3. Kitabım "Aşkpedia" E-Kitap ve Sesli Kitap olarak yayımlandı. Çok yakında basılı kitap olarak da yayımlanacak!



DRACULA PAPAĞANI

 



Dracula Papağanı: Doğanın Gotik Mühendisliği
İlk bakışta adeta bir korku hikayesinden fırlamış gibi görünebilir, ancak Pesquet Papağanı (Dracula Papağanı), evrimin en şaşırtıcı ve zekice hayatta kalma stratejilerinden birini sergiler.

Neden Bu Kadar Farklı Görünüyor?

Bu gizemli görünümün arkasında tamamen bilimsel nedenler ve hayatta kalma stratejileri yatıyor:
• Kel Kafa Yapısı: Çoğu papağanın aksine bu türün yüzü tüysüzdür. Sebebi diyetidir! Sadece yapışkan incirlerle beslenir. Eğer yüz tüylerle kaplı olsaydı, meyve özleri tüylerine yapışır ve hijyen sorunları oluşurdu. Doğal seçilim, temiz kalması için onu bu şekilde “tıraş” etmiştir.
• Korkutucu Çığlık: Pesquet Papağanı, diğer papağanlar gibi melodik şarkılar söylemez. Ormanın derinliklerinde yankılanan, hırıltılı ve köpek havlamasını andıran sert bir sesi vardır.
• Kırmızı ve Siyahın Uyumu: Kömür karası gövdesi ve kanat altındaki parlak kırmızı tüyleri, uçuş sırasında güçlü bir görsel sinyal oluşturur.
Nesli Tehlike Altında!
Maalesef bu eşsiz tür, Yeni Gine’deki yerel kabileler tarafından geleneksel kıyafetlerinde kırmızı tüyleri için avlanmakta ve bu yüzden “Hassas” (Vulnerable) kategorisinde yer almaktadır.
Özet: Bizim “gotik” veya “korkutucu” bulduğumuz bu görünüm, aslında milyonlarca yıllık hayatta kalma sanatıdır. Doğada hiçbir detay tesadüf değildir.

MİMAR SİNAN



Mezarında Başsız Yatan Mimar Sinan'ın Hikayesi

22 yaşında girdiği Yeniçeri ocağından Osmanlı İmparatorluğu'nun baş mimarlığına yükselen ve bir ömre 92 cami, 52 mescit, 55 medrese, 7 darülkurra, 20 türbe, 17 imaret, 3 hastane, 6 su yolu, 10 köprü, 20 kervansaray, 36 saray, 8 mahzen ve 48 hamam olmak üzere 365 eser sığdıran bir deha.
Yaşadığı dönem Osmanlı ve dünya mimarisinde "Sinan Çağı" olarak adlandırılan dünyanın gelmiş geçmiş en büyük mimarı. Kayseri'nin Ağırnas köyünden bir devşirme olarak çıkan Mimar Sinan'ın hikayesi.
Abdulmennan oğlu Sinan, 1490 yılında Ağırnas köyünde doğdu. Ailesinin kökeni ile ilgili tartışmalar bugün bile sürmektedir. Ermeni veya Rum olduğunu iddia edenler olduğu gibi, Hristiyan Peçenek Türklerinden olduğunu söyleyenler de bulunmaktadır.
Mimar Sinan'ın yaşamı ve ailesine ilişkin belgeleri bulup ayrıntılı olarak inceleyip yayımlayan tarihçi, müzeci ve gazeteci İbrahim Hakkı Konyalı'ya göre Mimar Sinan'ın ailesi Selçuklulardan kalma, Müslüman olmayan Şaman inançlı Türk toplumlarındandır.
Gerek dedesinin, babasının ve annesinin gerekse belgelerde adı geçen diğer akraba isimlerinin Türkçe isimler olması, onun bu iddiasını doğrulamaktadır. Tarihçi yazar Necdet Sakaoğlu da aynı noktaya dikkat çekerek, Sinan'ın devşirildiği zaman Türkçe bildiği için diğer devşirmelere verilen Türkçe eğitimi almasına gerek görülmediğini belirtir. Yavuz Sultan Selim döneminde sadece dışarıdan değil, Anadolu'dan da asker devrilmeye başlanmıştı.
Bu uygulama sonucunda Sinan 1511 Yılında devşirilerek Yeniçeri ocağına alındı ve İstanbul'a getirildi.
Mimar Sinan, Yeniçeri ocağında eğitimlerden geçerek 5 yıl sonra Yavuz Sultan Selim'in Mısır seferine katılır. Kanuni Sultan Süleyman döneminde ise Belgrad seferinde, Rodos seferinde ve Mohaç Meydan Savaşı'nda bir yeniçeri olarak bizzat savaşır.
1533 yılında Kanuni'nin İran seferi esnasında, ordunun Van Gölü'nü geçmesi için 2 hafta gibi bir sürede 3 kadırga yapması ona büyük bir itibar kazandırır. Kara Boğdan Seferi seferinde ordunun Prut Nehri'ni geçmesini sağlamak için bataklık alanda günlerce uğraşmasına rağmen kurulamayan köprüyü görev kendisine verilince 10 günde kurmayı başarması üzerine Kanuni Sultan Süleyman tarafından 1538 yılında Saray Baş Mimarlığı'na getirilir.
Artık yeniçerilik dönemi bitmiş, ömrünün sonuna kadar sürecek olan Baş Mimarlık dönemi başlamıştır.
Mimar Sinan, yetiştiği Anadolu topraklarında Selçuklu mimarisine zaten aşinaydı. İstanbul'a gelince Bizans mimarisini de yakından tanıma fırsatı buldu. Bir yeniçeri olarak Osmanlı ordusuyla seferlere katılması yeni yerler, yeni eserler görmesi ve bunları yakından inceleme fırsatı bulması, Mimar Sinan'ın mimari görgüsünü ve dağarcığını daha da zenginleştirdi.
Böylece, bunların hepsini birleştirip yeniden yorumlama suretiyle yepyeni bir Osmanlı Mimarlık anlayışı geliştirdi.
Mimarlığının yanı sıra usta bir şehircilik uzmanı ve dahi bir mühendisti. Mühendislik harikası olan Süleymaniye ve Selimiye gibi eserlerden Şemsi Paşa gibi en küçük külliyesine kadar, Mimar Sinan'ın yaptığı eserlerin hepsinde aynı ciddiyet, dikkat ve özen gözlenmektedir.
Her birinde ayrı ayrı hayranlık duyulacak taraflar bulunmaktadır. Mimar Sinan, baş mimar olarak Kanuni Sultan Süleyman, II. Selim ve III. Murat'ın padişahlık dönemlerinde arka arkaya muhteşem eserler yarattı mimarlık dönemini kendi tabiriyle çıraklık, kalfalık ve ustalık dönemi olarak üçe ayıran Mimar Sinan, çıraklık dönemi eserleri için Kanuni döneminde yaptığı Şehzade Camii, kalfalık dönemi için yine Kanuni dönemindeki Süleymaniye Camii'ni, ustalık dönemi içinse II. Selim döneminde yaptığı Edirne'deki Selimiye Camii'ni gösterir.
Ustalık eserim dediği Selimiye Camii'si Türk-Osmanlı sanatının ve dünya mimarlık tarihinin baş eserlerinden kabul edilmiş ve UNESCO tarafından Dünya Mirası listesine alınmıştır.
Sayısız eserlerinden biri de bir mühendislik harikası olan Kırkçeşme Su Tesisidir. İstanbul'da su sıkıntısının başladığı dönemlerde Kanuni Sultan Süleyman'ın talimatıyla çevredeki su kaynaklarını araştırıp bularak Mimar Sinan, İstanbul'a 55 kilometre mesafeden suyu ulaştırmıştır.
Bu şekilde, 16. yüzyılda İstanbul'da yaşanan su sorunu çözülmüştür. Hiçbir enerji kaynağı kullanmadan, santimlerle ifade edilebilecek bir meyille suyu İstanbul'da 40 ayrı noktaya sevk etmeyi başarmıştır. Dünya çapında bir proje olan bu su hattı günümüzde bile hâlâ çalışmaktadır.
Mimar Sinan, yaşamı boyunca yepyeni mimarlar yetiştirmek için de büyük çaba harcadı. Hindistan'da bulunan Tac Mahal ile İstanbul'da bulunan Sultanahmet Camii gibi nefes kesen mimari yapıların arkasında da bir öğretmen olarak Mimar Sinan vardır.
Sultanahmet Camii'nin mimarı Sedefkar Mehmet Ağa ile Tac Mahal'in mimarları Mehmet İsa Efendi ve Mehmet İsmail Efendi, Mimar Sinan okulunun öğrencileridir.
Tac Mahalı yapan ustaların Mimar Sinan'ın öğrencisi olduğunu birçok kişi ilk defa burada öğrenmiş olacak bundan kesinlikle eminim.
1584'te hacca giden Mimar Sinan, hac dönüşünde neredeyse yüz yaşlarındaydı ama o görevini büyük bir coşkuyla vefat ettiği 1588 yılına kadar sürdürdü. Cenazesi, yaşarken bizzat kendisinin yaptığı Süleymaniye Camii'nde mütevazi bir türbeye defnedildi.
Tüm dünyanın saygısını kazanmış Mimar Sinan'a hiç de hak etmediği iki büyük saygısızlık yapılmıştı. Birincisini bizzat kendisi yaşadı, ömrünün son günlerinde saray tarafından evinin suyu kesildi. İstanbul'a binbir zahmetle suyu getiren Mimar Sinan, susuz bir evde vefat etti.
Gerekçesi ise son derece ilginçti. Kanuni Sultan Süleyman döneminde büyük paralar harcanarak getirilen ve 40 çeşmeden halkın kullanımına sunulan suyun özel hatla evlere çekilmesi yasaklanmıştı. Kanuni Sultan Süleyman, sadece istisna olarak bu konudaki emeğini takdir etmek amacıyla bu yönde bir talebi olmamasına rağmen, Mimar Sinan'ın evine su hattı çekilmesine izin vermişti .
Fakat yıllar sonra hükmü veren Kanuni Sultan Süleyman da vefat edince, bu ayrıcalık saray çevresinde göze battı ve bazı saray erkânı da kendi evlerine su hattı çekilmesi konusunda talepçi olmaya başladılar. Bu kadar çok eve ayrı ayrı su hattı çekilmesi mümkün olmadığından çözüm olarak Mimar Sinan'ın evine çekilen su hattının kesilmesi uygun görüldü.
Bu muameleye karşı Mimar Sinan'ın verdiği cevapsa şu oldu:
"Biz hizmetimizi dünyada bir bardak suya satacak kadar menfaat düşkünü değiliz. Biz hizmetimizi Allah için yaptık ve mükafatını da ahirette bekliyoruz. Dünyada evimize su verilmediği için müteessir değiliz..."
Mimar Sinan'a yapılan ikinci büyük saygısızlık, vefatından 347 yıl sonra cenazesine karşı yapılan saygısızlıktır.
1935 yılına gelindiğinde Avrupa'da ırkçılık yükselmişti. Avrupalılar beyaz ırkı üstün olarak görüyorlar, beyaz ırktan olmayan kimselerin uygarlık tarihinde yüksek noktalara ulaşamayacağını iddia ediyorlardı ve kendilerince Türkleri aşağılamak için Türklerin beyaz ırk değil sarı ırka mensup olduklarını iddia ediyorlardı.
Böyle bir ortamda, aslında çok da gereksiz bir şekilde devlet katında bizim de beyaz ırka mensup olduğumuzu kanıtlama ihtiyacı hissedildi.
Anadolu'da aralarında Selçuklu sultanlarından Alaaddin Keykubat II. Kılıçarslan gibi sultanların da bulunduğu on binlerce eski Selçuklu ve Osmanlı mezarları açılarak kafatasları incelenmek üzere toplandı.
Aynı dönemde Mimar Sinan'ın da Türk olup olmadığının tespiti için mezarı açılarak kafatası alındı, ölçülüp biçildi ve bizzat Atatürk'e sunulan raporda Türk olduğu belirtildi. Bundan büyük memnuniyet duyan Mustafa Kemal Atatürk, hemen orada yazdığı bu talimatla, Mimar Sinan'ın heykelinin yapılmasını emretti.
Bu emir ancak 22 yıl sonra yerine getirildi ve Mimar Sinan'ın ilk heykeli Ankara'da Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi'nin bahçesinde 1957 yılında açıldı. Ancak Mimar Sinan'ın mezarından alınan kafatası bir daha yerine konulmadı. O dönem yapılan açıklamalara göre kafatasının ileride kurulacak olan antropoloji müzesine konulacağı söylenmişti.
Ancak böyle bir müze hiçbir zaman kurulmadı. Yıllar sonra yapılan restorasyon esnasında mezar tekrar açıldığında da Mimar Sinan'ın kafatasının yerinde olmadığı görüldü. Şu an nerede, kim kaybetti, nasıl kayboldu maalesef bilinmiyor.


(Alıntıdır.)




AMAZON VE NİL

 


Amazon ve Nil Nehirleri
Amazon ve Nil nehirleri, dünyanın en önemli iki nehri olup, her biri bulundukları bölgeler için benzersiz özelliklere sahiptir. Bu nehirler; biyolojik çeşitlilik, ekonomi ve insanlık tarihi açısından hayati bir rol oynar.

Amazon Nehri
Amazon Nehri, Güney Amerika’da yer alır ve Peru, Kolombiya ile Brezilya’dan geçer. Dünyanın en yüksek su debisine sahip nehridir ve yaklaşık 209.000 m³/s akışa sahiptir. Havzası Güney Amerika’nın %40’ından fazlasını kapsar ve dünya üzerindeki nehirlerin taşıdığı tatlı suyun yaklaşık %20’sini tek başına sağlar.
Tropikal yağmur ormanlarının içinden geçen Amazon; pembe yunuslar, piranalar, anakondalar ve binlerce balık türüne ev sahipliği yapar. Ayrıca bölge halkı için ulaşım, balıkçılık ve ekoturizm açısından vazgeçilmez bir yaşam kaynağıdır.

Nil Nehri
Nil Nehri, Kuzeydoğu Afrika’da yer alır ve Uganda, Sudan ile Mısır’dan geçer. Debisi Amazon’a göre daha düşük olsa da (yaklaşık 2.830 m³/s), özellikle çöl bölgelerinde yaşamın devamını sağlayan ana su kaynağıdır.

Nil’in suları; tarım, içme suyu ve hidroelektrik üretimi için hayati öneme sahiptir. Binlerce yıl boyunca düzenli taşkınlar sayesinde tarım alanları verimli hale gelmiş, bu durum Antik Mısır’da yerleşik yaşamın, mimarinin ve devlet yapısının gelişmesini mümkün kılmıştır. Günümüzde de Nil, milyonlarca insanın gıda ve su güvenliğini doğrudan etkilemektedir.

İki Nehir, İki Hayati Rol
Amazon, dünyanın en büyük tatlı su ekosistemlerinden birini besleyerek küresel iklim dengesine katkı sağlarken; Nil Nehri, Afrika’da medeniyetin doğuşunu mümkün kılan ve hâlâ yaşamı ayakta tutan stratejik bir nehir olmaya devam etmektedir.

Kaynaklar:
• National Geographic – Amazon & Nile Rivers
• Britannica – Amazon River Basin
• UNESCO – Nile Valley Civilization
• World Wildlife Fund (WWF) – Freshwater Ecosystems

İLBER ORTAYLI



* Ey Müslümanlar, bakın İlber Ortaylı hoca ne güzel tespitler yapmış, okuyun, üzülmezseniz mutlak utanacaksınız.

* Paha biçilmez bu bilgiyi satın alamaya alamayız da, hiç olmazsa gelin üşenmeden bir kere olsun okuyalım.
* Muhteşem bir yazı *AKIL*

İLBER ORTAYLI
* Tanrı'nın insana gönderdiği en kutsal şey kitaplar değildir...*
* Akıldır...*
* Uygar dünyayı yöneten *demokrasi* kutsal kitaplarda yoktu...
* Sınıfların eşitliği,
* Köleliğin kaldırılması,
* Bedenin dokunulmazlığı,
* Kadın hakları,
* İnsan hakları,
* Laiklik,
* Evrensel hukuk...
* Kullandığımız takvimler,
* Organ nakilleri,
* Radyo dalgaları,
* Antibiyotikler,
* Bilgisayarlar...
* Bunların hiçbirisi kutsal kitaplarla gelmedi...*
* Akılla geldi...*
* Tanrı'nın insana verdiği en mübarek şey:
* AKIL* ...
* Onu sana veren, onu işlet diye verdi ya...*
* Fakat şu haline bak...
* Dünyanın en bereketli topraklarının üzerinde yarı tok, yarı açsın...
* Ve dünyanın en katmer-katmer kültürü üzerinde üretimden, teknolojiden, sanattan, bilgi zenginliklerinden yoksun...
* Üzerindeki ceketin modelinden...
* Ayağındaki pabucun astarından...
* Gözündeki gözlüğün çerçevesinden...
* Bindiğin arabadan...
* Bereket beklediğin traktöründen,
* Ununu veren değirmenine kadar...
* Bir teki olsun senin icadın değil...*
* Aklını kullananların eseri...*
* Şeker şurubundan *sahte bal,* patatesten *sahte tereyağı* yaptın da dünya kimyacılarını şaşırttın mı?!!!
* Ama bir ağrı kesici yapamadın...*
* Canın mı sıkıldı bu işlere, *al bir Alman hapı...*
* Ve daya sırtını *Rus doğalgazlı peteğe*, geçer...
* En çok beslenme eksikliğinden çocuğun öldüğü...
* En çok işçinin çalışırken yaşamını yitirdiği...
* En çok annenin doğumda can verdiği...
* En çok kadının bıçaklandığı...
* En çok gencin intihar ettiği ülkenin bireyisin.
* Neden?*
* Dört yanın ateş...
* Kurşunlar vızır vızır...
* Kan gölü içindesin...
* Çocuklarını alıyorlar elinden...
* Ama aklın ermiyor...
* Çünkü aklın erdiğinden beri aklını masallarla hurafelerle doldurmuşlar*
* Ne diyeyim...Aç gözünü artık...*
* Yol ver GERÇEK YARATICI'NIN verdiği *AKLA*
* Şu yobazların, menfaatperestlerin, güç ve para peşinde olanların peşine artık takılma;
* Bin senedir geldiğin yeri artık gör...
* Niye evde öyle söylenip durduğunu biliyor musun?..*
* Çünkü aklın dahi senden şikâyetçi.
* Şu 57 tane İslam ülkesine bak!*
* Hangisi mutlu huzurlu,
* Hangisi aklını kullanıp insanlık hizmetine sunulacak ne yapmış,
* Ne icat etmiş,
* Hepsi başkasının eline bakan, onun icatlarını bekleyen,
* Ondan yardım bekleyen durumundasın.
* Hani gâvur icadıydı.
* Hani gâvur icadı kullanmak günahtı.
* Düşün ve Aklını kullan...*
* *“12 bin dolar maaşla yabancı dil bilmeyen Basın ataşesi atadılar!*
* *6 bin dolara da Basın Ataşesine tercüman tuttular!*
* *Tercümanın eşini de 8 bin dolar maaşla din ataşesi yaptılar. *
* Afrika'da bile bulamazsın bu sersemliği!*
*İlber Ortaylı*

(Alıntıdır.)

***

İlber Ortaylı (d. 21 Mayıs 1947, Bregenz), Türk tarihçiakademisyen ve yazarTürk Tarih Kurumu şeref üyesidir. Ortaylı, Uluslararası Osmanlı Etütleri Komitesi yönetim kurulu üyesi ve Avrupa İranoloji Cemiyeti ve Avusturya-Türk Bilimler Forumu üyesidir.

Kafkasyalı Karaçay asıllı annesi Kırım’ın önde gelen asilzade ailelerinden Karaşay ve Çarlar'ın prenslik verdiği ve Kırım mirzalarından olan Şirinski ailesinden ve Stalingrad'da Rus Dili ve Edebiyatı okumuş olan Şefika Ortaylı (1918-2020), babası ise Kırım doğumlu, Türkçeye Kırım tarihi ve Tatarlar üzerine eserler ve makaleler çevirmiş bir uçak mühendisi olan Kemal Ortaylı'dır. Annesi Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Rus Dili ve Edebiyatı Bölümünde yıllarca hocalık yapmıştır. Ortaylı, Türkçe, Almanca ve Rusçanın konuşulduğu ev ortamında büyümüştür.

13 Mart 2026 da 79 yaşında vefat etmiştir.

ÜZENGİ KEMİĞİ




İnsan vücudundaki en küçük kemik, orta kulağın derinliklerinde yer alan ve şekli nedeniyle üzengi (stapes) olarak adlandırılan yapıdır.

Bir pirinç tanesinden bile daha küçük olan bu kemiğin boyu yaklaşık 2,5 ila 3 milimetredir. Bu mikroskobik boyutuna rağmen üzengi kemiği, işitme sürecinin vazgeçilmez bir halkasını oluşturur. Temel görevi, kulak zarından gelen ses titreşimlerini diğer iki kemikçik (çekiç ve örs) aracılığıyla devralıp iç kulağa iletmektir.

Üzengi kemiği, mekanik bir kaldıraç gibi çalışarak hava ortamındaki ses titreşimlerini güçlendirir ve iç kulaktaki kohlea (salyangoz) içerisinde bulunan sıvıyı harekete geçirecek basıncı oluşturur. Bu hassas iletim süreci sayesinde ses dalgaları, beynimizin algılayabileceği sinir sinyallerine dönüştürülebilir. Eğer üzengi kemiği işlevini yitirirse, dış dünyadan gelen ses dalgaları iç kulağa ulaşamaz ve bu durum ciddi işitme kayıplarına yol açar. Modern tıp, bu kadar küçük bir yapının dahi bozulması durumunda "stapedektomi" adı verilen mikro cerrahi yöntemlerle bu kemiği protezlerle değiştirerek işitmeyi geri kazandırabilmektedir.
Kaynak:
Standring, S. (2020). Gray's Anatomy: The Anatomical Basis of
Clinical Practice (42nd ed.). Elsevier.

***


ERCAN KESAL

 


Ayni zamanda usta bir oyuncu olan, değerli sanatçımız Dr. Ercan Kesal'ın 'Peri Gazozu' adlı kitabında yer alan bir anısını paylaşmak istiyorum.
23 yaşında genç bir hekimsiniz. Anadolu'nun ortasında, bozkırın tüm hüznü ve yakıcılığıyla sarıp sarmaladığı bir kasabaya tayininiz çıkar.
Elinizde titrek reçetelerle ortalık yerde kalakalırsınız. Uzayda kaybolmuş gibisinizdir.
Sağlık ocağındaki beşinci ya da altıncı ayınızı bitirdiğiniz bir günün sabahı, 'ölü defin raporunu' yazmanız için cenaze sahibi bir adam gelir.
Kasabanın epeyce dışında, yoksul bir mahalleye yürüyerek gidersiniz. Ailenin ne arabası ne de taksiye verecek parası vardır.
İnanılmaz bir yoksulluğun ortasında, sessizce bekleyen insanların arasından, bir odanın köşesindeki sedirde yatan ölü çocuğun yanına varırsınız.
Çocuğun yüzü size çok tanıdık gelir. Bir ara gözünüz, sedirin yanındaki komodinin üzerinde duran şişeye ve altındaki reçeteye takılır.
Kendi yazınızı hemen tanırsınız. Reçetenin üzerinde yarısı içilmiş öksürük şurubu... Tamam.
Bu, geçen hafta muayene ettiğiniz zatürreli çocuk. Epeyce bir antibiyotik de yazmıştınız ama onlar nerede?
Antibiyotikler işe yaramadı mı acaba?
Defin raporunu yazmak için kapının girişindeki çekyatta otururken babaya yavaşça sorarsınız:
İlaçların hepsini kullandınız değil mi?
Baba önce duraksar, sonra özür diler gibi konuşur:
Biraz durumumuz yoktu Doktor Bey. Öksürük şurubunu alalım da iğneleri sonra yaptırırız dedik.
İşte o günden sonra yazdığınız her reçete elinize yapışır. Özellikle çocuk hastaların reçeteleri. Geceleri sıkıntıyla uyanır, gündüz yazdığınız reçeteleri bir kez daha geçirirsiniz zihninizden.
Yazdığınız ilaçları alıp almayacaklarını, nasıl alacaklarını sormadan artık hastayı gönderemezsiniz.
Artık hayatınızda hiçbir şey eskisi gibi olmaz.

Ercan Kesal

ATASÖZLERİ

DÜNYA ATASÖZLERİNDEN SEÇMELER

01- İnsanlar yaşadıkça ihtiyarladıklarını sanırlar, halbuki yaşamadıkça ihtiyarlarlar. Malezya

02- Ne kadar az yüksekten uçarsan, düştüğün zaman o kadar az incinirsin. Tibet

03- Evlenmeden evvel gözlerinizi dört açın, evlendikten sonra yarı yarıya kapayın. Portekiz

04- Gülün dikenli yarattığına hayret edeceğiniz yerde, dikenler arasında gül yarattığına hayret edin. Arabistan

05- Başkalarını azarlar gibi kendini azarla, kendini affeder gibi başkalarını affet. Çin

06- Biri sizi bir kez aldatırsa suç onundur, iki kez aldatırsa suç sizindir. Romanya