3. Kitabım "Aşkpedia" E-Kitap ve Sesli Kitap olarak yayımlandı. Çok yakında basılı kitap olarak da yayımlanacak!



GOOGLE'UN DOĞUM GÜNÜ

 


Google'ın Doğum Günü, dünyanın en büyük teknoloji şirketlerinden birinin kuruluş tarihine adanmış yıllık bir etkinliktir.

Larry Page ve Sergey Brin tarafından kurulan Google, milyonlarca kullanıcının hayatının ayrılmaz bir parçası haline gelmiş ve arama teknolojileri, bulut hizmetleri, haritalar, e-posta ve birçok diğer hizmeti sunmaktadır.

Kutlama, şirketin yeniliklerini, başarılarını ve küresel dijital kültür üzerindeki etkisini onurlandırır.

 Kutlama tarihi

Google'ın Doğum Günü, resmi olarak her yıl 27 Eylül'de kutlanmaktadır. Önceden tarih, yıla ve şirketin tercihine bağlı olarak değişiyordu, ancak 2006'dan beri Google 27 Eylül'ü resmi doğum günü olarak belirlemiştir.

 Ana hedefler

* şirketin kuruluşunu ve tarihi başarılarını kutlamak;

* Google'ın teknoloji ve internetin gelişimine katkısını vurgulamak;

* kullanıcılar arasında yenilik ve dijital çözümleri teşvik etmek;

* çalışanları ve kullanıcıları yaratıcılığa ve yeni gelişmelere ilham vermek.


Kutlama çeşitli etkinliklerle birlikte gerçekleşir:

* şirketin doğum gününe adanmış Google Doodle özel logoları;

* şirketin gelişimi, kurucuları ve önemli projeleri hakkında hikayelerin yayınlanması;

* dünya genelinde Google çalışanları için kurumsal etkinlikler;

* teknoloji ve internet tarihine adanmış sergiler ve çevrimiçi etkinlikler;

* yenilikle ilgili eğitim girişimleri, yarışmalar ve bilgi yarışmaları.


Toplum için önemi

Google'ın Doğum Günü, modern dünyada teknoloji ve inovasyonun önemini vurgular. Kutlama, şirketin küresel dijital kültür, eğitim, iş dünyası ve kullanıcıların günlük yaşam üzerindeki etkisini yansıtır ve teknoloji alanında daha fazla başarıya ilham verir.


Ben de, Blogger "Ali Gökçe" Bloguma destek veren GOOGLE'a  teşekkür ediyor,

Doğum Gününü Kutluyorum.

https://aligokce56.blogspot.com

ORMAN

 

Sayın Hiç kimseye,

boşu-boşuna, öylesine, lâf olsun torba dolsun babından karaladığım naçizane dilekçemdir.

Ülkemizde, bildiğiniz gibi Or-Generaller var, Or-Amiraller var. Bir de Or’lukları hiç bitmeyenler var, yüzyıllarca hem de!

He ya, bravo bildiniz, Or-Man.

Hepsinin ortak özelliği dünyadaki canlılar olması.

Üstteki Or lar el üstünde tutuluyor ama alttaki Or lar ateşler içinde, alev-alev, son on yılda gözyaşları hiç dinmiyor. Onlara saygı duyulmuyor.

“Türkiye Çöl Olmasın” diye diye çabalayıp, ömrünü tüketen ikinci bir (merhum) Hayrettin Karaca’mız da maalesef yok. (Türkiye Erozyonla Mücadele, Ağaçlandırma ve Doğal Varlıkları Koruma Vakfı -TEMA- kurucularından)

Ormanlarımız her yıl artarak yanmaktadır. Yanan ormanlarımıza da uluslararası kabul görmüş standartlarda yer almayan yeni bir ölçü birimi uydurdu sayın basın-yayın üstatlarımız. Şu bölgedeki yanan ormanlarımız; “şu kadar sayıdaki ‘futbol sahası’ büyüklüğünde!” Hepimiz anladık, hepimiz futbolseveriz ya, futbol sahasının en-boy oranını da zaten necip halkımız santimi-santimine adı gibi biliyor ya. Bazen ölçü birimi olarak “hektar” da kullanılıyor. Hektarın da ne kadar bir alan ölçüsü olduğunu bilmeyen mi var canım?

Ya hu, sayısız sokak röportajlarıyla da sabittir ki, gerçekler göz önüne serilmektedir ki; zır cahillerle dolu bir ülkede yaşıyoruz. (Lütfen hemen araya girmeyin ama, tamam siz ‘prof’ sunuz, bi dinleyin hele) Vatandaşın biri Güneş’in Almanya’dan daha yakında olduğunu söylerken bir diğeri, Mısır Piramitlerinin Anadolu’dan Mısır’a kaçırıldığını -gırgır geçerek- söyleyen muhabire, “güvenlik önlemlerinin arttırılması” önerisinde bulunuyor, iyi mi? Pek çok sayıda kişi kan’a kırmızı rengini vişnenin verdiğinde hemfikir. Bunu da yazacağım ama gülersiniz diye yazmıyorum! Gülmeyin lütfen ağlanacak cehaletimize. Her şey zamanla rayına oturacak. Şunun şurasında birkaç yüz yıl gibi kısa bir zaman kaldı, acık sabredin, göz açıp-kapanıncaya kadar geçer zaman, oturun oturduğunuz yerde.

Yanan-yakılan orman alanlarının “asla ve kat’a” imara açılmayacağını, buna müsaade edilmeyeceğini, gelmiş-geçmiş hatta gelecek sayın bakanlarımız, milletvekillerimiz ilgili kamu görevlilerimiz yıllardır vurgulayıp kararlılıkla-sertçe beyan ediyorlar. Çok etkileniyoruz tabi. Duygulanıyoruz bile. (Turizme-ranta elverişli olmayan, gelecekte de olmayacak olan yerlere dikilen çam fidanlarının beş yıl içinde filizlendiğini medyadaki fotoğraflardan gözümüze sokuyorlar, elbette görüyoruz.) Siz hiç Ege, Akdeniz kıyı şeridinde yanan ormanların yerinde bir tek filiz gördünüz mü? O sizin gördüğünüz Filiz den söz etmiyorum, o komşu Melahat Hanım’ın kızı. Vatandaşı, kör-ahmak yerine koyup; genellikle fiyakalı yabancı lisanlarda isimler konulan, hotel (artık otel denmiyor, İngiliz’iz ya o bakımdan, daha havalı oluyor herhalde)  tatil köyü, ultra lüks villaları da körüz ya o bakımdan görmüyoruz. Medyada yayınlanan fotoğraflarla da ispatlanıyor ki;  en güzide turizm merkezlerindeki yanan-sipariş üzerine yakılan orman alanlarında boy-boy mantar gibi biten devasa boyutta tesisler var, aslında onları da haberleriyle, fotoğraflarıyla boşu boşuna yayınlayıp duruyorlar. Biz hâlâ körüz, bunu öğrenemediler. Birileri “yazık ya” falan-filan bile diyor numaradan, duyuyoruz da ne işe yarıyor.

Tam da sipariş verilen alan kadar ormanın yakıldığını da görmüyoruz. Körüz dedik ya.

Atalarımızın bir lafı var, duymayanınız yoktur sanırım; “ölenle ölünmez” demişler. Olan olmuş bir defa, ormanlarımız yanmış-yakılmış-yaktırılmış, ülkemizin ciğerleri yanmış dolayısıyla insanlarımızın da ve de orman ahalisinden olan yerleşik hayvan nüfusun da…

Bunları neden yazmaya çalıştım: Artık, yanan yerlere bir tek bile çam ve türevi fidanın dikilmemesini istiyorum!

Millet olarak bu sarı çamlardan, kızıl çamlardan salınan oksijenin artık ciğerlerimize fazla geldiğini, doz aşımı olduğunu, oksijen zehirlenmesine maruz kaldığımızı düşünüyorum.

O yüzden fazla salınan oksijene yıllardır maruz kalan pek bir muhterem halkımızın beyninde galiba uyuşturucu etkisi olmuş. Herkes sonsuz bir uykuda gibi. Bu sonsuzluğun neticesinde donsuz kalacaklarını öngörüyorum şahsen.

Ormanlarımızla ilgili olarak hasreten bir ricada bulunmak istiyorum da kimden ricada bulunacağıma karar veremiyorum. Zaten sorunum da bu.

Lütfen yanan-yakılan-yaktırılan tüm orman alanlarına bir tek bile çam fidanı dikmeyiniz, diktirmeyiniz!

Emperyalistlerin yıllar önce ülkemize çam tohumu diye empoze edip soktuğu

gerçekte nifak tohumu olduğu artık anlaşılan, bu ‘saatli bombalardan’ kurtulmayı bir fırsata çevirip, yanan tüm alanlara, sonsuz sayıda,  uçsuz bucaksız ZEYTİN FİDANI, MEYVE FİDANI dikilmesini öneriyorum.

Halk çoluk-çocuğuna pazardan çürük-çarık bile olsa meyve alamaz duruma gelmiş. Kozalak mı yiyecek bu millet? Lütfen.

Ali Gökçe, 25 Ağustos 2025

JAPON BALIĞI




10 yaşındaki Japon balığı George, başındaki tümör nedeniyle Avustralya'daki Lort Smith Hayvan Hastanesi'nin cerrahi servisinde ameliyat oldu.

George'u ameliyat etmek için Veteriner Tristan Rich üç kova su hazırladı. Birinde anestezik su, diğerinde idame dozunda anestezik ve üçüncüsünde temiz, taze su vardı.
Veterinerin yaptığı ilk şey, George'u anestezik kovada bırakmak ve uyuduktan sonra sedyeye yatırıp idame anestezik kovasından oksijenli sıvı dolu bir tüpü ağzına yerleştirmek oldu.
45 dakika sonra, ameliyat bittiğinde, Dr. Rich George'u temiz su dolu kovaya koydu, ağrı kesici ve antibiyotik verdi ve birkaç dakika sonra hiçbir şey olmamış gibi yüzüyordu.
George ameliyatı başarıyla tamamladı ve tümörü çıkarılarak 10 yıl daha yaşadı.
Kaynak Cienciatum Sorpréndete
BBC world News



SİL GİTSİN




40 yaşından Sonra Hayatımızdan Silinecek Kişiler Listesi:

1- Sen aramayı, yazmayı bıraktığın an
bakarsın ki o aramıyor, yazmıyor.
Bütün ilişkiyi sen devam ettiriyorsun...
SİL GİTSİN
2- Bir insandan bir şey öğrenemiyorsan,
o insan gereksizdir...
SİL GİTSİN
3- Başkalarının sırlarını sana anlatan senin sırlarını da başkalarına anlatır...
SİL GİTSİN
4- Tartışmayı bilmeyen, dinlemeyen,
kendi fikrini dayatan insanla konuşacak
bir şeyin yok...
SİL GİTSİN
5- “Yoğunum” kelimesini ağzına sakız etmiş, sürekli zamansızlıktan dem vuranı...
SİL GİTSİN
Unutma!. Zaman hiçbir zaman bulunmaz, yaratılır…
6- “Ben buyum” deyip sıyrılan insanla asla anlaşılmaz...
SİL GİTSİN
7- Saatlerce kendi derdini anlatıp durur, bencillikten burnunun ucunu görmez...
SİL GİTSİN
8- Ne yaparsan yap gülmez. Bazıları mutsuzluktan beslenir...
SİL GİTSİN
9- Senden alır, alır, alır… Vermeye gelince beklentisiz sevgiden dem vurur...
SİL GİTSİN
Değer veriyorsan değer görmelisin.
Aksi aptallıktır…
10- Kendi yapamadığı için senin başarılarını küçümser. Hatta dürüstlük adı altında kıskançlığını kusar. Sıkma canını, onun derdi kendi acizliğiyle...
SİL GİTSİN
11- Hayallerini dinlemeyenleri, acını ve mutluluğunu paylaşmayanları...
SİL GİTSİN.
Alıntı

İYİLİK SAĞLIK




Türkiye de Kalp alanında büyük başarılara imza atmış ve en önemli Kalp Doktoru olan Prof. Dr. Bingür Sönmez hocadan çok önemli bir anı;

Değerli Meslektaşlarım,
84 yaşında olan ağabeyim
3 gün önce inme geçirdi. Ben yetişene kadar komşuları ambulans çağırmışlar ve 112 ben yetişene kadar Anadolu yakasındaki bir eğitim araştırma hastanesine götürmüş.
Kırmızı çizgiden acil servise ulaşınca kapıda bulunan kılıksız bir güvenliğe tane tane “Ben Profesör Doktor Bingür Sönmez, kalp cerrahıyım, ağabeyim acil gelmiş, durumu hakkında bilgi almak istiyorum” dedim.
Güvenlik lakayt bir şekilde içeri girdi ve “BT ve MR çekilince bilgi verecekler” dedi. “Yavrum doktor arkadaşlara -bir hoca gelmiş- der misin” dedim.
Tekrar içeri girdi ve “Sonuçlar çıkınca bilgi verecekler” dedi.
O sırada bu kapının önünden geçen formalarından cerrah olduğunu anladığım 3 genç doktorun önünü kollarımı kucaklar bir şekilde açarak kendimi detaylı bir şekilde tanıttıktan sonra “Doktor beyler ağabeyim içeride acilde, bana yardım eder misiniz” dedim.
Önde en kıdemli olan (muhtemelen benim yarım yaşındaydı) “Nesi var” diye sordu, “İnme geçiriyor” dedim.
Cevap olarak biz ortopedi asistanlarıyız dedi ve üçü de arkalarına bakmadan yürüyüp gittiler.
Bunun üzerine güvenliğe “Doktor arkadaşlara söyler misiniz hastayı kendi hastaneme götürmek istiyorum” dedim.
İnanmayacaksınız ama 30 saniye içinde bu defada başka kılıksız bir personel sedye ile ağabeyimi getirip acilin ambulans girişindeki büyük koridora bırakıp küstah bir şekilde “Buyurun” dedi. “Oğlum bir tedavinin reddi tutanağı, bir imza yok mu” dedim.
Cevap “Biz onu ayarlarız” oldu. “Evladım bir ambulans çağırmam” lazım dedim. Arkasını dönüp gitti.
Bu sırada ağabeyimin üstü açık olduğu için paltom ile örttüm ve yarım saat özel ambulansın gelmesini bekledim.
Değerli meslektaşlarım bu esnada acilde bir yoğunluk yoktu.
Ara, ara ambulans sakin bir şekilde başka odalara hasta bırakıp gidiyordu.
Sakın yanlış anlamayın doktor şikayet etmek haddim değil ama meslekte etik değerler bu kadar mı erozyona uğramış.
Bu genç doktorları hangi hocalar yetiştiriyor şaşkınlık içindeyim..
Kalp Doktoru Prof. Dr. Bingür Sönmez

(Alıntıdır.)

YAŞLANMA




YAŞLANMA BU KADAR MI GÜZEL ANLATILIR...

“Sanıyorum merdiven yapımlarında giderek daha sert malzeme kullanılıyor; eskisine göre hem basamakları çoğalttılar hem boylarını yükselttiler.

Her şeyden öte ikişer ikişer çıkılmaz oldu, tek tek çıkmak zorunda kalıyor insan.

Bir de yazıları küçülttüler her ne hikmetse. 

Burnumu gazeteye dayamak zorunda kalıyorum iki satır okumak için. 

Geçen gün avucumdaki bozuklukların üzerinde kaç kuruş yazdığını görmek için telefon kulübesinin dışına çıktım. 

Hani gözlük kullanmayayım, yanımdakine okutayım gazeteyi diyorum ama insanlar o kadar alçak sesle konuşuyorlar ki okuduklarında da tam anlayamıyorum ne okuduklarını. 

Her yer eskisinden daha uzak sanki. 

Evden durağa olan mesafe iki katına çıktı neredeyse. 

Önceleri hiç fark etmediğim bir de yokuş varmış evle durak arasında. 

Vapurlar da vaktinden önce kalkar oldu şimdilerde. 

Hani koşmanın da anlamı yok nasıl olsa benden önce halat alıyorlar. 

Kumaşlar da eski kumaş değil. Kısa sürede dar geliyor ne giysem. 

Ayakkabı bağları da kısaldı mı ne giderek erişilmez oldular. 

Hava bile tuhaflaştı. 

Kışlar daha soğuk yazlar daha sıcak. 

Tatil beldeleri bu kadar uzak ve zahmetli olmasa yolculuk da yapacağım. 

Kar bile ağırlaştı eskisi gibi kolay küreyemiyorsun. 

Kapı pencere çerçeve imalatında da değişiklik yaptılar sanıyorum, daha sert cereyan yapıyor karşılıklı açtığında. 

İnsanlar da sanki ben onların yaşındayken göründüğümden çok daha genç gibiler.                                                         

Eski okul arkadaşlarımla üniversitede bir buluşma günü ayarladık, hayretler içinde kaldım bebek yaşta öğrencileri görünce. 

Ama itiraf etmeliyim ki bizim zamanımızdan çok daha terbiyeli yetiştiriliyorlar; birkaçı bana “beyefendi” diye hitap etti; hatta aralarından biri caddede karşıdan karşıya geçmeme yardımcı oldu. 

Fakat buna mukabil hayret ediyorum yaşıtlarım benden çok daha yaşlılar. 

Tamam bizim jenerasyona yaşını başını almış gözüyle bakılıyor ama bunaklıklarına ve takıla topallaya yürümelerine ne demeli?

Aynı akşam üniversitenin barında bir sınıf arkadaşıma rastladım. 

Nasıl bir değişim geçirmişse artık beni tanıyamadı bile!!!"


Philippe Noiret

Çeviri: 

Mehmet Teoman


SOKAK KÖPEKLERİ




Siz sokak köpeklerini bilmezsiniz…

Evlerde telaşla sofraların kurulduğu, lüks lokantalarda kahkahaların çınladığı, karanlığın ve hüznün şehir üzerinde ağır bir kadife perde gibi indiği saatlerde, onlar gün boyu saklandıkları kovuklardan dışarı çıkarlar…

Siz sokak köpeklerini bilmezsiniz…
Uyku kara bir çarşaf gibi bedenleri sarıp sarmalarken, onlar gün ışıyana dek süren amansız bir ekmek maratonuna başlarlar.
Tehlikelerle dolu bu bin çehreli kentte, nasır bağlamış patileriyle çöp yığınlarının bulunduğu sokakları arşınlarken, düşlerini süsleyen tek bir şey vardır. Bir parçacık kemik bulabilmek…

Siz sokak köpeklerini bilmezsiniz…
Uyuz illetinden can veren onlardır. Kuduz yaygarasıyla çoğu kez boş yere öldürülen, acımasızca çöp gibi toplattırılarak kafeslere tıkılan bir türlü anlaşılamayan nedenlerden ötürü toplu katliamlara hedef olan hep onlardır…

Siz sokak köpeklerini bilmezsiniz…
Tanrı’nın heybesinden paylarına düşen 15 yıllık ömürlerini asla tamamlayamazlar. İtile kakıla, horlana taşlana geçen kısacık bir zaman diliminde bir güncük bile köpek tadında yaşayamadan, göç edip gidiverirler bu dünyadan.

Siz sokak köpeklerini bilmezsiniz.
Duygulu, sadık ve sevecendirler. Bir lokmacık ekmek uğruna, kulunuz köleniz olurlar. Dövseniz de, sevseniz de, uğruna her şeyinizi verdiğiniz hayırsız insanoğlu gibi terk edip gitmezler sizi.

Siz sokak köpeklerini bilmezsiniz.
Tek bir suçları vardır, köpek olmak. Bu suçu da asla isteyerek işlememişlerdir. O sıcacık kebap kestanelerine benzeyen, hüzün dolu gözleriyle özür diler gibi bakmaları, işte bu yüzdendir. Eğer ta içine bakmasını bilirseniz o gözlerin, ısınıverir içinizin bütün üşümüşlükleri.

Siz sokak köpeklerini bilmezsiniz,
bilseniz seversiniz onları…

Bekir COŞKUN

ALZHEİMER




Eğer bir gün bunama veya Alzheimer kapımı çalarsa, ailemin ve sevdiklerimin bu mesajı yanımda tutmasını isterim.

Okumalarını, hatırlamalarını ve benim yönümü kaybettiğimde ilham almalarını isterim.

1. Bana nazikçe yaklaşın.
İçeri girerken sadece “Merhaba, ben [adınız]” deyin. Bana beni tanıyıp tanımadığınızı sormayın; bu soru tahmin ettiğinizden fazla incitebilir.

2. Dünyama girin.
Eskiden var olan birini beklediğimden bahsedersem, beni düzeltmeye çalışmayın. Benim evrenim farklı olabilir ama bu bana huzur verir.

3. İnançlarımı çürütmeyin.
Sözlerim tuhaf görünse de bunlar benim yönlerim. Onları kırmak yalnızca kafamı karıştırır.

4. Bunu kişisel algılamayın.
Yüzünüze isim koyamazsam, bu sizi reddettiğim anlamına gelmez. Belleğim kayboluyor olabilir, ama kalbim hâlâ hatırlıyor.

5. Bana onurlu kalma imkânı verin.
Hareketlerim beceriksiz olsa da denememe izin verin. Biraz bağımsızlık bırakın.

6. Açıklamalarınızdan önce elinizi uzatın.
Kaybolduğumda, nazik bir dokunuş bin sözden daha değerlidir.

7. Bana saygıyla konuşun.
Artık bir çocuk değilim. Hâlâ saygıdeğer bir yetişkinim.

8. Tutkularımı yeniden canlandırın.
Bir melodi, bir yürüyüş, bir kitap sayfası… zevklerim hâlâ canlıdır, ne kadar kırılgan olsam da.

9. Mutlu anılarımı uyandırın.
Geçmişten bir hikâye sorun. Şimdi anlatamadığımı, bazen anılarımla açıklayabilirim.

10. Huzursuzluğumu anlayın.
Sinirliysem açlık, acı veya korku olabilir. Yargılamadan önce nedeni arayın.

11. Bana nasıl davranılmasını istiyorsanız öyle davranın.
Hâlâ bir bütünüm; kırılganlıklarım var ama insanlığım da var.

12. Sessiz ihtiyaçlarımı öngörün.
Bir bardak su, atıştırmalık, battaniye… bazen bu küçük detaylar endişemi yatıştırır.

13. Ben yokmuşum gibi konuşmayın.
Sessizlikte bile duyuyorum. Uzakta olsam bile hissediyorum.

14. Yükü tek başınıza üstlenmeyin.
Yardıma ihtiyacınız varsa isteyin. Bu başarısızlık değil, bir sevgi göstergesidir.

15. Beni ziyaret edin.
Gösteremesem de varlığınız bir çapa, dünyaya bağlanmamı sağlar.

16. Hatalarımı affedin.
İsimlerinizi veya yüzlerinizi karıştırırsam kızmayın. Bu hastalık, ben değilim.

17. Müziğimi duyurun.
Sevdiğim şarkılar ruhumu uyandıran anahtarlardır.

18. Garip hareketlerime saygı gösterin.
Bir nesneyi sürekli kucağımda tutmam veya aynı şeyleri taşımam, kendimi güvenceye alma yöntemimdir.

19. Beni hayattan uzaklaştırmayın.
Farklı katılsam da, gülüşleri, yemekleri ve aile anlarını tadabilmeme izin verin.

20. Basit dokunuşlarınızı sunun.
Bir gülümseme, omuza dokunuş, sevgi dolu bir bakış… bu dili hâlâ anlıyorum.

21. Ben kimim hatırlayın.
Unutmanın ve sessizliğin ardında hâlâ benim. Belki daha kırılganım, ama hâlâ sevginizi hak ediyorum.
Bu mesaj, bunama ve Alzheimer hastası tüm insanlara bir saygı duruşu, ve onları her gün sabır, şefkat ve cesaretle destekleyenlere teşekkür niteliğindedir.



İSTANBUL'U NASIL BİLİRDİNİZ?




İstanbul’u Nasıl Bilirdiniz?..

Ben Sıraselviler'in selvilerini görmedim ama, Şişli Sıracevizler'in ceviz ağaçlarını, bilirim. Şişli-Zincirlikuyu arasının, dut bahçeleriyle dolu olduğunu, bilirim.

Şimdi Taksim'de İnönü Gezisi olan yerde, görkemli bir kışla binası olduğunu , bu kışla avlusunda İstanbul'daki futbol milli maçlarının yapıldığı tek stadyumumuz olduğunu bilirim.

Nüfusu bir milyona varmayan İstanbul'da yaşamanın rahatlığını, şehrin her yanına birkaç kuruşa tramvayla gidilebildiğini, bilirim.
İstanbul nüfusunun tarihte ilk kez 1950 yılında bir milyonu aştığını bilirim.
Daha önce Bizans ve Osmanlı imparatorluklarının başkenti olarak bile bir milyonu aşmadığını, bilirim.
Her caddenin, her semtin aşçı dükkanlarıyla dolu olduğunu , her aşçıda elbasan tavadan çiçek bamyaya kadar zengin tencere yemeği çeşitleri olduğunu, bilirim.

Sebze yemeklerinin yıllarca fiyatı değişmeden 7,5 kuruş, et yemeklerinin 12,5 kuruş olduğunu bilirim.

Topkapı surları dışında hemen bağların başladığını, beş kuruş verip bağın kapısından girenin patlayıncaya kadar üzüm yemeye izinli olduğunu, bilirim.

Yedikule marulunun, Kanlıca yoğurdunun, Beykoz paçasının lezzetini unutmam.
At kuyruğu kılından olta yapmayı, bilirim.
Samatya'dan kürekle Ahırkapı'ya girip çapari salladığımızı, istavrit çıkarsa uskumru olmayacağı için, hemen olta toplayıp geri döndüğümüzü bilirim.

Palamut yiyenlerin ağzının tadını bilmezlikle aşağılandığı zamanları bilirim.

Lezzetli ve ucuz balık bolluğu yüzünden, tutumlu insanlar çarşısı Samatya'da levrek ve kalkanların bütün olarak, nefis kılıç balıklarının ise dilimlenerek satıldığını, bilirim.

Bu nedenlerle, İstanbul'un Samatya ve benzeri semtlerinde kebap denen yiyeceğin tanınmadığını bilirim.

İnsanların sanki mahşerdeymiş gibi çoğalmasıyla birlikte lezzetli balıkların iyice azalması sonucu olarak, İstanbul'da kebap istilası yaşandığını, bu nedenle İstanbul tarihini:
1- Kebaptan önce,
2- Kebaptan sonra olarak ikiye ayırdığımı, unutmam.

Nüfus artışı yüzünden bir şehrin yoğunluğu azdırılmışsa, tarihe ve insanlara karşı bu davranışı sıfatlandırmak için ihanetin ötesinde bir sıfat aranması gerektiğini, bilirim.

Hay bilemez olsaydım!
Aydın Boysan

(Alıntıdır.)



ULAK/PEYK




OSMANLI'DA HABERLEŞME AMACIYLA KULLANILAN, GÜNDE 150 KM KOŞABİLEN ULAK/PEYK SINIFI:

Peyk kelimesini günümüzde "uydu" anlamında kullanılıyor ama asıl anlamı, bir başkasına bağımlı olan, onun peşinden gelen kimsedir...
Peyklerin kullanımı, Osmanlı’dan çok daha önce, büyük Selçuklu Devleti’nde Nizamülmülk döneminde başlatılmıştı. Büyük Selçuklu veziri Nizâmülmülk, Siyâsetnâme’sinde belli başlı yollara peykler koyup onlara aylık tahsisat tayin etmek gerektiğini, böyle yapıldığı takdirde uzak mesafedeki bir yerden bile haberin merkeze hızlı bir şekilde ulaşacağını söylemişti.
Edirne’de üç şerefeli Camii’nin külliyesinde Peykler Medresesi diye bir bina vardır. Osmanlı’da orduya alınan genç delikanlılar içinden atik, çevik ve hızlı koşabilenler, işte bu peykler medresesine kaydedilir, ulaklık-haberleşme işlerinde kullanılırlardı. Bu medrese Fatih sultan Mehmet Han tarafından kurulmuş, Osmanlı Devleti’nin ulak-haberleşme-resmi posta ihtiyacını karşılayacak bir kurumdu. İstanbul’un fethinden sonra, bugünkü Sultanahmet’te de bir peykhane kurulmuştu.
Osmanlı’da peykler öylesine hızlı koşuculardı ki, atlı tatarlardan bile daha çabuk haber getirip götürürlerdi. bu peykler, peykhanelerde çok özel eğitimlere tabi tutulurlardı. Mesela, çıplak ayakla kızgın kumlarda koşma antrenmanı yaptırılır, son derece zorlu eğitimini tamamlayıp peyk olmaya hak kazanan liyakatli bir peyk, günde 150-kilometre koşabilirdi. Eğitim sonunda ayak tabanları neredeyse bir at nalı gibi sertleşerek nasırlanır ve hissiz bir tabaka oluşurdu. Yalın ayak koşular, bu zorlu sürecin önemli bir parçasıydı. Bu müthiş koşucu peykler, yolda başlarına gelebilecek herhangi bir insan-haydut yahut vahşi hayvan saldırısından korunmak için teber adı verilen baltalardan taşırlardı.
Yine koşucu peyklerin kuşaklarında çıngıraklar vardı, bu çıngıraklar peyk koşarken ses çıkarır, kalabalık bir ortamda koşuyorsa, ahalinin ona yol vermesini sağlardı. Ayrıca yine bu çıngıraklar, peykin koşu temposu için önemliydi, çıngırakların çıkardığı ses, peykin koşu temposunu ayarlamasına yardımcı olurdu. Peykler ağızlarında delikli metal bir küre bulundurur, bu küre sayesinde solunumlarını düzenler, dalaklarının şişmesini önlerlerdi. Ayrıca yanlarında bir kesede akide şekeri veya badem şekeri taşırlar, bunları yiyerek enerjilerini korurlardı...
19. yüzyıla kadar peyk teşkilatı devam etmiş. Osmanlı’da resmi görevde kullanılan peykler 3 Mayıs 1829'da yayınlanan bir kanun hükmünde kararname ile kaldırılmıştır. Demiryollarının posta işlerinde kullanılmaya başlanmasıyla birlikte özel sektördeki peykçilik de son bulmuştur...

(Alıntıdır.)