3. Kitabım "Aşkpedia" E-Kitap ve Sesli Kitap olarak yayımlandı. Çok yakında basılı kitap olarak da yayımlanacak!



BARIŞ - YORUMLAR





***


Kitapsever Dostlarım.

Ali Gökçe Bey'in kaleminden #Barış eserini #okudumbitti.
Yaklaşık 8.5 milyar insanın yaşadığı dünyada
tecrübe insanin yaşadıklarından ziyade baslarının yaşadıklarından dersler çıkarmasıdır.
Bir solukta okuyacağınız bir eser diyebilirim. Yazar kendi hayatındaki anılarından, kendisi uzerinde büyük izler bırakmış olan olayları, bazi anılarından okuyucuların dikkat etmesi gereken durumları da belirterek okuyucuya sunmuş. 88 anı başlığı bulunuyor.
Yazarımız kalemi daim , okuru bol olsun


***

Ali Gökçe 232 sayfa
Yazarımıza teşekkür ederim.
İkinci kitabını da benimle paylaştığı için.
"Yurtta Barış, Dünyada Barış"
Atatürk'ün söylediği söz ile
başlıyorum yorumuma.
Kitabımız 88 kısa öykülerle
yazarımızın anılarını topladığı
benimde bazen hüzün bazen
keyifle okuduğum bir kitap oldu.
Kitabımızın başı Somun
Somun denince ne gelir aklımıza
Hırdavat ürunleri ve ekmek.
İşte yazarımızın Somun ile
hikayesi.
Iskenderundan İstanbul'a gelince Somuna Ekmek dendiğini fırıncınin onu once
Nalbura yönlendirmesi orda
oyalanması ekmek ile eve geç
kalışı,böylece Somunun ekmek
olduğunu öğrenmesi ile başlar.
Yine kitapta yazarımızın büyük
bir hayvan sevgisi oldugunu
okuyoruz.
Ponpon'un hastalığı ve ölümü ile anısı.Ponpon huzur icinde uyu.
Bunun gibi birçok anısı.
Askerlikten sonra Bankada
çalışması. Bankada arkadaşları
ile olan anıları, dostluk ve aile
iletişimleri, kimseyi kırmaması.
Özellikle eşi ile çıktığı Yurtdışı gezisinde tanımadıkları iki kardeşi kırmayarak onlara yardım etmesi.
Kitapta okunacak o kadar güzel anılar var.
Bu güzel anılarınızı bizimle paylaştığınız için Teşekkür ederim.
Bol okurlu, bol imzalı günlere.


***



Banu Ayalp Sezer'in yorumu:

 

BARIŞ-ALİ GÖKÇE-232 sayfa,🕊️🌿

Değerli yazarımız Ali Gökçe beyin adıma imzalı olarak gönderdiği ikinci kitabı BARIŞ… Yaşamındaki anılarını ve öykülerini 88 kısa yazıyla aktardığı kitabını büyük bir zevkle okudum. Tüm öyküler hem gülümsetiyor hem düşündürüyor,  hem de yeri geliyor üzülüp duygusallaştırıyor. Hepsinde çok güzel mizahi bir dil kullanmış değerli yazarımız. Askerlikten sonra özel bir bankada on yıla yakın servis şefi olarak çalışıp, daha sonra yabancı şirketlerin Türkiye ofislerinde on üç yıl kadar muhasebe ve finans müdürü olarak çalışmaya devam eden yazarımızın İş Dergisi’nde ekonomi üzerine yazıları yayınlanmıştır.

          🕊️🌿🕊️🌿🕊️🌿🕊️🌿🕊️

Kitap bizi, yazarımızın küçükken başından geçen çok güzel bir anı ile karşılıyor. Sekiz yaşında, İskenderun’dan İstanbul’a taşındıklarında, somuna ekmek🍞 dendiğini, ilk İstanbul’da öğreniyor, bayağı maceralı bir şekilde🥰

         🕊️🌿🕊️🌿🕊️🌿🕊️🌿🕊️

Yaşamlarının bir parçası olan ve oğulları gibi gördükleri kedileri🐈 Ponpon’un beş altı yaşlarında başlayan hastalığı ve yaklaşık 1,5 yıl süren tedavisini bir insanın hastalığı gibi görüp en ince ayrıntısına ve kullandığı her ilacı💊 tek tek, gün gün yazması 📝 ve sonunda maalesef kaybetmeleri sonucu kedilerinin 🐈bakımını yapan veteriner hekimi 👨‍⚕️bile etkilemiş ve bu hikâye bir veteriner dergisinde 📰 yayımlanmıştır. Umarım Ponpon gittiği yerde huzur 🙏 bulmuştur .

        🕊️🌿🕊️🌿🕊️🌿🕊️🌿🕊️

Yazarımızın hayvanlar ile özellikle kediler 🐈 ile ilgili çok anısı var ve çok muhteşem bir hayvan dostu olduğunu okuduğumuz değerli Ali Bey bize kedilere 🐈‍⬛ sahip olamayacağımızı ,onların bize sahip olduğunu, onlar severse ♥️bizim de seveceğimizi ♥️bir kez daha gösterdi. Yani sizin bir kediyi 🐈‍⬛ sevmeniz için önce onun sizi sevmesi 💕 gerekiyor. Yazlıktaki sokak kedim kömür 🐈‍⬛, ben hiç istemediğim halde zorla bana “sen benim sahibimsin, ben seni seçtim, benden kurtulamazsın”🥰🐈‍⬛demesi gibi oldu. Zorla da olsa bize kendini sevdiren hayvan dostlarımızın olması ne kadar güzel bir duygu anlatamam size…♥️☺️

           🕊️🌿🕊️🌿🕊️🌿🕊️🌿🕊️

Bir Karadenizli 🌊 olarak ve eşimden dolayı da yarı Giresun-Samsunlu olarak Görele hikayesindeki fındık hediyesi beni çok güldürdü. İçimden, kimin malını kime hediye ediyorsunuz acaba dedim…😅🤩

        🕊️🌿🕊️🌿🕊️🌿🕊️🌿🕊️

Bir bankacı olarak meslektaşım da olan yazarımızın “Bahşiş” isimli öyküsünü okuduğumda ona benzer bir olayın benim de başıma, çiçeği burnunda bir memurken gelmesini gülümseyerek 🥰okudum.

        🕊️🌿🕊️🌿🕊️🌿🕊️🌿🕊️

 Kardeş Ayrımı anısını okurken içim burkuldu💔, aynıymışız Ali Bey ile dedim kendi kendime evin küçüğü olarak…

       🕊️🌿🕊️🌿🕊️🌿🕊️🌿🕊️

Doğum günü kutlaması ile ilgili anısında; ah dedim ,keşke aynı zamanda çalışsaydık; ben asla doğum günlerini unutmam ve çok önem veririm. Bankada her arkadaşımızın doğum gününü kutlar, bir de o dönemde ,şubece çeyrek altın alırdık hediye olarak, şimdi mümkün mü almak, çeyrek on bin lirayı geçmiş ama yine de bir pasta ile mutlaka kutlanmalı doğum günleri🎂🎈🎁

          🕊️🌿🕊️🌿🕊️🌿🕊️🌿🕊️

Toplumsal olayları, insani davranışları, dostluk ve aile ilişkilerini, iş ve askerlik arkadaşlıkları, mahalle kültürü ve daha pek çok konuda anılarını anlatan değerli yazarımız, kitabının adını da verdiği ve ilk sayfası ile son sayfasını büyük Önderimiz Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK ‘ün, zaruri durum olmadığı sürece savaşı cinayet olarak görüp “Yurtta Barış, Dünyada Barış” sözleri ile bitiriyor. Yazarımız gibi hepimizin temennisi BARIŞ. 🕊️🌿







HERTZ




Telekomünikasyonu Sonsuza Dek Değiştiren Adam: Heinrich Hertz

📡⚡
“Hiçbir yararı yok… Bu sadece Üstat Maxwell’in haklı olduğunu kanıtlayan bir deneyden ibaret.”
Bu mütevazı sözler, bugün kullandığımız dijital dünyanın temelini atan adama, Heinrich Hertz’e ait. 1880’lerin sonunda Almanya’daki karanlık bir laboratuvarda sıçrayan o küçük mavi kıvılcım, aslında modern iletişimin doğum sancısıydı.
Deneyin Özü: Boşluğu Aşan Enerji
🧪
Hertz, Maxwell’in teorilerini kanıtlamak için bir verici ve bir alıcı halka kullandı.
Aralarında hiçbir kablo yoktu.
Vericiden çıkan enerji, görünmez dalgalar halinde odayı geçip alıcı halkada kıvılcım oluşturduğunda, insanlık ilk kez “kablosuz” iletişime tanık oldu.
İronik Bir Miras
🤔
Hertz, buluşunun ticari bir değeri olacağını hiç düşünmedi.
O sadece evrenin nasıl çalıştığını anlamaya çalışan bir fizik aşığıydı.
Ancak o “yararsız” dediği kıvılcım; radyo, televizyon, radar, Wi-Fi ve hatta şu an bu yazıyı okuduğunuz akıllı telefonların temelini oluşturdu.
Onun Adı Her Saniye Yankılanıyor
🌍
Bugün işlemcilerimizin hızını veya radyo dalgalarını ölçerken kullandığımız Hertz (Hz) birimi, bu dahi fizikçinin adını sonsuza dek yaşatıyor.
📚
Kaynak: American Physical Society (APS) - Physics History: Heinrich Hertz



SEYYAN HANIM

 




MAZİ KALBİMDE BİR YARADIR

1900’lü yılların başında Buenos Aires sokaklarının müziği Avrupa’ya taşınmış ve tango melodileri Avrupa metropollerinin lüks sokaklarının vazgeçilmeziydi. 

Aynı müzik bir bumerang gibi okyanusu aşıp Avrupa’dan Arjantin’e geri döndüğünde bu kez Arjantin sosyetesinin gözdesi olmuştu.

Zamanla yaşlı kıtanın sınırlarını zorlayan tango, batılılaşma hareketlerinin yeni filizlendiği genç Türkiye Cumhuriyet’inin yeni başkentinde duyulmaya başladı. 

İstanbul’un Alaturka müziğine karşı yeni bir müzik. Üstelik içinde aşk, acı ve hüzün barındırıyor. Yeni müziğinin İstanbul gazinolarına da nüfus etmesi kaçınılmazdı. 

Arjantin’den tek farkı Türkçe tangolardan yükselen melodilere günün koşullarında bulunamayan bandoneon yerine akordiyon eşlik etmesiydi. 

İşin garip tarafı, Yeşilçam sayesinde bu müzik Anadolu’da da duyulmaya başlamış, büyük şehirlerdeki gibi pek karşılığını bulmasa da halk arasında kendilerine benzemeyen Ankara ve İstanbullu insanlara modernitenin simgesi olan bu yeni müziği çağrıştıran “Tankü” ismini takmışlardı. Sanırım nesilden-nesile aktarılan bu ad hala kullanılıyor. 

Neyse, şimdi dönelim öykümüzün kahramanı Ethem beye. 1930’lu yılların başında bir taşra kasabasından İstanbul’a okumak için gelen Ethem’i de büyülemişti tango. Alaturka müziğin yeni simgeleri Müzeyyen ve Safiye hanımdan çok, o Seyyan Hanımın hayranıydı. 

Üniversite yıllarında bir iş bulup çalışmaya başlamasının ana nedeni kasabadan gönderilen paranın yetersiz kalması değil, üç beş kuruş biriktirip Beyoğlu’ndaki Mulen Ruj gazinosuna ayda bir kez olsun gidip, Seyyan hanımı dinlemekti. 

Çalıkuşu’nu söylerken çalıkuşundan çok bir kanarya gibi şakıyor, Aşk Mevsimi’nde ise şarkıdakinin aksine Ethem beyin gönlünde bir günle bahar oluyordu. 

Konservatuvar eğitimi almış bu sopranonun sesi alaturkadan ziyade tango için bulunmaz bir renkti. 

Bir süre sonra, 1932’lerden sonra Seyyan hanım görünmez oldu. Ethem bey defalarca Mulen Ruj’a geldi. Gazinonun önündeki afişlerde Seyyan hanımın göremiyor, geri dönüyordu. Biriktirdiği parasını yatırdığı taş plaklarla avunuyordu. 

Masaldaki peri gibi birdenbire yok olmuştu. 

En büyük keyfi Şirketi Hayriye vapuru ile boğazı geçerken kaptan kamerasındaki gramofondan dalga- dalga yayılan Seyyan hanımın sesiydi. 

Yıldızların Altında’yı dinlerken ortadan birdenbire kaybolan Seyhan hanımın kim bilir hangi Avrupa kentinde gökyüzünde yıldızlara bakarak aynı şarkıyı söylediğini düşünüyordu. 

Bazen gökyüzünün bulutsuz olduğu güzel günlerde Kadıköy’den Seyyan hanımı martılar eşliğinde tekrar dinlemek için aynı vapurla karşı kıyıya geçiyordu. 

Uzakları özleyen

Bir martı gibi kaçtın

Sevginin sahilinden

Gözlerimin ufkundan

Bir yaz bulutu gibi

Geldin ve uzaklaştın

Rüzgarın hırçın sesidir

İçimde senden kalan

Bu boğaz sefaları Dolmabahçe önlerinden geçerken hastalık döneminde Gazi’nin rahatsız olmaması için müziğin yasaklanmasına kadar devam etti.

Ethem beyin Seyyan hanıma melankolik aşkı bir ömür devam etti. Hiç evlenmedi. Yaşamı boyunca Seyyan hanımın Sahibinin Sesi veya Colombia ’dan çıkan taş plaklarını edinmeye çalıştı. 

Müzik çalar teknolojileri geliştikçe, yeni pikaplar, kasetçalarlar, CD çalarlar çıktı, ama hiçbirinde artık Seyyan hanım yoktu. Ethem bey hışırtılı taş plaklarına ve gramofonuna yıllarca gözü gibi baktı.

1979 yılının bir gazete köşesinde Seyyan hanımın 45 yıl sonra ilk kez Fehmi Ege’yi Anma Gecesi’nde şarkı söyleyeceğini okuyunca Ethem beyin kalbi gençlik yıllarındaki gibi küt küt atıyordu.  Üstelik o gündü anma günü. 

Yatağından kalktı, giyindi, bastonunu eline alarak evden çıktı. İskeleye kadar yürüdü. Vapura bindiğinde yaklaşık yirmi yıldan beri hiç vapura binmediğini fark etti. 

Salona geldiğinde davetiyesi olmayan bu yaşlı adama zorluk çıkarmadılar ve arka sıralarda bir koltuğa oturdu.

Sahnedeki yaşlı kadını uzak gözlüklerini evde unuttuğu için iyi göremedi ama ses aynı sesti. Buğulu sesini onca yıldan sonra dinlerken ellerinin titremesine engel olamıyordu. 

Yanında oturan genç kız ve delikanlının konuşmalarından bir teğmenle evlendiğini ve uzun yıllar Anadolu şehirlerinde sıradan bir hayat yaşadığını öğrendi. Alaturka müziğin sembolleri şaşalı modern bir hayat yaşarken, modern müziğin sembolü Seyhan hanım oldukça mütevazi ve mazbut bir hayat yaşamıştı.

Demek ki, yıllardır düşlediği bu kadın şarkılarını Paris’teki yıldızların altında değil Sarıkamış’ta bir lojmanın balkonunda yıldızlara bakarak söylemişti.   

Dışarı çıktı, bastonunu yakındaki çöp kutusuna bıraktı. Tıpkı 1930’larda Beyoğlu’nda Mulen Ruj konserleri sonrasında olduğu gibi bir Seyyan hanım şarkısı mırıldandı. 


Mazi kalbimde bir yaradır, 

Bahtım saçlarımdan karadır. 

Beni zaman zaman ağlatan 

İşte bu hazin hatıradır. 

Ne göğsünde uyuttu beni, 

Ne bûseyle avuttu beni.


Nilgün Güler

(Alıntıdır.)






ZEKİ MÜREN



1950 yılının sonbaharında İstanbul Radyosu stajyer ses sanatçısı sınavı açar.

Boğaziçi Lisesi son sınıf öğrencisi Zeki Müren bu sınava katılan 186 kişiden biridir.
Jüride Orhan Veli'nin babası Mehmet Veli Kanık, Refik ve Fahire Fersan, Cevdet Çağla, Yorgo Bacanos, Afife Ediboğlu, Baki Süha Ediboğlu gibi, musikinin kıymetli simaları bulunuyordu.

Jüri, yarışmacılar arasından iki kişide radyoda söyleme yeteneği görür.
Nadir Hilkat Çulha ve Zeki Müren.
İki saat sürmüştü geleceğin yıldızıyla tanışmak..
Fakat aradan aylar geçmesine rağmen radyodan bir haber gelmeyince perişan olan Zeki Müren kendi kabuğuna çekilmişti.

Sonunda, tam da ümidin kesildiği bir gün telefon gelecekti.
Karşısında Refik Fersan vardı.
"Oğlum, Perihan Altındağ rahatsızlandı.
Onun yerine programa çıkacaksın," diyordu..

Zeki Müren şöyle anlatır :
"Perihan Hanım, telefon açıp gelemeyeceğini, onun yerine plağını koyabileceklerini söylemiş.
Daha önce de birkaç kere yapmış bunu.
O zamanlar radyonun başında bulunan Zahir Törümküney çok kızmış, yahu nedir bu solistlerden çektiğimiz ?
Bunlar kapris üstüne kapris yapıyor. Ne demek plağımı koy ?
Koymayacağım, demiş.
Sonra da şunun yerine bir solist bulun bana demiş.
Bunu söylediğinde Baki Süha ve Müzik Yayınları Şefi Cevdet Çağla orada.."

Ve program başlar.
Herkes o saatte Perihan Altındağ'ı bekliyor tabii.
Anons yapılıyor :
"Şimdi Zeki Müren şarkılarını okuyacak."
Kimi kapatıyor, kimi merak ederek açıyor radyonun sesini..
Bir çocuksu ses, ama son derece yumuşak, son derece lirik.
Çok vahşi, zor telaffuz edilen birtakım kelimeleri büyük bir sükunetle telaffuz ediyor.
Son derece de etkili bir ses.
Herkes şaşırmış.
Radyoya telefon üstüne telefon yağmış, kimdir bu ses diye.
45 dakikalık program sonrasında kan ter içinde kalan Zeki Müren, koridorda ıhlamurunu yudumladığı sırada ilk telefonu gelir..
"Seni dinledim ve ağladım. Kimsin çocuğum, kimsin?.."

Her şey bu telefonda gizliydi. Musiki dünyasının bir devi, Hamiyet Yüceses arıyor ve takdirini ifade ediyordu. Ardından Suzan Güven ve diğerleri...

Devler, kendi ifadeleriyle, "o hüzün dolu ve her zaman kırılmaya hazır incecik Zeki'yi fark etmişler, kabul etmişlerdi.
ERGUN HİÇYILMAZ,
"Hiç Büyüme Çocuk"

(Alıntıdır)

GEYİK MUHABBETİ

 


Geyiğiyle Tarihe Geçen Bir Subay ve Deyimleşen Bir Söz: “Geyik Muhabbeti”

Günlük konuşmalarımızda fark etmeden kullandığımız öyle sözler vardır ki, nereden çıktıklarını bilmesek de dilimize yerleşmişlerdir. “Geyik muhabbeti” de bunlardan biridir. Bazen dost meclislerinde uzayıp giden sohbetler için söyleriz, bazen de lafın konudan konuya atladığı, biraz oyalanmak için edilen konuşmaları anlatmak için…
Ama bu sözün ardında anlatılan hikâye, sanıldığından daha renkli, daha insani ve daha ilginçtir.
Bu deyimin kökeniyle ilgili en çok anlatılan hikâyelerden biri, Osmanlı döneminin dikkat çeken subaylarından Resneli Niyazi Bey’e uzanır.
1873 yılında Manastır’a bağlı Resne’de doğan Niyazi Bey, Harp Okulu’nu bitirdikten sonra 1897 Osmanlı-Yunan Savaşı’na katıldı. Savaşta gösterdiği cesaretle dikkat çekti, ardından Balkanlar’da yürüttüğü mücadeleyle adını duyurdu. Ama onu farklı kılan şey yalnızca askerliği değildi. Karakteri, tavrı ve kolay eğilip bükülmeyen duruşu da onu akılda kalan biri yapıyordu.
Bir dönem kendisine padişah yaverliği unvanı verilmek istendiği anlatılır. Fakat aynı unvanın çok küçük yaşta birine de verilmiş olması onun içine sinmez ve bu payeyi kabul etmez. Bu tavır, onun nasıl biri olduğunu tek başına anlatmaya yeter aslında.
Ne var ki halkın hafızasında yer etmesini sağlayan şey, ne savaş meydanları oldu ne de rütbeleri. Onu asıl unutulmaz yapan, yanında gezdirdiği bir geyikti.
Evet, gerçekten de bir geyiği vardı. Onu yanında dolaştırır, nereye gitse beraber götürürdü. Bu yüzden halk arasında “Geyikli Niyazi” diye anılmaya başlandı. Bir subayın yanında bir geyikle görünmesi o dönem için öylesine sıra dışıydı ki, insanlar dönüp dönüp ona bakıyor, gazeteler bu ayrıntıyı özellikle yazıyordu.
1908 yılında, baskıcı yönetime karşı dağa çıkan ve anayasal düzene dönüşü savunan hareketin simge isimlerinden biri haline gelen Resneli Niyazi Bey, yalnızca siyasi bir figür değil, aynı zamanda halkın merakla izlediği bir kişiye dönüşmüştü. Ve o günlerde onun yanında en az kendisi kadar ilgi çeken bir başka “karakter” daha vardı: geyiği.
İstanbul’a geldiğinde bu ilgi daha da büyüdü. Sokaklarda dolaşan geyik, halkın gözünde şaşkınlık ve merak uyandırırken, dönemin basını da bu tuhaf ve renkli ayrıntıya fazlasıyla kapıldı. Ülkenin içinden geçtiği ağır siyasi gündem bir yana bırakılıyor, Niyazi Bey’in geyiği konuşuluyordu. Nerede görüldü, nasıl dolaştı, kim onu gördü, insanlar nasıl tepki verdi… Derken konu uzadıkça uzadı.
İşte tam burada hikâye, dilimize kadar uzanıyor. Bu aşırı ilgiye kızan kimi kalem sahiplerinin ve aydınların, “Yeter artık bu geyik muhabbeti” diyerek basının bu tavrını eleştirdiği anlatılır. Zamanla bu sözün, içeriği çok derin olmayan, biraz uzayan, biraz da laf olsun diye sürdürülen sohbetler için kullanılmaya başlandığı söylenir.
Elbette burada önemli bir ayrıntı var. Bu anlatım, “geyik muhabbeti” sözünün kökenine dair en yaygın ve en sevilen hikâyelerden biridir; ancak kesin biçimde kanıtlanmış tek açıklama olarak görülmez. Yani bu, halk arasında güçlü biçimde yaşamış ve benimsenmiş bir anlatıdır.
Ama belki de zaten bu yüzden etkileyicidir. Çünkü bu hikâyede yalnızca bir deyimin kökeni yoktur. Bir dönemin ruhu vardır. Bir subayın inadı, halkın merakı, basının ölçüsüz ilgisi ve bir geyiğin hiç beklenmedik biçimde tarihin kıyısına ilişip orada kalışı vardır.
Bugün “geyik muhabbeti” dediğimizde çoğumuz Resneli Niyazi’yi hatırlamıyoruz. O geyiği de gözümüzün önüne getirmiyoruz. Ama dil böyle bir şeydir; bazen yaşanmış bir ayrıntıyı alır, zamanla törpüler, dönüştürür ve gündelik hayatın içine bırakır. Geriye de hem gülümseten hem düşündüren böyle hikâyeler kalır.
Belki bu yüzden bazı sözler sadece kelime değildir. Arkalarında bir dönem, bir insan ve unutulmayan küçük bir sahne taşırlar. “Geyik muhabbeti” de onlardan biridir.
Hazırlayan

(Alıntı.)

BİR GARİP KAZA




Tarihin en garip trafik kazalarından biri

60 sene önce 11.08.1965'de yaşandı.
Yolcu otobüsü 40 yolcusuyla birlikte saat 20.00’de Ankara’dan hareket etti.
Otobüs, sabaha karşı 03.00 sıralarında Hendek’e geldiğinde arıza nedeniyle yol kenarına park etmiş kamyona arkadan çarptı.
Kazada otobüs çok küçük hasar aldı. Kimse yaralanmadı. Eğer yaşananlar bununla sınırlı kalsaydı, sıradan hasarlı trafik kazası olarak geçecekti kayıtlara. Ama öyle olmadı.
OTOBÜSÜ DUMAN KAPLADI. Otobüsün çarptığı kamyon, asit-nitrik, yani kezzap yüklüydü.
Düşündüğünüz gibi, kezzap otobüse dökülmedi. Faciaya biraz daha süre vardı.
Yolun kenarındaki şarampolde küçük bir su birikintisi bulunuyordu. Kezzap dolu dev damacanalar parçalanınca, içindeki kimyasal şarampolden aşağı döküldü, suyla karıştı.
Asit-nitrik suyla karışınca ortalığı duman kapladı. Bu duman otobüsün içine de doldu.
Kaza anında uyumakta olan yolcular, otobüsün yandığını düşünüp panikle çıkmak için kapılara hücum etti. Biraz izdiham olduysa da kimse yaralanmadı.
ÇUKUR ARTIK SU DOLU DEĞİLDİ.
Kazada bir miktar kezzap da yola dökülmüştü. Otobüsten inen yolcular, bu kezzaba basınca ayakları yanmaya başladı.
Gecenin zifiri karanlığında hemen kenardaki su birikintisini gördüler. Oysa o artık su değil, bir kezzap çukuruydu. İşte korkunç olay da tam bu anda yaşandı.
Yolcular ayaklarının acısını dindirmek için kendilerini su sandıkları, kezzap dolu çukura attılar. Çukura atlayanlar saniyeler içinde eriyordu. Gecenin karanlığında kendisini kezzap çukuruna bırakan 23 kişi eriyerek hayatını kaybetti. Kamyon şoförü Mustafa Silik de kezzapla yandı.
Ağır yaralandı. 6 saatlik yaşam mücadelesinden sonra hayatını kaybetti. Yanık kokusu Hendek’in 2-kilometre uzağından bile duyulabiliyordu.
ÇUKUR KAZILDI NAMAZ KILINDI
Cesetlerden geriye çok az şey kaldı. Kemikler bile erimişti.
18 kişiden kalan parçalar kazadan 10 metre ileride kazılan bir çukura konuldu. Bir imam, çukurun başında cenaze namazını kıldı, çukur toprakla kapatıldı.
Çukurdaki kezzaba temas edip hayatta kalan yaralıların da durumu parlak değildi. Kimisi gözünü kaybetti.
Kimisinin vücudunda çok ağır yaralar vardı. Adapazarı Devlet Hastanesi’nin koğuşları yanık kokusuyla, feryatlarla kaplıydı. Acı çok büyüktü. Üzerinden 60 yıl geçen bu kaza, bugün neredeyse hiç hatırlanmıyor.
Tarihin en garip ve korkunç kazalarından biriydi oysa...
Kaynak: Ateş Yalazan
Hürriyet