3. Kitabım "Aşkpedia" E-Kitap ve Sesli Kitap olarak yayımlandı. Çok yakında basılı kitap olarak da yayımlanacak!



BURSA

 

 Ulucami Parkı



Tophane Sokağı


 Osmangazi








 Bursa Heykel









TATYOS EFENDİ

 


Gam-zedeyim Deva Bulmam...

Tüm şarkıların bir hikayesi vardır. Şarkılar, kendisini severek dinleyen her gönülde gizli kalmış bir aşk hikayesini çağrıştırır. Gamzedeyim Deva Bulmam şarkısı da bu tür şarkılardan biridir.

Hikâyenin kahramanı Kemani Tatyos Efendidir. 1858 yılında İstanbul’da doğmuş Türk musikisine bestekâr, güftekâr olarak 50 ye yakın eser bırakmış, ömrü yokluk içinde geçen, öldüğünde kilise defterine ‘Tatyos, 1913 Çalgıcı’ olarak kaydı yapılan bir keman virtiözü…

Tatyos pek konuşkan biri değilmiş. Onun ne düşündüğünü neler hissettiğini okuyabilen anlayabilen birkaç arkadaşı, dostu varmış. Koltuğunun altında kemanı, tütünden sararmış bıyıkları, çökmüş avurtları, uykusuzluk ve aşırı içkiden kan çanağına dönmüş göz çukurları ile hayatın yükünü omuzlarında taşıyan, çocukluğundan beri dilini gönlüne hapseden ruhuyla ancak kemanıyla anlatacaklarını anlatan, önceleri düğünlerden kıt kanaat geçimini temin eden daha sonra Galata’daki Pirinççi gazinosundaki hayatı ve yaptığı besteler, semailer, peşrevlerle tanınmış ve İstanbul’un dört bir yanında düzenlenen fasıl heyetlerinde Tatyos Efendinin eserleri çalınır olmuş.

Tatyos Efendinin en yakın iki dostu yazar, gazeteci, besteci Ahmet Rasim Bey ve gazinodan arkadaşı kemençeci Vasili’dir. Bir akşam Beyoğlu’ında Ahmet Rasim, Vasili ve Tatyos Efendi ‘Ehl-i aşkın neşvegah-ı kuşe-i meyhanedir’ ile başlattıkları musiki meşki ‘Bilsen ne bela geçti şu biçare serimden’ semaisiyle devam etmiş Tatyos Efendi gece boyunca kemanı elinden hiç bırakmamış. ‘Mâni oluyor halimi takrire hicabım’ gibi içli şarkıları peş peşe döktürmüş.

Gece nihayete ererken meyhanede birkaç müşteri ve sandalyeleri toplayıp yerleri süpüren birkaç çocuktan başka kimse kalmamışken Vasili ve Ahmet Rasim Bey’de tam gitmeye hazırlanırken Tatyos Efendi kemana uzanmış sanki saatlerdir içen ve çalan o değilmiş gibi kemanı omuzuna yerleştirip, hafifçe başını kemana eğerek, dudaklarında acı bir tebessümle o ana kadar duyulmamış o uşşak şarkıya giriş yapıyor;

Gam-zedeyim deva bulmam/Garibim bir yuva kurmam/Kaderimdir hep çektiren/İnlerim hiç reha bulmam.

Elem beni terk etmiyor/Hiç de fasıla vermiyor/Nihayetsiz bu takibe/Doğrusu takat yetmiyor.

Ehl-i dilin yoktur kadri/Uğraşma gel Tatyos gayri/Eserin çok kıymetin yok/Git talihine küs bari.

Tatyos kemanı omuzundan indirdiğinde hiç kimsenin tek bir kelime edecek hali yoktur. Vasili hıçkıra hıçkıra ağlıyor meyhanede kalanlar da göz yaşlarını birbirlerine sezdirmeden silmeye çalışıyorlar. Birkaç hafta içinde İstanbul’da bu şarkıyı ezberlemeyen ne hanende ne de sazende kalıyor.

Tatyos’un naaşı Kadıköy’de bir kilisenin ayin salonuna getirildiğinde, iki elin parmaklarını geçmeyen kalabalığa ibretle bakan Ahmet Rasim, daha dün Galata’da Beyoğlu’nda onu dinlemek için yüzlerce kişinin akın ettiği salonları düşününce, insanların vefasızlığına hayıflanıyor.

Cenazesinde üç bacısı, dul eşi, Ahmet Rasim, kendisiyle yıllardır çalıştığı iki sazende ve kilisenin uzak köşesinde ağlayan bir kadından ibaret küçük bir topluluk uğurluyor son yolculuğuna Tatyos’u…

Bu şarkının hikayesini Ahmet Rasim’e vefatından hemen önce Vasili hasta halinde anlatıyor:

-Tatyos’un Ortaköy’de bir çocukluk aşkı varmış. Kendi cemaatinden olan kızın ailesi aniden Erivan’a göçünce kavuşamamışlar. Tatyos’da sonradan şimdiki eşiyle evlendirilmiş. Beraber içtikleri o gece kızın İstanbul’a döndüğünü ve otuz yıldır evlenmeyip kendisini beklediğini öğrenmiş Tatyos.

Ahmet Rasim Bey Tatyos’un kilisede yapılan cenaze töreninin sonunda oturduğu yerden kalkarken kilise sırasına bırakılmış bir zarfı farkediyor. Zarfın üzerinde ‘Tatyos ile defnedilecektir’ yazmaktadır.

Zarfı otuz yıl önceki çocukluk aşkı olan kadın Ahmet Rasim Bey’e fark ettirmeden onun yanındaki sıraya koymuştur. Ahmet Rasim zarfı alıp usulca ceketinin cebine koyar. Zarfın kendi yanına konulmasının bir tesadüf olamayacağını düşünüp ve zarfın içindekileri okumanın belki de Tatyos’a karşı ifa edilecek son görev olacağına kanaat getirerek yalnız Ahmet Rasim Bey tarafından görülen ve yarım saat sonra Tatyos’un naaşı ile toprağa verilen zarfın içindeki kâğıt da şu dizeler yazılıdır:

Gam-zedesin devan benim/Garip kuşsun yuvan benim/Çektiğimiz yeter gayri/Kaderimsin inan benim

Takat yetişmez eleme/Bülbül imrenir çileme/Bizim şu kara sevdamız/Kalsın öteki aleme/

Elbet kadrini bilirim/İste canımı veririm/Küsme talihine Tatyos/Çok durmam ben de gelirim.

Tarihe karıştı eski sevdalar.

(Alıntıdır.)




ÇAY

 



Çay ilk olarak milattan önce 2737 yılında, Çin'de medikal amaçlarla kullanılmaya başlanmış. Zaman ilerledikçe çayı suyla bir araya getirip bir içeceğe dönüştürmüşler. İlk içilebilir halde kullanılması milattan önce 10. yüzyıla denk geliyor.

Etimolojik yani kelime kökeni olarak bugün kullandığımız çay kelimesi, bize Çin'in bir lehçesi olan 'Mandarin'den gelmiştir. Okunuş olarak "ça", Latin harfleriyle yazılımı "cha" olan bu kelime, zamanla Orta Asya, Orta Doğu ve Kuzey ülkelerine kadar ilerlemiştir. Bu nedenle bu coğrafya içinde yer alan neredeyse tüm ülkeler çay kelimesini "çay" olarak okumaya devam eder.

Çin'de içilmeye başlanan ve artık diğer ülkelere yayılım gösteren çayın yolculuğu ilk dönemde: Kore, Japonya ve Vietnam üzerine olmuştur. İnsanlar bu ülkelerde çay içiyorken, çayın neredeyse bir diğer piri olan Hindistan'da çay hala medikal amaçlarla kullanılıyormuş.

Günümüze yavaş yavaş yaklaşıldığında, 18. yüzyılda çay eksperleri Çin'den çıkıp Portekiz'e gitmişler ve burada çay ekmeye başlamışlar. Çay endüstrisi böylece yavaşça kurulmuş. İngiltere'nin Portekiz'e gitmesi ve buradan çaya dair bilgilerin yanı sıra tohumları da almasıyla çay artık Avrupa'ya da aktarılmış.

Ancak basit görünen bu süreçte, yani 18. yüzyıla kadar çayın bir içecek olarak tüketimi hala yaygınlaşmamış, aksine pahalı bir içecek olarak festival ya da özel durumlarda tüketilmiş.

1785'den sonra İngiltere ve İrlanda, çayı günlük kullanıma entegre etmişler. Her şey burada da bitmemiş, İngiltere çayın nasıl içildiğini Hindistan'a tanıtmış ve burada büyük çay yetiştirmeleri yapılmış.

Hükmettiği topraklardan kahveyi getiren ve tüm toprakları genelinde yeni bir kültüre ön ayak olan Osmanlı'nın çayla tanışma hikayesi, İstanbul'daki birkaç dükkanın çay ithalatı yapmasıyla başlamış. Çayın değerli ve güzel bir içecek olduğunun farkına varan Osmanlı, Sultan II. Abdulhamid döneminde Çin'den getirilen fidanları Bursa'ya ektirmiş ancak ekolojik nedenlerle burada çay yetiştirmek mümkün olmamış.

Yapılan araştırmalara göre Türklerin çayla tanışıklığı aslında çok daha öncelere Orta Asya'ya dayanıyormuş. Hatta 12. yüzyıl bile diyebiliriz. Bir Kazan Kırım Türk'ü ve dil ıslahatçısı olan Abdül'l-Kayyum Nasıri'nin kitabı Fevakihü'l-Cülesa'da ilk çay içen Türk'ün Hoca Ahmet Yesevi olduğu vurgulanmış.

Çay konusunda bilinenin aksine çok büyük bir varlık gösteremeyen Osmanlı, bu sırada I. Dünya Savaşı'nı yaşamış. Kaybettiği topraklar ve ticari anlaşmalar nedeniyle bir kültür haline gelen kahveyi oldukça pahalıya ithal etmeye başlamış. Yemen'den gelen kahveler çok pahalı bir hal almış.

Bu konuda önlem alınması gerektiğini düşünen Mustafa Kemal Atatürk, Türkiye topraklarında yetiştirilebilecek bir bitki olan çayın yaygınlaşması için çalışmalara başlamış. Kahvenin pahalı yüzüne karşılık çay, daha ucuza imal edilebilen ve kolay ulaştırılabilen bir içecek olmuş.

20. yüzyıla kadar çayla çok haşır neşir olmayan Türkler, 1900'lü yıllarda Karadeniz'in özellikle Rize ilinde çayda önüne geçilemez bir büyüme gözlemlemiş. 1924 yılında devlet tarafından Rize'de çay yetiştirilmesi konusunda bir yasa çıkarılmış. 1930'lara gelindiğinde Gürcistan'dan alınan 70 Ton siyah çay tohumu ekilmiş ve Rize'nin bir çay yıldızı olması sağlanmış.

Dönem-dönem yapılan tüm regülasyonlara rağmen, dünyada en yüklü miktarda çay üretimi gerçekleştiren ilk 6 ülke arasındaki yerimizi almışız.

BEYİN

 



''Eğer transistörleri alıp nöronları birbirlerine birleştirir gibi beynin modelini çıkarsak beynin hangi bir boyutta bir bilgisayar gibi olabileceğini tespit edebiliriz. Bu bilgisayar küçük bir şehir boyutunda olurdu. Bu bilgisayar binlerce megavatlık elektrik tüketirdi. Bu enerjinin elde edilmesi için de bir nükleer santral gerekirdi. Aynı zamanda çok sıcaktır çünkü elektrik üretir. Bu bilgisayarı soğutmak için bir nehre ihtiyacınız olur. Eğer küçük bir şehir büyüklüğünde bir bilgisayarım olsaydı nehirden gelen su ve bu dev bilgisayara enerji üreten bir nükleer santral... işte hepsi bir arada bir beyin olurdu..

Fakat beynimiz binlerce megawatt harcamaz sadece 20 wattlık enerji harcar. Bir şehir büyüklüğünde değil sadece bir insanın kafatasına sığacak büyüklükte. Bu nasıl mümkün olabilir? Öncelikle beyin bir bilgisayar değil. Önceleri beyni bilgisayar gibi düşünürdük ama artık böyle düşünmüyoruz. Beyinde ne pencereler, ne Pentium çipler, ne programlama ne de altprogramlar var. Peki o halde beyin nasıl çalışır?

Beyin bir öğrenme makinasıdır. Beyin öğrendiği her konudan sonra kendini düzenler. İşte dijital bilgisayarların bile yapamadığını beyin böyle yapar. Dijital bilgisayarlar öğrenemezler. Bugün dizüstü bilgisayarınız dün olduğu gibi yine aptal. Hatta bir önceki gün olduğu gibi aptal. Diz üstü bilgisayarınız asla daha zeki hale gelemez. Fakat beyniniz bunun hepsini yapar. Sürekli yeni şeyler öğrenir. Bu nedenle beyin tam anlamıyla bir bilgisayar gibi değildir, beynin düzeni bambaşkadır. Bu nedenle bilgisayarın, beyin gibi olabilmesi için ancak bir şehir büyüklüğünde olması gerekir.''
❪Prof.Dr. Michio Kaku / Teorik Fizikçi❫

BİR NASİHAT




“Kedilerin kuyruğunu çekmeyen,

karınca yuvalarına basmayan,

salyangozları ezmeyen,

köpekleri taşlamayan,

ağaç dallarını kırmayan, çiçekleri ezmeyen...

Ağlayan arkadaşına sarılıp;

‘Neyin var?’ diye soran,

düşen arkadaşını kaldıran...

Sevgiyi hissetmeyi ve hissettirmeyi bilen çocuklar büyütün..."

(Alıntıdır.)

BİZ KEDİLER


Köpeklerin aksine, biz kediler tatlı şeylerin tadını alamayız.

Deniz suyunu lıkır lıkır içebiliriz

Yunusların sesini duyabilen nadir canlılarız.

Yavrularımız, uyurken büyüme hormonu salgılar.

Biz yetişkinler, sadece uyumayı sevdiğimiz için uyuruz.

Hatta o kadar çok uyuruz ki; örneğin, 9 yaşındaki bir soydaşım, sadece 3 yılını uyanık olarak geçirir.

Bizler, derin uykudan tam uyanıklık seviyesine bir anda direkt olarak geçebiliriz!

İnek sütünü hazmedemeyiz.

Bazılarımızın baş parmağı vardır.

İnsanların parmak izlerine benzer olarak bizim de burun izlerimiz vardır ve eşsizdir.

Ayrıca burnumuzun ucunu göremeyiz.

Hüseyin Bolt’tan bile daha hızlı koşabiliriz.

Yeterince sıcak bir ortamda büyüyen siyam cinslerimiz bembeyaz olurlar.

Kedi kapısının mucidi, kedisine kapıyı açıp kapatmaktan deney yapamaz hale gelen Isaac Newton’dur.

Nikola Tesla’nın, kedisi tarafından statik elektriğe çarpıldıktan sonra elektrik üzerine araştırmalar yapmaya başladığı söylenir.

Bizimle ne kadar çok konuşursanız biz de o kadar konuşkan oluruz. Sonra da “ne çenesi düşük kedi” damgası yeriz.

Dişilerimiz sağ, erkeklerimiz sol patilerini daha çok kullanırlar.

Yeni doğduğumuzda, henüz 3 haftalık iken rüya görmeye başlarız.

Bizim zar zor görünebilen üçüncü göz kapaklarımız vardır.

Ter bezlerimiz patilerimizdedir, patilerimizden terleriz.

Kaybolup, evden kaçarsak, beynimizdeki ufak mıknatıslar sayesinde evin yolunu patilerimizle koymuş gibi bulabiliriz.

Kuyruğumuzu titretiyorsak, sizi görüp heyecanlandığımız içindir.

Kısırlaştırılan bizler 2-3 yıl daha fazla yaşarız.

Mırlamalarımız, iyileştirici bir özelliğe sahiptir.

Sağlıklı ve yetişkin isek, kendi boyumuzun 6 kat yükseğine kadar zıplayabiliriz.

Köpekler 10 farklı ses tonuna sahipken biz de bu sayı 100’ den fazladır.

Size masaj yapıyorsak, bilin ki artık siz bize aitsiniz.

Size bakarken gözümüzü açıp kapıyorsak, bu bizim “seni seviyorum” deme şeklimizdir.

Bizler öyle fazla konuşmayız. O yüzden burada gevezeliği kesiyorum.

Miyav’la kalın patisiz dostlarım.


Bir Dost, 25 Ağustos 2025

HAYVAN MI? KİM?

 



NE ZORUNUZ VAR BU EVLATLAR İLE

DÜNYA SADECE SİZİN Mİ SANIYORSUNUZ?

Elbette bir köpeğin, bir kedinin ya da diğer tüm hayvanların siyasi görüşü yoktur. Dini inancı yoktur. Futbol fanatiği değildir. Alkolik değildir. Tütün ürünleri ya da uyuşturucu madde de kullanmaz. Küfretmez. Beddua etmez. Malınızda gözü yoktur. Çalmaz. Yalan söylemez. Sizi enayi, salak, aptal yerine koymaz. Mirasınızdan pay istemez. İşinizi elinizden almaz. Arkanızdan dedikodunuzu yapmaz. Size tecavüz etmez. Allah ile aldatmaz. Ülkenizi bölmeye çalışmaz. Kavga etmez. Sizi bıçaklamaz. Tabancayla vurup, öldürmez. Ekmeğinizi, işinizi elinizden almaz. Makamınızdan ayağınızı kaydırmaz. Çatışma çıkarmaz. Savaş çıkarmaz. İkiyüzlü, riyakâr olmaz. İnkârcı olmaz. Hile bilmez. Sizi kazıklamaz. Haksızlık etmez. Karınıza-kızınıza sarkmaz.

Velhasıl kelam, dünyadaki tüm yanlışlık ve kötülüklerden uzak ve kısa bir ömür sürerler. Siz bu ‘melekler’ yerine hâlâ insanları sevmeye, saygı duymaya devam ediyorsanız; sanırım, muhtemelen yukarıdakilerden bir ya da birkaç huyunuzla örtüşen bir yanınız olduğu için olabilir diye düşünüyorum. Ben de insanım, yanılıyor da olabilirim. Siz de size göre belki de en meleksinizdir. Bunu siz bilirsiniz.

Varlığı bile ispat edilmemiş melekler uyduracağınıza gözünüzün önündeki melekleri görmeye, sevmeye başlayın bence. Öteki varsaydığınız melekler de bundan mutlu olur bakarsınız.

“Pisst”, “Hoşt” gibi kelimeleri fersah-fersah hak eden milyonlarca insanımsı yaşıyor bu dünyada. Onlardan masum canlarımıza sıra bile gelmez. Şayet iyi canlı ile kötü canlı varlıkları iyice tanıyabilirsek.

Ali Gökçe 24 Ağustos 2025

23 Ağustos, ULUSLARARASI KÖLE TİCARETİNİ
ANMA VE KALDIRILMASI GÜNÜ

 



22 Ağustos 1791'i 23 Ağustos'a bağlayan gece, bugün Haiti Cumhuriyeti'nin Saint Domingue kentinde, transatlantik köle ticaretinin kaldırılmasında çok önemli bir rol oynayacak olan ayaklanmanın başlangıcına tanık oldu.

 

Bu arka plana karşı, Uluslararası Köle Ticaretini Anma ve Kaldırılması Günü her yıl 23 Ağustos'ta anılmaktadır. İlk olarak birçok ülkede, özellikle Haiti (23 Ağustos 1998) ve Senegal'deki Gorée Adası'nda (23 Ağustos 1999) kutlandı.

 

Bu Uluslararası Gün, köle ticaretinin trajedisini tüm halkların hafızasına yazmayı amaçlamaktadır. "Köleleştirilmiş Halkların Rotaları" adlı kültürlerarası projenin hedeflerine uygun olarak, bu trajedinin tarihsel nedenleri, yöntemleri ve sonuçları hakkında kolektif bir değerlendirme ve Afrika, Avrupa, Amerika ve Karayipler arasında ortaya çıkan etkileşimlerin analizi için bir fırsat sunmalıdır.

 

"İnsan sömürüsünü kesin olarak ortadan kaldırmanın ve her bireyin eşit ve koşulsuz onurunu tanımanın zamanı geldi. Bugün, geçmişin kurbanlarını ve özgürlük savaşçılarını hatırlayalım ki, gelecek nesillere adil toplumlar inşa etmeleri için ilham verebilsinler."

 

Audrey Azoulay

UNESCO Genel Direktörü

UNESCO Genel Direktörü, tüm Üye Devletlerin Kültür Bakanlarını, her yıl bu tarihte ülkelerinin tüm nüfusunu ve özellikle gençleri, eğitimcileri, sanatçıları ve aydınları kapsayan etkinlikler düzenlemeye davet eder.

22 Ağustos, ULUSLARARASI FOLKLOR GÜNÜ

 

Uluslararası Folklor Günü


Uluslararası Folklor Günü (Международный день фольклора) her yıl, dünya çapındaki farklı kültürlerin halk sanatı, gelenekleri ve göreneklerini korumak ve tanıtmak amacıyla kutlanır. Bu gün, masallar, efsaneler, müzik, danslar, el sanatları ve ritüeller dahil olmak üzere sözlü ve maddi kültürel mirasın önemini vurgular.


Tatilin Tarihi
Uluslararası Folklor Günü'nü kurma girişimi, halk kültürünün zenginliğine ve ulusal kimliğin oluşumu ile kültürel çeşitliliğin önemine dikkat çekmek amacıyla ortaya çıktı. Bu kutlama, nesiller arası bilgi alışverişini teşvik eder ve farklı halkların geleneklerine saygıyı güçlendirir.

Hedefler
Kutlamanın başlıca hedefleri şunlardır:

* Halk sanatı ve kültürel mirasın korunması ve tanıtılması.
* Folklor ustaları, müzisyenler, dansçılar ve zanaatkarların desteklenmesi.
* Gençlerin kendi halklarının geleneklerini öğrenmelerinde eğitim ve katılım sağlanması.
* Uluslararası kültürel alışverişi ve karşılıklı anlayışı teşvik etmek.

Gelenekler ve Etkinlikler
Bu gün çeşitli kültürel etkinlikler düzenlenir, bunlar arasında:

* Halk müziği, dans ve tiyatro gösterileri festivalleri.
* El sanatları, sanat eserleri ve geleneksel kıyafet sergileri.
* Eğitim seminerleri, atölye çalışmaları ve folklorik gelenek sunumları.
* Çocuklar ve yetişkinler için yarışmalar, gösterimler ve etkileşimli programlar.

Uluslararası Katılım
Birçok ülke ve kültürel organizasyon, deneyim paylaşımı ve kültürel mirasın korunması amacıyla festivaller ve projeler düzenleyerek kutlamalara katılır. Uluslararası Folklor Günü, halklar arasında dostluğu güçlendirmeye ve dünya genelinde kültürel çeşitliliğin değerini artırmaya yardımcı olur

21 Ağustos - TERÖRİZM MAĞDURLARINI ANMA
VE ONLARA SAYGI ULUSLARARASI GÜNÜ



Terörizm Mağdurlarını Anma ve Onlara Saygı Günü her yıl 21 Ağustos’ta kutlanır. Bu gün, terör eylemlerinden etkilenen tüm insanların anısını onurlandırmak ve terörizmle ilgili trajedilerden sağ kurtulanlara destek vermek amacıyla 2017 yılında Birleşmiş Milletler Genel Kurulu tarafından ilan edilmiştir.

Tarihçe ve önemi
Bu günün ilanı, dünya genelinde terörizm mağdurlarının yaşadığı acıları kabul etme ihtiyacına bir yanıt olmuştur. Terör eylemleri yalnızca doğrudan mağdurlara ve ailelerine değil, tüm topluluklara derin travmalar yaşatır, güvenlik ve istikrar duygusunu yok eder. BM, bu günü mağdurların haklarına dikkat çekmek ve onların adalete ve desteğe erişimini sağlamak için bir fırsat olarak değerlendirmektedir.

Amaçlar ve hedefler
Terörizm Mağdurlarını Anma ve Onlara Saygı Günü’nün başlıca amaçları şunlardır:

* hayatını kaybedenleri anmak;
* hayatta kalanlara ve ailelerine dayanışma göstermek;
* mağdurların karşılaştığı sorunlara dair farkındalığı artırmak;
* terörizmle mücadelede ve mağdurlara destek konusunda uluslararası iş birliğini teşvik etmek.

Gelenekler ve etkinlikler
Bu günde anma törenleri, terörizm mağdurlarına adanmış anıtlara çiçek bırakma, saygı duruşu ve halka açık etkinlikler düzenlenir. Ayrıca, mağdurlara yardım ve terörizmi önleme tedbirlerinin tartışıldığı konferanslar ve yuvarlak masa toplantıları da yapılır.

Uluslararası katılım
Birçok ülke ve uluslararası kuruluş, tematik etkinlikler, farkındalık kampanyaları ve çevrim içi faaliyetler düzenleyerek bu günü desteklemektedir. BM ayrıca, hayatta kalanların deneyimlerine özel önem verir, böylece onların yaşadıkları, daha güvenli ve adil bir toplumun inşasına katkı sağlayabilir.

Sadece 2017'de, terörizmin neden olduğu tüm ölümlerin yaklaşık dörtte üçü sadece beş ülkede gerçekleşti: AfganistanIrakNijeryaSomali ve Suriye. BM tarafından yapılan açıklamaya göre, bu gün terör mağdurlarının ihtiyaçlarının desteklenmesine ve haklarının savunulmasına izin vermek anlamına geliyor.