3. Kitabım "Aşkpedia" E-Kitap ve Sesli Kitap olarak yayımlandı. Çok yakında basılı kitap olarak da yayımlanacak!



İYİLİK SAĞLIK




Türkiye de Kalp alanında büyük başarılara imza atmış ve en önemli Kalp Doktoru olan Prof. Dr. Bingür Sönmez hocadan çok önemli bir anı;

Değerli Meslektaşlarım,
84 yaşında olan ağabeyim
3 gün önce inme geçirdi. Ben yetişene kadar komşuları ambulans çağırmışlar ve 112 ben yetişene kadar Anadolu yakasındaki bir eğitim araştırma hastanesine götürmüş.
Kırmızı çizgiden acil servise ulaşınca kapıda bulunan kılıksız bir güvenliğe tane tane “Ben Profesör Doktor Bingür Sönmez, kalp cerrahıyım, ağabeyim acil gelmiş, durumu hakkında bilgi almak istiyorum” dedim.
Güvenlik lakayt bir şekilde içeri girdi ve “BT ve MR çekilince bilgi verecekler” dedi. “Yavrum doktor arkadaşlara -bir hoca gelmiş- der misin” dedim.
Tekrar içeri girdi ve “Sonuçlar çıkınca bilgi verecekler” dedi.
O sırada bu kapının önünden geçen formalarından cerrah olduğunu anladığım 3 genç doktorun önünü kollarımı kucaklar bir şekilde açarak kendimi detaylı bir şekilde tanıttıktan sonra “Doktor beyler ağabeyim içeride acilde, bana yardım eder misiniz” dedim.
Önde en kıdemli olan (muhtemelen benim yarım yaşındaydı) “Nesi var” diye sordu, “İnme geçiriyor” dedim.
Cevap olarak biz ortopedi asistanlarıyız dedi ve üçü de arkalarına bakmadan yürüyüp gittiler.
Bunun üzerine güvenliğe “Doktor arkadaşlara söyler misiniz hastayı kendi hastaneme götürmek istiyorum” dedim.
İnanmayacaksınız ama 30 saniye içinde bu defada başka kılıksız bir personel sedye ile ağabeyimi getirip acilin ambulans girişindeki büyük koridora bırakıp küstah bir şekilde “Buyurun” dedi. “Oğlum bir tedavinin reddi tutanağı, bir imza yok mu” dedim.
Cevap “Biz onu ayarlarız” oldu. “Evladım bir ambulans çağırmam” lazım dedim. Arkasını dönüp gitti.
Bu sırada ağabeyimin üstü açık olduğu için paltom ile örttüm ve yarım saat özel ambulansın gelmesini bekledim.
Değerli meslektaşlarım bu esnada acilde bir yoğunluk yoktu.
Ara, ara ambulans sakin bir şekilde başka odalara hasta bırakıp gidiyordu.
Sakın yanlış anlamayın doktor şikayet etmek haddim değil ama meslekte etik değerler bu kadar mı erozyona uğramış.
Bu genç doktorları hangi hocalar yetiştiriyor şaşkınlık içindeyim..
Kalp Doktoru Prof. Dr. Bingür Sönmez

(Alıntıdır.)

YAŞLANMA




YAŞLANMA BU KADAR MI GÜZEL ANLATILIR...

“Sanıyorum merdiven yapımlarında giderek daha sert malzeme kullanılıyor; eskisine göre hem basamakları çoğalttılar hem boylarını yükselttiler.

Her şeyden öte ikişer ikişer çıkılmaz oldu, tek tek çıkmak zorunda kalıyor insan.

Bir de yazıları küçülttüler her ne hikmetse. 

Burnumu gazeteye dayamak zorunda kalıyorum iki satır okumak için. 

Geçen gün avucumdaki bozuklukların üzerinde kaç kuruş yazdığını görmek için telefon kulübesinin dışına çıktım. 

Hani gözlük kullanmayayım, yanımdakine okutayım gazeteyi diyorum ama insanlar o kadar alçak sesle konuşuyorlar ki okuduklarında da tam anlayamıyorum ne okuduklarını. 

Her yer eskisinden daha uzak sanki. 

Evden durağa olan mesafe iki katına çıktı neredeyse. 

Önceleri hiç fark etmediğim bir de yokuş varmış evle durak arasında. 

Vapurlar da vaktinden önce kalkar oldu şimdilerde. 

Hani koşmanın da anlamı yok nasıl olsa benden önce halat alıyorlar. 

Kumaşlar da eski kumaş değil. Kısa sürede dar geliyor ne giysem. 

Ayakkabı bağları da kısaldı mı ne giderek erişilmez oldular. 

Hava bile tuhaflaştı. 

Kışlar daha soğuk yazlar daha sıcak. 

Tatil beldeleri bu kadar uzak ve zahmetli olmasa yolculuk da yapacağım. 

Kar bile ağırlaştı eskisi gibi kolay küreyemiyorsun. 

Kapı pencere çerçeve imalatında da değişiklik yaptılar sanıyorum, daha sert cereyan yapıyor karşılıklı açtığında. 

İnsanlar da sanki ben onların yaşındayken göründüğümden çok daha genç gibiler.                                                         

Eski okul arkadaşlarımla üniversitede bir buluşma günü ayarladık, hayretler içinde kaldım bebek yaşta öğrencileri görünce. 

Ama itiraf etmeliyim ki bizim zamanımızdan çok daha terbiyeli yetiştiriliyorlar; birkaçı bana “beyefendi” diye hitap etti; hatta aralarından biri caddede karşıdan karşıya geçmeme yardımcı oldu. 

Fakat buna mukabil hayret ediyorum yaşıtlarım benden çok daha yaşlılar. 

Tamam bizim jenerasyona yaşını başını almış gözüyle bakılıyor ama bunaklıklarına ve takıla topallaya yürümelerine ne demeli?

Aynı akşam üniversitenin barında bir sınıf arkadaşıma rastladım. 

Nasıl bir değişim geçirmişse artık beni tanıyamadı bile!!!"


Philippe Noiret

Çeviri: 

Mehmet Teoman


SOKAK KÖPEKLERİ




Siz sokak köpeklerini bilmezsiniz…

Evlerde telaşla sofraların kurulduğu, lüks lokantalarda kahkahaların çınladığı, karanlığın ve hüznün şehir üzerinde ağır bir kadife perde gibi indiği saatlerde, onlar gün boyu saklandıkları kovuklardan dışarı çıkarlar…

Siz sokak köpeklerini bilmezsiniz…
Uyku kara bir çarşaf gibi bedenleri sarıp sarmalarken, onlar gün ışıyana dek süren amansız bir ekmek maratonuna başlarlar.
Tehlikelerle dolu bu bin çehreli kentte, nasır bağlamış patileriyle çöp yığınlarının bulunduğu sokakları arşınlarken, düşlerini süsleyen tek bir şey vardır. Bir parçacık kemik bulabilmek…

Siz sokak köpeklerini bilmezsiniz…
Uyuz illetinden can veren onlardır. Kuduz yaygarasıyla çoğu kez boş yere öldürülen, acımasızca çöp gibi toplattırılarak kafeslere tıkılan bir türlü anlaşılamayan nedenlerden ötürü toplu katliamlara hedef olan hep onlardır…

Siz sokak köpeklerini bilmezsiniz…
Tanrı’nın heybesinden paylarına düşen 15 yıllık ömürlerini asla tamamlayamazlar. İtile kakıla, horlana taşlana geçen kısacık bir zaman diliminde bir güncük bile köpek tadında yaşayamadan, göç edip gidiverirler bu dünyadan.

Siz sokak köpeklerini bilmezsiniz.
Duygulu, sadık ve sevecendirler. Bir lokmacık ekmek uğruna, kulunuz köleniz olurlar. Dövseniz de, sevseniz de, uğruna her şeyinizi verdiğiniz hayırsız insanoğlu gibi terk edip gitmezler sizi.

Siz sokak köpeklerini bilmezsiniz.
Tek bir suçları vardır, köpek olmak. Bu suçu da asla isteyerek işlememişlerdir. O sıcacık kebap kestanelerine benzeyen, hüzün dolu gözleriyle özür diler gibi bakmaları, işte bu yüzdendir. Eğer ta içine bakmasını bilirseniz o gözlerin, ısınıverir içinizin bütün üşümüşlükleri.

Siz sokak köpeklerini bilmezsiniz,
bilseniz seversiniz onları…

Bekir COŞKUN

ALZHEİMER




Eğer bir gün bunama veya Alzheimer kapımı çalarsa, ailemin ve sevdiklerimin bu mesajı yanımda tutmasını isterim.

Okumalarını, hatırlamalarını ve benim yönümü kaybettiğimde ilham almalarını isterim.

1. Bana nazikçe yaklaşın.
İçeri girerken sadece “Merhaba, ben [adınız]” deyin. Bana beni tanıyıp tanımadığınızı sormayın; bu soru tahmin ettiğinizden fazla incitebilir.

2. Dünyama girin.
Eskiden var olan birini beklediğimden bahsedersem, beni düzeltmeye çalışmayın. Benim evrenim farklı olabilir ama bu bana huzur verir.

3. İnançlarımı çürütmeyin.
Sözlerim tuhaf görünse de bunlar benim yönlerim. Onları kırmak yalnızca kafamı karıştırır.

4. Bunu kişisel algılamayın.
Yüzünüze isim koyamazsam, bu sizi reddettiğim anlamına gelmez. Belleğim kayboluyor olabilir, ama kalbim hâlâ hatırlıyor.

5. Bana onurlu kalma imkânı verin.
Hareketlerim beceriksiz olsa da denememe izin verin. Biraz bağımsızlık bırakın.

6. Açıklamalarınızdan önce elinizi uzatın.
Kaybolduğumda, nazik bir dokunuş bin sözden daha değerlidir.

7. Bana saygıyla konuşun.
Artık bir çocuk değilim. Hâlâ saygıdeğer bir yetişkinim.

8. Tutkularımı yeniden canlandırın.
Bir melodi, bir yürüyüş, bir kitap sayfası… zevklerim hâlâ canlıdır, ne kadar kırılgan olsam da.

9. Mutlu anılarımı uyandırın.
Geçmişten bir hikâye sorun. Şimdi anlatamadığımı, bazen anılarımla açıklayabilirim.

10. Huzursuzluğumu anlayın.
Sinirliysem açlık, acı veya korku olabilir. Yargılamadan önce nedeni arayın.

11. Bana nasıl davranılmasını istiyorsanız öyle davranın.
Hâlâ bir bütünüm; kırılganlıklarım var ama insanlığım da var.

12. Sessiz ihtiyaçlarımı öngörün.
Bir bardak su, atıştırmalık, battaniye… bazen bu küçük detaylar endişemi yatıştırır.

13. Ben yokmuşum gibi konuşmayın.
Sessizlikte bile duyuyorum. Uzakta olsam bile hissediyorum.

14. Yükü tek başınıza üstlenmeyin.
Yardıma ihtiyacınız varsa isteyin. Bu başarısızlık değil, bir sevgi göstergesidir.

15. Beni ziyaret edin.
Gösteremesem de varlığınız bir çapa, dünyaya bağlanmamı sağlar.

16. Hatalarımı affedin.
İsimlerinizi veya yüzlerinizi karıştırırsam kızmayın. Bu hastalık, ben değilim.

17. Müziğimi duyurun.
Sevdiğim şarkılar ruhumu uyandıran anahtarlardır.

18. Garip hareketlerime saygı gösterin.
Bir nesneyi sürekli kucağımda tutmam veya aynı şeyleri taşımam, kendimi güvenceye alma yöntemimdir.

19. Beni hayattan uzaklaştırmayın.
Farklı katılsam da, gülüşleri, yemekleri ve aile anlarını tadabilmeme izin verin.

20. Basit dokunuşlarınızı sunun.
Bir gülümseme, omuza dokunuş, sevgi dolu bir bakış… bu dili hâlâ anlıyorum.

21. Ben kimim hatırlayın.
Unutmanın ve sessizliğin ardında hâlâ benim. Belki daha kırılganım, ama hâlâ sevginizi hak ediyorum.
Bu mesaj, bunama ve Alzheimer hastası tüm insanlara bir saygı duruşu, ve onları her gün sabır, şefkat ve cesaretle destekleyenlere teşekkür niteliğindedir.



İSTANBUL'U NASIL BİLİRDİNİZ?




İstanbul’u Nasıl Bilirdiniz?..

Ben Sıraselviler'in selvilerini görmedim ama, Şişli Sıracevizler'in ceviz ağaçlarını, bilirim. Şişli-Zincirlikuyu arasının, dut bahçeleriyle dolu olduğunu, bilirim.

Şimdi Taksim'de İnönü Gezisi olan yerde, görkemli bir kışla binası olduğunu , bu kışla avlusunda İstanbul'daki futbol milli maçlarının yapıldığı tek stadyumumuz olduğunu bilirim.

Nüfusu bir milyona varmayan İstanbul'da yaşamanın rahatlığını, şehrin her yanına birkaç kuruşa tramvayla gidilebildiğini, bilirim.
İstanbul nüfusunun tarihte ilk kez 1950 yılında bir milyonu aştığını bilirim.
Daha önce Bizans ve Osmanlı imparatorluklarının başkenti olarak bile bir milyonu aşmadığını, bilirim.
Her caddenin, her semtin aşçı dükkanlarıyla dolu olduğunu , her aşçıda elbasan tavadan çiçek bamyaya kadar zengin tencere yemeği çeşitleri olduğunu, bilirim.

Sebze yemeklerinin yıllarca fiyatı değişmeden 7,5 kuruş, et yemeklerinin 12,5 kuruş olduğunu bilirim.

Topkapı surları dışında hemen bağların başladığını, beş kuruş verip bağın kapısından girenin patlayıncaya kadar üzüm yemeye izinli olduğunu, bilirim.

Yedikule marulunun, Kanlıca yoğurdunun, Beykoz paçasının lezzetini unutmam.
At kuyruğu kılından olta yapmayı, bilirim.
Samatya'dan kürekle Ahırkapı'ya girip çapari salladığımızı, istavrit çıkarsa uskumru olmayacağı için, hemen olta toplayıp geri döndüğümüzü bilirim.

Palamut yiyenlerin ağzının tadını bilmezlikle aşağılandığı zamanları bilirim.

Lezzetli ve ucuz balık bolluğu yüzünden, tutumlu insanlar çarşısı Samatya'da levrek ve kalkanların bütün olarak, nefis kılıç balıklarının ise dilimlenerek satıldığını, bilirim.

Bu nedenlerle, İstanbul'un Samatya ve benzeri semtlerinde kebap denen yiyeceğin tanınmadığını bilirim.

İnsanların sanki mahşerdeymiş gibi çoğalmasıyla birlikte lezzetli balıkların iyice azalması sonucu olarak, İstanbul'da kebap istilası yaşandığını, bu nedenle İstanbul tarihini:
1- Kebaptan önce,
2- Kebaptan sonra olarak ikiye ayırdığımı, unutmam.

Nüfus artışı yüzünden bir şehrin yoğunluğu azdırılmışsa, tarihe ve insanlara karşı bu davranışı sıfatlandırmak için ihanetin ötesinde bir sıfat aranması gerektiğini, bilirim.

Hay bilemez olsaydım!
Aydın Boysan

(Alıntıdır.)



ULAK/PEYK




OSMANLI'DA HABERLEŞME AMACIYLA KULLANILAN, GÜNDE 150 KM KOŞABİLEN ULAK/PEYK SINIFI:

Peyk kelimesini günümüzde "uydu" anlamında kullanılıyor ama asıl anlamı, bir başkasına bağımlı olan, onun peşinden gelen kimsedir...
Peyklerin kullanımı, Osmanlı’dan çok daha önce, büyük Selçuklu Devleti’nde Nizamülmülk döneminde başlatılmıştı. Büyük Selçuklu veziri Nizâmülmülk, Siyâsetnâme’sinde belli başlı yollara peykler koyup onlara aylık tahsisat tayin etmek gerektiğini, böyle yapıldığı takdirde uzak mesafedeki bir yerden bile haberin merkeze hızlı bir şekilde ulaşacağını söylemişti.
Edirne’de üç şerefeli Camii’nin külliyesinde Peykler Medresesi diye bir bina vardır. Osmanlı’da orduya alınan genç delikanlılar içinden atik, çevik ve hızlı koşabilenler, işte bu peykler medresesine kaydedilir, ulaklık-haberleşme işlerinde kullanılırlardı. Bu medrese Fatih sultan Mehmet Han tarafından kurulmuş, Osmanlı Devleti’nin ulak-haberleşme-resmi posta ihtiyacını karşılayacak bir kurumdu. İstanbul’un fethinden sonra, bugünkü Sultanahmet’te de bir peykhane kurulmuştu.
Osmanlı’da peykler öylesine hızlı koşuculardı ki, atlı tatarlardan bile daha çabuk haber getirip götürürlerdi. bu peykler, peykhanelerde çok özel eğitimlere tabi tutulurlardı. Mesela, çıplak ayakla kızgın kumlarda koşma antrenmanı yaptırılır, son derece zorlu eğitimini tamamlayıp peyk olmaya hak kazanan liyakatli bir peyk, günde 150-kilometre koşabilirdi. Eğitim sonunda ayak tabanları neredeyse bir at nalı gibi sertleşerek nasırlanır ve hissiz bir tabaka oluşurdu. Yalın ayak koşular, bu zorlu sürecin önemli bir parçasıydı. Bu müthiş koşucu peykler, yolda başlarına gelebilecek herhangi bir insan-haydut yahut vahşi hayvan saldırısından korunmak için teber adı verilen baltalardan taşırlardı.
Yine koşucu peyklerin kuşaklarında çıngıraklar vardı, bu çıngıraklar peyk koşarken ses çıkarır, kalabalık bir ortamda koşuyorsa, ahalinin ona yol vermesini sağlardı. Ayrıca yine bu çıngıraklar, peykin koşu temposu için önemliydi, çıngırakların çıkardığı ses, peykin koşu temposunu ayarlamasına yardımcı olurdu. Peykler ağızlarında delikli metal bir küre bulundurur, bu küre sayesinde solunumlarını düzenler, dalaklarının şişmesini önlerlerdi. Ayrıca yanlarında bir kesede akide şekeri veya badem şekeri taşırlar, bunları yiyerek enerjilerini korurlardı...
19. yüzyıla kadar peyk teşkilatı devam etmiş. Osmanlı’da resmi görevde kullanılan peykler 3 Mayıs 1829'da yayınlanan bir kanun hükmünde kararname ile kaldırılmıştır. Demiryollarının posta işlerinde kullanılmaya başlanmasıyla birlikte özel sektördeki peykçilik de son bulmuştur...

(Alıntıdır.)



DÜNYA BARIŞ GÜNÜ

 


           
           

Resmî adı: International Day of Peace

Kutlayanlar: BM üyesi devletler


Dünya Barış Günü veya Uluslararası Barış Günü (İngilizce: International Day of Peace), her yıl 21 Eylül tarihinde kutlanan uluslararası bir gündür.

Birleşmiş Milletler Genel Kurulu, 1981'deki 57. birleşiminde, Genel Kurulun açılış günü olan her eylülün üçüncü salı gününü “Uluslararası Barış Günü” ilan etmiştir. Yıllar sonra Genel Kurulun 7 Eylül 2001 tarih ve A/RES/55/282 sayılı kararı ile 21 Eylül Barış Günü olarak kabul edilmiştir.

Birleşmiş Milletler, Barış Günü'nde, dünya çapında çatışmaların önlenmesi ve barışın tesisi yolunda bilinçlenmeyi amaçlıyor.

Her 21 Eylül'de, Birleşmiş Milletler Merkezindeki “Barış Çanı” çalınıyor. Savaşlardaki insani kıyımın anısına Japonya tarafından yaptırılan bu çan, dünyanın tüm kıtalarından çocukların bağışladıkları bozuk paralarla üretildi. Çanın üzerine “Yaşasın Tam Dünya Barışı” yazısı kazındı.

DÜNYA KEMİK İLİĞİ BAĞIŞÇISI GÜNÜ

 

Dünya Kemik İliği Bağışçısı Günü
Dünya Kemik İliği Bağışçısı Günü, kanser ve diğer ciddi kan hastalıklarına sahip hastaların hayatını kurtarmak için gönüllü olarak kayıt olan ve kemik iliği bağışında bulunan insanlara adanmış uluslararası bir kutlamadır. Gün, her yıl 3 Eylül’de kutlanır ve kemik iliği bağışının önemi ve bu insani eylem hakkında farkındalık yaratmayı amaçlar.

Tatilin Tarihi
Kemik İliği Bağışçısı Günü, bağışçıların önemli katkılarını tanımak ve kemik iliği nakline ihtiyaç duyan kişilerin sorunlarına dikkat çekmek amacıyla Dünya Kemik İliği Bağışçıları Derneği tarafından oluşturulmuştur. Bu kutlama, bağış alanında uluslararası işbirliğini ve ülkeler arasında deneyim paylaşımını teşvik eder.

Hedefler ve Amaçlar

* Kemik iliği bağışçılarının gönüllü katkılarını tanımak ve teşekkür etmek.
* Toplumda kemik iliği bağışı ve hayat kurtarmadaki önemi konusunda farkındalığı artırmak.
* Bağışçı veri tabanlarının genişletilmesine destek olmak ve yeni gönüllüleri çekmek.
* Bilgi ve eğitim programları aracılığıyla hastaları ve ailelerini desteklemek.

Nasıl Kutlanır
Bu gün, kemik iliği bağışıyla ilgili eğitim kampanyaları, seminerler ve konferanslar düzenlenir. Yeni bağışçıların kazanılması için etkinlikler, sağlık kurumları ve kan merkezlerinde faaliyetler, ayrıca hayır ve eğitim projeleri gerçekleştirilir. Sosyal medya, bağışçı ve hasta hikayelerini paylaşmak ve geniş kitleleri bağışçı olma yolları hakkında bilgilendirmek için aktif olarak kullanılır.

AORT DİSEKSİYONU FARKINDALIK GÜNÜ

 



Aort Diseksiyonu Farkındalık Günü (Aortic Dissection Awareness Day), her yıl 19 Eylül’de kutlanan uluslararası bir gündür. Amacı, aort duvarının yırtılmasıyla ilgili tehlikeli bir duruma dikkat çekmek ve erken belirtiler, teşhis ve tedavi seçenekleri hakkında farkındalığı artırmaktır.

Tatilin tarihi

Bu gün, dünya genelindeki doktorlar, hastalar ve kuruluşların desteğiyle kurulmuştur. İnisiyatif sahipleri, aort diseksiyonunun zamanında teşhisinin önemini topluma aktarmak istemiştir; çünkü bu durum genellikle fark edilmez ve ölümcül olabilir. Aort Diseksiyonu Farkındalık Günü ilk kez 2016 yılında kutlanmış ve o zamandan beri farklı ülkelerden sağlık profesyonellerini, araştırmacıları ve hastaları bir araya getirmektedir.

Hedefler ve amaçlar

Bu günün temel amacı:

* halkı aort diseksiyonunun belirtileri ve risk faktörleri hakkında bilgilendirmek;
* hastaları ve ailelerini desteklemek;
* bilimsel araştırmaların ve yenilikçi tedavi yöntemlerinin gelişimini teşvik etmek;
* doktorlar ve tıp merkezleri arasında uluslararası iş birliğini artırmak.

Kutlama gelenekleri

Farklı ülkelerde, tıbbi farkındalığı artırmak için eğitim etkinlikleri, seminerler ve konferanslar düzenlenir. Birçok kuruluş, bilgi yaymak, hasta hikayelerini paylaşmak ve önleme ile erken teşhisin önemine dair materyaller yayınlamak için sosyal medyayı kullanmaktadır.

Tatilin önemi

Aort Diseksiyonu Farkındalık Günü, bilginin hayat kurtarabileceğini hatırlatır. Toplum farkındalığını artırmak ve bilimsel girişimleri desteklemek, ölüm oranlarını azaltmaya ve bu nadir ama son derece tehlikeli durumdan muzdarip hastaların yaşam kalitesini iyileştirmeye yardımcı olur.

ARİSTOKRASİ





Aristokrasi terimi, ahlaki ve entelektüel üstünlükleri nedeniyle toplumu yönetmek için en nitelikli olduğu düşünülen bireyler olan "en iyilerin yönetimi" anlamına gelen Yunanca aristokratia kelimesinden gelir.

Aristokrasi terimi sadece bir hükümet yönetici sınıfı için değil, aynı zamanda belirli bir toplumdaki en yüksek sosyal sınıf için de geçerli olabilir.
Dük, Düşes, Baron veya Barones gibi onursal unvanlara sahip olan aristokrat sınıfın üyeleri, hem siyasi güçlerin hem de sosyal ve ekonomik prestijin tadını çıkarırlar.
Kısaca aristokrasi, kelime anlamıyla “en iyilerin yönetimi” demektir.
Fakat tarihe baktığımızda bu “en iyilerin” kim olduğuna hep ayrıcalıklı doğumlar karar vermiş. Toprağın, kan bağının ve unvanların hüküm sürdüğü uzun yüzyıllar boyunca aristokrasi, toplumların kaderinde krallarla birlikte en etkili sınıf olmuş.
Antik Yunan’ın Sparta’sında, askeri disiplinle donanmış aristokrat aileler şehri yönetirdi. Roma’da senato, aslında patrici ailelerin yani aristokratların bir meclisiydi.
İmparator değişse de, aileler aynı kalırdı.
O dönemin “asil kanı”, yalnızca siyaseti değil, ekonomiyi ve dini de belirlerdi.
Ortaçağ Avrupa’sı aristokrasinin altın çağıydı. Feodal düzen, toprağın etrafında şekillendi, krallar geniş toprakları sadık soylulara dağıttı.
Bu soylular hem asker hem hâkim hem de vergi toplayıcı oldular.
Şatolar yalnızca taş binalar değil, gücün ve korkunun simgesiydi.
Köylülerin kaderi, çoğu zaman bir kontun ya da baronun iki dudağı arasındaydı.
Ama aynı aristokrasi, Rönesans’ın da hamisi oldu. Floransa’daki Medici ailesi, sadece banker değildi, Michelangelo’ya, Leonardo’ya kol kanat geren, sanatın çağını açan bir hanedandı.
Zaman ilerledikçe, burjuvazi yükseldi.
Ticaretin, sanayinin ve şehirlerin büyümesiyle aristokrasi yalnız kaleye sıkışmış bir sınıf haline geldi.
Fransız Devrimi, bu düzeni kökünden sarstı. 1789’da Paris sokaklarında yükselen öfke, sadece krala değil, ayrıcalıklarıyla yüzyıllardır halkın ensesinde yaşayan aristokrasiye de yöneldi. Soyluların şatafatlı dünyası bir gecede yerle bir edildi.
Aynı kaderi 1917’de Rusya aristokrasisi yaşadı. Romanov hanedanıyla birlikte boyarlar, prensler, kontlar tarihe karıştı.
Ama her yerde böyle olmadı.
İngiltere’de aristokrasi esnek davrandı.
Kralın gücü anayasa ile sınırlanırken, soylular meclisin bir kanadında Lordlar Kamarası’nda varlığını sürdürdü.
Bugün hâlâ Westminster’daki kırmızı koltuklarda kontlar, baronlar, dükler oturuyor.
Güçleri sınırlı ama sembolleri yaşıyor.
İspanya’da hâlâ unvanlar korunuyor, kraliyetle birlikte aristokrat aileler kültürel hayatın bir parçası.
İskandinav monarşilerinde soyluluk yalnızca bir prestij işareti olsa da halk hâlâ o isimlere saygı gösteriyor.
Fransa’da yasal ayrıcalık kalmadı, fakat “de”li soyadları hâlâ bir tür toplumsal şifre gibi geçerliliğini koruyor.
Almanya ve Avusturya’da unvanlar hukuken kaldırıldı, ama eski aileler iş dünyasında ve kültürel kurumlarda köklerini yaşatıyor.
Bugün sorarsanız, aristokrasi siyaseti doğrudan belirleyen bir güç değil.
Ama toplumların belleğinde derin izler bırakmış durumda.
Kraliyet düğünlerini milyonların izlemesi, hâlâ bir dük ya da kont unvanına duyulan merak, aslında geçmişin bugüne sızan yankılarıdır.
Öte yandan, belki de aristokrasinin modern çağdaki kılık değiştirmiş haliyle yüz yüzeyiz.
Finansın, medyanın, siyasetin dar çemberinde dolaşan “yeni elitler”.
Dün şatolarda yaşayan ayrıcalıklı azınlık vardı, bugün gökdelenlerde…
Dün toprağın aristokrasisi vardı, bugün sermayenin.
Sonuçta aristokrasi, tarihin gölgesini bugüne taşıyor.
Siyasi güç olmaktan çıktı ama toplumsal hafızada, kültürel sembollerde ve prestij dünyasında hâlâ canlı.
Belki de mesele, isimlerin değişmesiyle özün hiç değişmemesi.
Ayrıcalıklı bir azınlık ve ona bakan geniş kalabalıklar...
Daktilo Konçertoları.

(Alıntıdır.)