi.

Vultee tipi bir uçakla İstanbul'dan havalandıktan sonra Atina'ya, ardından Sofya ve Belgrad'a gitti. Kendisine Yugoslav Genelkurmay Başkanı tarafından "Beyaz Kartal" nişanı verildi. İstek üzerine Bükreş'te bir gösteri uçuşu yaptıktan sonra altıncı gün olan 22 Haziran'da İstanbul'a döndü. Bu Balkan turu, basının büyük ilgisini uyandırmış; her yerde göklerin kızı olarak anılmasına neden olmuştur.




Atatürk'ün ölümünden sonraki dönem:

Manevi babası Atatürk öldükten sonra hayatını yeniden düzene sokan Gökçen, kadınların orduda görev yapmasına ilişkin yasa çıkmadığı için ordudan ayrıldı ve Türkkuşu Uçuş Okulu'na başöğretmen tayin edildi. 1955'e kadar bu görevini başarıyla sürdürdü. Türk Hava Kurumu Yönetim Kurulu Üyesi oldu. Hayatı boyunca toplam 22 değişik hafif bombardıman ve akrobatik uçakla uçtu.

Gökçen, 1940 yılında Hava Okulu’nda askerî coğrafya ve topoğrafya öğretmeni Üsteğmen Kemal Esiner ile evlendi ve eşine kendi soyadını verdi; ancak üç yıl sonra, 12 Ocak 1943'te eşini kaybetti.

Sabiha Gökçen'in biyolojik çocuğu yoktur, ancak manevi çocukları bulunmaktadır. 

Tarihçi-yazar Eriş Ülger ve Yeter Öznaz Sabiha Gökçen'in manevi evlatları olarak 
bilinmektedir.

Manevi Oğlu: Eriş Ülger.
Manevi Kızı: Yeter Öznaz.


1953 ve 1959'da davet edildiği ABD'ye Türk toplumu ve Türk kadınını tanıtmak amacıyla giden Gökçen için büyük bir Amerika turu düzenlenmiştir. Son uçuşunu 1996'da 83 yaşında iken Fransız pilot Daniel Acton eşliğinde Falcon 2000 uçağıyla yapmıştır.

1996'da havacılık kariyerinin en büyük ödülünü almıştır. Amerikan Hava Kurmay Koleji'nin mezuniyet töreni için düzenlenen "Kartallar Toplantısı"nın onur konuğu olarak katıldığı Maxwell Hava Üssü'ndeki törende "dünya tarihine adını yazdıran 20 havacıdan biri" seçildi. Bu ödüle layık görülen ilk ve tek kadın havacı oldu.

Ölümünden 2 yıl önce Hukukun Egemenliği Derneği tarafından onuruna verilen törende kendisine, adına bestelenen, klasik rock opera tarzındaki eser dinletildi.


Ölümü:

Sabiha Gökçen 22 Mart 2001 tarihinde Gülhane Askerî Tıp Akademisinde 88 yaşında kalp yetmezliği sebebiyle hayatını kaybetti.




Ödül ve madalyaları:



· Türk Hava Kurumunun bir numaralı Övünç (Murassa) Madalyası ve beratı,

· Yugoslav ordusunun en büyük nişanı olan Beyaz Kartal Nişanı ve ordu brövesi,

· Romanya Ordusu Havacılık Brövesi,

· Trakya ve Ege manevralarından dolayı verilen hatıra madalyalar,

· Türk kadınının seçme ve seçilme hakkı kazanmasının 50. yılında TBMM'deki törende verilen 'mesleklerinde öncü kadınlar' plaketi,

· Selçuk Üniversitesinin fahri doktorluk payesi,

· THK tarafından 1989'da verilen altın madalya,

· 1991'de Uluslararası Havacılık Federasyonunun havacılığın bütün dallarında üstün başarı gösteren havacılara verdiği FAI altın madalyası,

· 1996'da ABD'nin Maxwell Hava Üssü'ndeki törende "dünya tarihine adını yazdıran yirmi havacıdan biri" ünvanı,

· Ordu, çeşitli dernek ve kuruluşların verdiği yirmi sekiz adet plaket.

Ermeni asıllı olduğu iddiaları:

Sabiha Gökçen'in -ölümünden sonra- Ermeni asıllı olduğu iddiaları ortaya atıldı. 2004 yılında Antep asıllı Ermenistan vatandaşı Hripsime Gazalyan, Gökçen'in kendisinin teyzesi olduğunu ve asıl adının "Hatun Sebilciyan" olduğunu iddia etti.

Gazalyan'a göre Hatun, kız kardeşi Diruhi ile birlikte Şanlıurfa'nın Saylakkaya (Cibin) köyündeki yetimhaneye verilmiş, 5-6 yaşlarında iken Atatürk tarafından evlat edinilmişti. Ek olarak aynı yıl Agos gazetesinde yayımlanan "Sabiha-Hatun'un Sırrı" başlıklı yazıda Gökçen'in yeğeni olduğu belirtilen Gaziantepli Hripsime Sebilciyan ile yapılan röportajda Gökçen'in Ermeni asıllı olduğu öne sürülmüştür.

Mustafa Kemal Atatürk'ün Ermeni Kırımı'ndan hemen sonra Gökçen'i yetimhaneden evlat ettiğinden bahsedilmiştir. Türk-Ermeni dil bilimci Pars Tuğlacı; Sebilciyan'ın iddialarının yanlış olduğunu, Gökçen'in Ermeni geçmişini Ankara'da iken Beyrut'tan iletişime geçen aile üyeleri sayesinde keşfettiğini belirtmiştir. Gökçen'in Ermeni akrabalarını Beyrut'ta ziyaret ettiği ve burada Sarkis, Boğos, Haçik ve Hovhannes adında dört erkek kardeşi olduğu da iddia edilmiştir.

Türk Hava Kurumundan yapılan yazılı bir açıklamada da bu iddiaların Sabiha Gökçen hayatta iken yapılmayışı ve kendisine cevap hakkı tanınmayışı eleştirildi ve bu durumun kasıtlı olduğu ileri sürüldü.

Atatürk'ün diğer manevi kızı Ülkü Adatepe, ilk evliliğini Sabiha Gökçen'in amcasının oğlu olan Üsteğmen Fethi Doğançay ile yapmıştı. Ülkü Adatepe, son eşi Öke Adatepe ve Gökçen'i yakından tanıyan gazeteci yazar Orhan Karaveli ile birlikte, Gökçen hakkındaki Ermenilik iddiaları üzerine bir basın toplantısı düzenledi. Bu toplantıda Sabiha Gökçen için kendileri tarafından hazırlanan soyağacı basın mensuplarına dağıtılarak iddialar yalanlandı.

Eski maliye bakanlarından Vural Arıkan'ın eşi Nevin Arıkan, babasının Sabiha Gökçen ile kardeş torunları olduğunu belirterek Sabiha Gökçen'in Ermeni değil Boşnak asıllı olduğunu ifade etmiştir. Sabiha Gökçen'in manevi kızı Sabiha Özogan da Sabiha Gökçen'in annesi Hayriye Hanım'ın Saraybosna doğumlu olduğuna işaret ederek  Boşnak köken iddiasını desteklemiştir.


Sabiha Gökçen (1913-2001), Atatürk'ün manevi kızı, Türkiye'nin ilk kadın pilotu ve dünyanın ilk kadın savaş pilotudur. 1936'da askeri pilot olan Gökçen, 32 askeri operasyonda görev alarak havacılık tarihine geçmiş ve 8.000 saat civarında uçuş yapmıştır. 1996'da "Dünya Tarihine Adını Yazdıran 20 Havacıdan Biri" seçilmiştir.



(İstanbul Sabiha Gökçen Uluslararası Havalimanı (IATA: SAW, ICAO: LTFJ), Pendik ilçesi sınırlarında inşa edilen İstanbul'un 2. havalimanı.

Havalimanı ismini, dünyanın ilk kadın savaş pilotu ve Türkiye'nin ilk kadın pilotu olan Sabiha Gökçen'den almıştır. Havalimanının temeli Şubat 1998 tarihinde atılmış, Ocak 2001 tarihinde bitirilmiştir.)






NEVRUZ BAYRAMI

 


Nevruz Bayramı ya da kısaca Nevruz, dünya çapında çeşitli halklar tarafından kutlanan geleneksel yeni yıl ya da doğanın uyanışı ve bahar bayramıdır. Nevruz bayramına 4 hafta kala, her salı günleri özel günler olur ki, bunlara çarşamba denir.

Birleşmiş Milletler Genel Kurulu, 23 Şubat 2010'da aldığı 64/253 sayılı kararla 21 Mart'ı Uluslararası Nevruz Günü ilan etmiştir.

Yazılı olarak ilk kez 2. yüzyılda Pers kaynaklarında adı geçen Nevruz, İran ve Bahai takvimlerine göre yılın ilk gününü temsil eder. Günümüz İran'ında, her ne kadar İslami bir kökeni olmasa da bir şenlik olarak kutlanır. Bazı topluluklar bu bayramı 21 Mart'ta kutlarken diğerleri Kuzey yarım kürede ilkbaharın başlamasını temsilen, 22 veya 23 Mart'ta kutlarlar. Aynı zamanda, Zerdüştlük, hem de Bahailer için de kutsal bir gündür ve tatil olarak kutlanır. Kürtlerde, Nevruz bayramının Kürt ve İran mitolojisindeki Demirci Kawa Efsanesi'ne dayandığına inanılır.  Anadolu ve Orta Asya Türk halklarında da Göktürklerin Ergenekon'dan çıkışı anlamıyla ve baharın gelişi olarak kutlanır.


2010'da Birleşmiş Milletler Genel Kurulu, 3000 yıldan beri kutlanmakta olan İran kökenli bu şenliği, Dünya Nevruz Bayramı ilan etmiştir. 28 Eylül-2 Ekim 2009 arasında Abu Dabi'de hükûmetler arası toplanan Birleşmiş Milletler Manevi Kültür Mirası Koruma Kurulu, nevruzu Dünya Manevi Kültür Mirası Listesi 'ne dahil etmiştir. 2010'dan başlayarak Birleşmiş Milletler Genel Kurulu 21 Mart'ı "Dünya Nevruz Bayramı" olarak kabul etmektedir.

 

İsim kökeni

Kelimenin aslı eski Farsçadan gelir: Yeni anlamındaki nava ve gün ışığı/gün anlamındaki rəzaŋh birleşerek oluşturmuşlardır. Anlamı "yeni gün/günışığı"dır ve günümüzün Farsçasında da hâlâ aynı anlamda kullanılmaktadır. (nev: yeni + ruz: gün; anlamı "yeni gün")

 

Farsça olan bu kelime geniş kültür coğrafyalarına yayılmış ve kullanım alanı bulmuştur. Çıkmış olduğu kültür çevresine kıyasla Türk kültür çevresinde daha çok kullanılmaktadır. Türkiye Türkçesinde “Nevruz”, Azerbaycan Türkçesinde Novruz”, Başkurt Türkçesinde “Nouruz”, Kazak Türkçesinde “Navruz”, Kırgız Türkçesinde “Noruz”, Özbek Türkçesinde “Navruz”, Tatar Türkçesinde “Navruz”, Türkmen Türkçesinde “Novruz”, Uygur Türkçesinde “Noruz” şeklinde kullanım alanı bulmuştur.

Türkçeden başka bu kelimenin “Novruz” ve Arapça'ya “Neyruz” şeklinde geçtiği görülmektedir. Batı Trakya Türkleri'nde Mevris adları ile anılır.

Yeni gün adı eskiden Türkler arasında “yengi kün” şeklinde Nevruza karşılık kullanılıyordu. “Yengi” ve “kün” kelimelerinin ayrı ayrı Uygurlarda ve Kumanlarda “eski zamanlarda” kullanıldığı görülmektedir. Yeni gün anlamında kullanılan Nevruz On iki hayvanlı Türk takvimine göre yılın başladığı gündür.

İranî dillerdeki Gün anlamına gelen Ruz (Farsça), Ruz (Tatça), Roç (Beluçça), Roc (Zazaca), Roz (Soranice) ya da Roj (Kurmanci) sözcükleri Proto İran dilinde var olduğu tahmin edilen "Rauça" kökünden gelir. Bu da Proto Hint-Avrupa dilinde manası ışık olan *leuk- kelime köküne dayanmaktadır. Rusçadaki Luç, Almancadaki Licht, Yunancadaki Leukós, Latincedeki Lux, İngilizcedeki Light ve Ermenicedeki Luy da aynı köke dayanmaktadır. Proto Iran dilinde Rusçadaki gibi bir k > ç ses ertelemesi ortaya çıkmıştır ve ayrıca 'L' sesi 'R'ye dönüşmüştür.

Eski İran dili olan Avesta dilinde Raôçah zamanında esas olarak Işık demekti. Eski Hint-Aryan dilindeyse(Bugünkü Kuzey Hindistan'da var olan dil grubu) Roçiş kullanılmaktadır.

Nevruz teriminin tarihte ilk yer aldığı kayıtlar, M.S. 2. yüzyıldaki Pers İmparatorluğu kayıtlarıdır, ancak bundan çok daha öncesindeki (yaklaşık MÖ 648 ve 330 yılları arasında) Pers İmparatorluğu altında yaşayan değişik milletlerin Pers şahına Nevruz gününde hediyeler getirdiğine dair bilgiler mevcuttur.

Farsça'da ise Nouruz'dur. Arnavutluk'ta ise Sultan Nevruz olarak isimlendirilir.

 

Nevruz ve Ekinoks

Ekinoksta Dünyanın Güneş tarafından aydınlatılmasının gösterimi. Güneş ışıkları ekvatora dik geldiği için aydınlanma çemberi kutuplardan geçmektedir.

Nevruz, baharın ilk günüdür ve bu gün kuzey yarım kürede bahar ekinoksunun (gün tün eşitliği) oluştuğu gündür. Güneş ekvatora dik açı ile gelir, gece ve gündüz birbirine eşitlenir. Ayrıca hem kuzey hem de güney kutbu aynı anda gündoğumu hattındadır ve gün ışığı her iki yarımküre arasında eşit olarak paylaşılmaktadır.

 

Astrolojik olarak 21 Mart, burçlar sırasında ilk olarak yer alan koç burcunun başlangıç günüdür.

 

2018 yılında, kuzey yarımkürede ekinoks, 20 Mart tarihinde saat 16.15'te (GMT) gerçekleşmiştir.

Tarih ve gelenek

Nevruz geleneğinin tarihin en son Buzul Çağı'nın bitmesinden hemen önceki günlere yani 15.000 yıl öncesine kadar uzanır. Pers Kralı Cemşid, Indo-İranlıların avcılıktan hayvancılığa ve yerleşik yaşama geçişini temsil eder. O çağlarda mevsimler, insanoğlunun hayatında günümüzdekine dek daha yaşamsal bir önem arz ediyordu ve yaşamla ilgili her şey dört mevsim ile çok yakından ilgiliydi. Kışın ardından gelen baharda yeşillenen bitkilerin olması ve sığırların yavrulaması, insanoğlu için büyük bir fırsat ve bolluğun canlanması demekti. İşte böyle bir dönemde bu Nevruz kutlamalarını başlatanın Kral Cemşid olduğu söylenir.

 

Bundan 12 yüzyıl sonrasında, MÖ 487 yılında, Büyük Darius, Persepolis'teki yeni inşa edilmiş olan sarayında Nevruz'u kutluyordu. Son araştırmaların sonuçları bu kutlamaların çok özel bir anlam ifade ettiğini göstermektedir. Sadece Nevruz gününde sabah saatin 06.30'unda güneşin ilk ışıkları gözlemevindeki büyük kabul salonuna denk geliyordu ve bu olay sadece 1400 yılda bir gerçekleşiyordu. Bu durum aynı zamanda Babillilerin ve Yahudilerinde yeni yılı ile çakışıyordu ve bu nedenle, bu kutlamaların eski toplumlar için çok uğurlu ve önemli sayıldığı açıktır. Persepolis yerleşkesinin ya da en azından Apadana'non sarayının ve "Yüz Sütunlu Salonun" Nevruzu kutlamak amacıyla inşa edildiği sanılmaktadır. Eski kitabelerde Nevruz'dan bahsedilmemektedir.

 

İran'da Nevruz

İran'da Nevruz en önemli bayramdır. İran güneş takvimine göre ilk ay olan Farvardin'in ilk günü olan Nevruz, İran'da 5 günlük resmî tatil olarak kutlanır. Nevruz'un habercisi olan Hacı Firuz Hristiyanlıktaki Noel Baba'ya benzer şekilde bu tarihler arasında çocuklara hediyeler dağıtır.

 

Kürtlerde Nevruz

Birçok Kürt şair ve yazarın da eserlerinde yer alan Nevruz'u Kürtler 21, 22 ve 23 Mart'ta kutlarlar. Bu bayram ile Kürtler çoğunlukla şehir dışındaki bölgelerde ve açık alanlarda bir araya gelir ve gelmekte olan ilkbaharı kutlarlar. Kadınlar rengarenk elbiseler giyerler ve başlarına pullarla süslenmiş ışıltılı örtüler örterler. Topluluk büyük bir ateş yakar ve bu ateşin etrafında dans ederek ya da üstünden atlayarak büyük bir coşkuyla bu bayramı kutlarlar.

Kürt yazar Musa Anter'e göre Nevruz aslında Kürtlerde ilk başlarda 31 Ağustos'ta kutlanıyordu ancak daha sonra Arap Takviminin kabul edilmesiyle bu kutlamalar mart ayına kaymıştır.

 

"Nevruz kutlu olsun" Kürt dillerinde şöyle söylenir: Kurmanci: Newroz pîroz be!, Zazaca: Newroz pîroz bo ve Sorani: Newroztan pîroz bêt. Kürtçede; New yeni, Roz ise gün anlamına gelir.

 

Demirci Kawa Efsanesi

Ateş üstünden atlamak bir Nevruz geleneğidir

Kürtlerde nevruzun Demirci Kawa Efsanesi'ne dayandığına inanılır. Fars mitolojisindeki Kawa efsanesinin Kürt versiyonuna göre, günümüzden 2500 yıl öncesinde Zuhak (Bazı kaynaklara göre Dehak) adında Asurlu çok ama çok zalim bir kralın altında yaşayan Kawa adında bir demirci vardı. Bu kral tam bir canavardı ve efsaneye göre her iki omuzunda da birer yılan bulunuyordu. Her yıl bu iki yılanı beslemek için Kürtlerden iki genci sarayına kurban olarak getirtip aşçılarına bu iki çocuğu öldürtüp beyinlerini yılanlarına yemek olarak verdiriyordu. Aynı zamanda bu canavar kral ilkbaharın gelmesini de engelliyordu. En sonunda bu zulümden bıkan ve bir şeyler yapmak isteyen Armayel ve Garmayel adlı iki kişi kralın sarayına mutfağa aşçı olarak girmeyi başarırlar ve kralın yılanlarını beslemek için beyinleri alınarak öldürülen çocuklardan sadece birini öldürüp diğerinin gizlice saraydan kaçmasına yardımcı olurlar. Böylece ellerindeki bir insan beyni ile kestikleri bir koyunun beynini karıştırarak yılanlara vererek her yıl bir çocuğun kurtulmasını sağlamış olurlar. İşte bu kaçan kişilerin Kürtlerin ataları olduğuna inanılır ve bu kaçan çocuklar Kawa adlı demirci tarafından gizlice eğitilerek bir ordu haline getirilirler. Böylece Kawa'nın liderliğindeki bu ordu bir 20 Mart günü zalim kralın sarayına yürüyüşe geçer ve Kawa, kralı çekiç darbeleri ile öldürmeyi başarır. Kawa etraftaki tüm tepelerde ateşler yakar ve yanındakilerle birlikte bu zaferi kutlarlar. Böylece Kürt halkı zalim kraldan kurtulmuş olur ve ertesi gün ilkbahar gelmiş olur.

 

Türk kültüründe Nevruz

Orta Asya'da Nevruz bayramlarında geleneksel olarak pişirilen sümelek buğdaydan yapılan bir çeşit tatlıdır.

Türklerin Ergenekon'dan demirden dağları eriterek çıkmalarını (Ergenekon Destanı), baharın gelişini, doğanın uyanışını temsil eder. Doğu Türkistan'dan Balkanlara kadar tüm Türk kavimleri ve toplulukları tarafından, MÖ 8. yüzyıldan günümüze kadar her yıl 21 Mart'ta kutlanır.

 

Türkiye'de bir gelenek, Türk Cumhuriyetleri'nde ise resmî bayram olarak kutlanırken, 1995 yılından itibaren Türkiye Cumhuriyeti tarafından Bayram olarak kabul edilen bir gün haline gelmiştir. Ayrıca 21 Mart gününü içine alan hafta "Türk Dünyası ve Toplulukları Haftası" olarak da kutlanmaktadır.

 

Türk Takvimi'nde bir gün 12 bölüme ayrılır, her bölüme Çağ adı verilirdi. Bir çağ iki saat, dolayısıyla bir gün de 24 saattir. Her bir çağ ise sekiz Keh ten ibarettir. Yılbaşı olarak gece-gündüz eşitliğinin yaşandığı 21 Mart, Nevruz günü olarak kutlanır. Bu güne ve yeni yılın başladığı âna Yılgayak denir.

 

Oniki Hayvanlı Takvim ve Melikşah'ın Celali Takvimi'nde yılbaşı olarak belirlenen 21 Mart, Divânu Lügati't-Türk'te de ilkbaharın gelişi olarak belirtilir. Türk edebiyatı ve musikisine de Nevruz; Nevruz-ı Asl, Nevruz-ı Arap, Nevruz-ı Bayati, Nevruz-ı Hicaz, Nevruz-ı Acem ve Nevruz-ı Seba olarak girmiştir. Tarihte pek çok devlet tarafından bayram ve gelenek olarak kutlanmıştır. Bunların başında Anadolu beylikleri, Eski Mısır, İran, Safavi, Sasani, Moğollar, Selçuklu ve Osmanlı gelir.

 

Selçuklu ve Osmanlı'da millî bayram olarak kutlanan Nevruz, Nevruziye adlı şiirlere ve şenliklerle ziyafet verilerek kutlanırdı. Özel olarak hazırlanan Nevruziye adlı macun Osmanlı döneminden kalan bir kültür olarak bu gün hâlâ Manisa'da 21 Mart'ta Mesir macunu şenlikleri olarak yaşatılmaktadır. Alevi ve Bektaşiler arasında da kimi yörelerde eski takvime atfen Mart Dokuzu adi verilerek kutlanan Nevruz'da özel ayinler yapılırdı, yine Zerdüştler ve Yezidiler'de 21 Mart'ı bayram olarak kabul etmişlerdir. Bu şölende yemekler dağıtılıp oyun oynanır ve baharın ilk günü kutlanır.

 

Ergenekon Destanı

Moğol ilinde Oğuz Han soyundan İl Han'ın hükümdarlığı sırasında Tatarların hükümdarı Sevinç Han, Moğol ülkesine savaş açtı. İl Han'ın idaresindeki orduyu Kırgızlar ve diğer boylardan da yardım alarak yendi. İl Han'ın ülkesindeki herkesi öldürdüler. Yalnız İl Han'ın küçük oğlu Kıyan, eşi Nüküz ve yeğeni ile kaçıp kurtulmayı başardılar. Düşmanın, onları bulamayacağı bir yere gitmeye karar verdiler. Yabanî koyunların yürüdüğü bir yolu izleyerek yüksek bir dağda dar bir geçide vardılar. Bu geçitten geçerek içinde akarsular, pınarlar, çeşitli bitkiler, çayırlar, meyve ağaçları, çeşitli avların bulunduğu bir yere gelince Tanrı'ya şükrettiler ve burada kalmaya karar verdiler. Bu yere "maden yeri" anlamında "Ergene Kon" adını verdiler. Kıyan ve Nüküz'ün oğulları çoğaldı. Dört yüzyıl sonra kendileri ve sürüleri o kadar çoğaldılar ki, Ergenekon'a sığamadılar. Atalarının buraya geldiği geçidin yeri unutulmuştu. Ergenekon'un çevresindeki dağlarda geçit aradılar. Bir demirci, dağın demir kısmı eritilirse yol açılabileceğini söyledi. Demirin bulunduğu yere bir sıra odun, bir sıra kömür dizdiler ve ateşi yaktılar. Yetmiş yere koydukları yetmiş körükle hep birden körüklediler. Demir eridi, yüklü bir deve geçecek kadar yer açıldı. İl Han'ın soyundan gelen Türkler yeniden güçlenmiş olarak eski yurtlarına döndüler, atalarının intikamını aldılar. Ergenekon'dan çıktıkları gün olan 21 Mart'ta her yıl bayram yaptılar. Bu bayramda bir demir parçasını kızdırdılar, demir kıpkırmızı olunca önce Hakan, daha sonra beyler demiri örsün üstüne koyarak dövdüler. Bugün hem özgürlük hem de bahar bayramıdır.