3. Kitabım "Aşkpedia" E-Kitap ve Sesli Kitap olarak yayımlandı. Çok yakında basılı kitap olarak da yayımlanacak!



LEYLA SAYAR




Leyla Sayar, 1939’da İstanbul’da dünyaya geldi. Üsküdar Amerikan Kız Koleji’nde öğrenci iken, sinemanın büyüsüne kapıldı. Küçüklüğünden beri ünlü bir film yıldızı olmak isterdi. O dönemde, Türk sinemasının kalbinin attığı Yeşilçam’da keşfedilmenin yolu belliydi. Bir magazin dergisinin düzenlediği güzellik yarışmasında dereceye girmek yeterliydi.

Yıldız dergisinin - 1957’deki - yarışmasında - okulundan izin almamıştı! - Türkiye İkinci Güzeli (Sinema Güzeli) seçildi. Başarıda ilk ciddi adımını attı, ama okulundan da uzaklaştırıldı. Yeşilçam’da ‘yeni Cahide Sonku’ diye tanındı/tanıtıldı. İlk filmi için bir yıl beklemesi gerekti. Başrolünü Hüseyin Peyda ile paylaştığı, Şinasi Özonuk’un yönettiği Üç Garipler’de adı afişte en üstte yazıldı. Sadri Alışık’la Duvaklı Göl, Fikret Hakan’la Dertli Irmak, Orhan Günşıray’la Ninno’da oynadı ve ismini geniş halk kitlelerine duyurdu.

60’lı yıllar, Leyla Sayar’ın ekmeğine yağ sürdü. Yangın Var’da taçsız kral Ayhan Işık’a eşlik etti. Filmi Lütfi Ö. Akad yönetmişti. Bir başka önemli yönetmen Atıf Yılmaz’ın Ölüm Perdesi’nde oynadı; tecrübesini artırdı.
1970’de Mehmet Arslan’ın yönettiği Ankara Ekspresi son filmi oldu. 13 yılda tam 170 filmde oynamıştı. Ani, sebebini hemen açıkla(ya)madığı kararla beyaz perdeyi bıraktı. Oysa Türk sinema tarihine geçmiş, Aşk Hırsızı, Yangın Var, Ayşecik, Şafak Bekçileri, Şehrazat, Suçlular Aramızda, Gümüş Gerdanlık, Şoförün Karısı gibi filmlerde unutulmayacak tipler/portreler çizmişti.
Leyla Sayar, döneminin ünlü dans sanatçısı/öğreticisi Kudret Şandra’dan dersler aldı. Gazino sahnelerinde, pavyonlarda dansözlük yapmaya girişti. Maksim’de bile dans etti. Ama hevesi çok kısa sürdü.
Sayar, diğer meslektaşlarına benzemezdi. Kendi ifadesine göre, gece hayatı yoktu. Hiçbir filmini seyretmemişti. Hiçbir filminin galasına katılmamıştı. Yalnızlıktan hoşlanan, evinde tek başına yaşamayı seven başka/farklı kadındı. İdolü, Hollywood’un çok ünlü ismi Kim Novak’tı. Sarışın afet Novak’inkine benzer burna sahip olabilmek için estetik ameliyatı göze aldı. Sayar, Yeşilçam’da estetik operasyon yaptıran ilk isimdi. Ama yapılan ameliyeyi beğenmediği ileri sürüldü.
Türk sinemasının ABD görmüş, Hollywood’da filmlerde oynamış, yakışıklı/şöhretli aktör Muzaffer Tema ile fırtınalı bir ilişki yaşadı. Sinemayı bırakıp, dansa başlaması ikilinin ilişkisini sonlandırdı. Tema, Sayar’ın sinema kariyerini sürdürmesini istiyordu. Sayar’sa ‘dediğim dedik,’ten vazgeçmedi. Kararları aniydi ve dönüşü yoktu. 1974’de kısa süreli evlilik yaptı. Ama çoluk çocuğa karışamadı.
Sonra aniden ortalıktan çekiliverdi. 2011 yılına kadar kendisinden haber alınamadı. Ne sinema çevresi, ne basın, ne de hayranlarıyla görüştü. Nişantaşı’ndaki evinde kendini dine verdiği, tesettüre girdiği, hastalara şifa dağıttığı ileri sürüldü. Tam 40 yıl içine kapandı, haber alınamadı.
Nişantaşı’nda yalnız yaşadığı evin banyosu, mutfağı yoktu; tuvaletinin kapısı çıkarılmıştı. Eşyasız, elbisesiz, neredeyse bomboş bir dairede yaşıyordu. Son 3 yıldır da yere serdiği battaniyenin üzerinde yatıyordu. Arka odanın kırık penceresinden dolan soğuk salonda oturmayı imkânsız kılıyordu. Evin salonundaki önemli eşyaları: Ayakları kırık çekyat, eski sehpa ve seccade idi. Elbiselerini kovada yakıyordu; musluk suyu içiyordu ve emekli maaşı yetmiyordu.
5 evinin 4’ünü fakirlere vermişti. Sonuncusunu da, ölümünden sonra Kızılay’a bırakacağını söylemişti. Beyanına göre, kulakları neredeyse hiç duymuyordu, hemoroidi vardı ve karın bölgesindeki şiddetli ağrılar dayanılmazdı. Ölümünden az önce kansere yakalandığı anlaşıldı. Kimi zaman ötenazi yap(tır)mayı bile düşünmüştü.
Türk sinemasının ilk vamp kadınlarından, boş bakışlı, can yakışlı, dediğim dedik diyen Leyla Sayar aramızdan sessizce ayrıldı. Arkasında hiç seyretmediği filmleri ve Kültür Bakanlığı’na emanet ettiği kitapları kaldı. Bir kuyruklu yıldız gibi yaşamış ve 22 Temmuz 2016 da son nefesini vermişti.

MEHMET BAŞARAN

 


Mehmet Başaran (25 Nisan, 1926, Kırklareli - 27 Haziran 2015, İstanbul), köy edebiyatı hareketinin şiirdeki temsilcilerinden biri olan şair, eğitimci ve yazardır.

1926'da Kırklareli'nin Lüleburgaz ilçesindeki Ceylanköy'de doğdu. Kepirtepe Köy Enstitüsü'nü (1943) ve Hasanoğlan Yüksek Köy Enstitüsü'nü bitirdi (1946). Köy Enstitülü Hatun Birsen Başaran ile evlendi. Askerliğini yaparken Yedeksubay Okulu'ndan çavuşa çıkarıldı. Köy enstitüsü öğretmenliği, gezici başöğretmenlik, ilkokul öğretmenliği, Türkçe öğretmenliği yaptı ve Türkiye Öğretmenler Sendikası'nın (TÖS) kuruluş çalışmalarına katıldı, 1979'da emekli oldu. 1950'li ve 1960'lı yıllarda güçlenen köy edebiyatı hareketinin şiirdeki önde gelen temsilcilerinden birisidir. İlk şiiri Köy Enstitüleri Dergisi'nde yer aldı. Adam Sanat, Gösteri, Kıyı, Varlık, Yansıma, Yazko Edebiyat, Yeditepe, Yeni Biçem, Yeni Ufuklar ve Yücel gibi dergilerde şiirleri yayınlandı. Toplumcu düşünceyi didaktizme düşmeden şiirlerine sindirmeyi bildi. Şiirlerinde direnme ve umut temalarını iç içe işledi. Aynı temalar gözlem ve deneyimleriyle bütünleşmiş olarak Ahlat Ağacı ve Nisan Haritası'ndan sonra şiir kitaplarına damgasını vurdu.

27 Haziran 2015 tarihinde hayatını kaybeden Başaran'ın cenazesi doğduğu yer olan Ceylanköy'de toprağa verildi.


Ödülleri

1970 TRT Sanat Ödülleri Yarışması başarı ödülü

1979 Orhan Kemal Roman Armağanı


Eserleri

Ahlat Ağacı, 1953

Çarığımı Yitirdiğim Tarla, 1955

Karşılama, 1958

Nisan Haritası, 1960

Aç Harmanı, 1962

Kocakent, 1963

Zeytin Ülkesi, 1964

Pıtraklı Memleket, 1969

Sürgünler, 1970

Tonguç Yolu, 1974

Gök Ekin, 1975

Elif Diye Bir Türkü, 1976

Mehmetçik Mehmet, 1978

Meşe Seli, 1982

Günler Tuz Rengi, 1986

Sabahattin Eyüboğlu ve Köy Enstitüleri, 1990

Sis Dağı'nın Başında Borana Bak Borana, 1990

Giz Kokan Suskunluk, 1991

Yasaklı - Acının ve Sevginin Yurttaşı, 2. baskı 2003, Cumhuriyet Kitapları

Köy Enstitüleri Özgürleşme Eylemi, 3. Baskı 2003, Cumhuriyet Kitapları

Kuşatılmış Yaşam Günaydın Aşk, 2006, Cumhuriyet Kitapları

Eylülün Kızgın Soluğu, 2007, Cumhuriyet Kitapları

Yüreğinin Sesi Zeytin Ülkesi, 2007, Cumhuriyet Kitapları

Öğretmenim Hasan Âli Yücel, 2009, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları


 


Hatun Birsen Başaran (1927 - 1997) eğitimci. Yazar Mehmet Başaran'ın eşi. Başaran'ın roman ve öykülerinde Elif adıyla anılan kişidir.

Kayseri, Pazarören yakınında küçük bir köyde doğdu. Bir toprak davasından cezaevine düşen babası içeride ölünce annesi yirmi yaşlarında dul kaldı. Zor yaşama koşulları içinde çocukluğunu yaşayamadı. Pazarören Köy Enstitüsü'ne girişi kurtuluş oldu. Çalışkan bir öğrenciydi. Burayı bitirdikten sonra Hasanoğlan Yüksek Köy Enstitüsü'ne girdi. Bitirme tezi Kömagil Köyü'nde Giyim'di. Yüksek Köy Enstitüsü'nün çıkardığı "Köy Enstitüsü" dergisine yazdığı Elif Teyze adlı yazı, köy kadınının ve kadınlarımızın çilesini dile getiren çarpıcı gerçekleri sergiliyordu. Hasan Ali-Kenan Öner Davası sırasında karşı tarafça suçlanan bir yazı oldu.

Yüksek Bölümü bitirince Mehmet Başaran'la nişanlandı. Başaran yedek subay okulundan çavuş olarak çıkarılınca üç yıl onu bekledi. Kaynarca köyünde ilkokul öğretmeni olarak çalıştı. Sonra Balıkesir Havran-Edremit ilkokullarında öğretmenlik yaptı. İstanbul Erenköy Kız Lisesi'nde müdür yardımcılığı görevini yaptığı sırada başarısı ödüllendirilerek bir yıllığına Londra'ya gönderildi. Buradan İngiltere eğitimi üzerine gözlemlerini ve izlenimlerini İmece dergisine yazdı. Elif Teyze'yle başlayan yazarlığı gizli yazarlık olarak sürmüştü.

Hatun Başaran'ın meslek hayatı başarıyla sürerken, özel hayatı acılar içinde geçti. İlk kızı Filiz Başaran'ın kalbinde bir delikle doğmuştu. Açık kalp ameliyatı geçirdi. İkinci kızı Deniz, İktisat Fakültesini bitirdi. O zamanlar olaylı yıllardı. Kızı Deniz, bir devrimci grubun üyesiydi ve yaşamına intihar ederek son verdi. Hatun Başaran bu olaydan çok etkilendi; kızının ölümünden yedi yıl sonra, 1997'de akciğer kanserinden öldü. Ölümünden sonra günlüklerinin kanserle savaştığı dönemi anlatan bölümü eşi tarafından ‘Can Evimde Mor Isırgan’ adlı kitapta yayımlandı.


Merhum Mehmet Başaran, Göztepe Orta Okulu'nda Türk Dili ve Edebiyatı hocamdı.

Eşi Merhume Hatun Birsen Başaran da İş Bilgisi Dersi hocamdı.

İkisini de rahmetle, saygıyla anıyorum.

AZİZ NESİN-2




"Bir roman yazdım. Üç ay, geceli gündüzlü bu romana çalıştım. Dünyada herkes birbirini kandırır, yazar kısmı da kendi kendini kandırır. Başkalarına söylemeye utansam bile kendi kendime söyleyebilirim. Roman çok güzel oldu. Gazetelerden birine götürdüm.

"Biz telif roman neşretmiyoruz," dediler.
"Bir kere okuyun!"
"Ne gereği var, halk telif roman sevmiyor."
Bir kitapçıya götürdüm. Daha "Bir romanım var," der demez, "Biz yalnız tercüme romanlar basıyoruz," dedi.
Başka birine götürdüm. O da, "Tercüme varsa getirin, telif roman satılmıyor," dedi.
Nereye gittimse, hepsi birbirinin ağzına tükürmüş. Üç ay, ha babam ha, çalışıp büyük ümitlerle yazdığım roman, kimse görmeden cami kapısına bırakılacak günah çocuğu gibi elimde kaldı. O zaman aklıma geldi. Bizim arkadaşlar, kimi Fransızcadan, kimi Almancadan, kimi İngilizceden, İtalyancadan hikâyeler aparıp Johnson’u Ahmet, Martha’yı Fatma yapıyorlar; sonra kendileri yazmış gibi hikâyenin altına imzalarını çakıp dergilere veriyorlar. Ben niye sanki tersini yapmayayım?
Oturdum, romanda ne kadar Türk adı varsa değiştirdim. Amerikan ismi koydum.
Elime bir yerden de New York’un planını geçirdim. Romandaki yer adları da Amerikan'ca oldu. Şimdi sıra geldi, romanın yazarına...
Mark Obrien diye bir de ortaya Amerikan yazarı çıkardım.
"Yalnız çeviri roman yayımlıyoruz," diye beni tersyüz eden gazeteye romanı götürdüm.
"Size Mark Obrien'den çevirdiğim bir roman getirdim," dedim.
"Çok güzel. Kim bu Mark Obrien?"
"Aaa! Bilmiyor musunuz? Ünlü Mark Obrien yahu! Kitapları bütün dünya dillerine çevrildi."
Romanı okuma gereği bile görmediler; tırınk paraları sayıp aldılar. Yalnız bana "Yazar ve eseri hakkında bir şeyler yaz," dediler.
Sarıldım kaleme:
"Mark Obrien'in son şaheseri: 'Strugglefor Life'
Amerika’yı yerinden oynatan bu eser bir ayda 4 milyon sattı. Bütün dünya dillerine çevrilen bu kıymetli roman, nihayet 'hayat kavgası' adıyla dilimize de çevrilmiştir."
Mark Obrien efendiye bir de hal tercümesi şişirdim, sormayın. 18 çocuklu ailenin en küçük çocuğu. Babası Philadelphia'da bir çiftçi. Oğlunu papaz yapmak istiyor. Küçük Mark, daha 14 yaşında ilahiyat profesörünün kaba etine iğne batırıp mektepten kovulmak zekâsını gösteriyor. Tıpkı birçok ünlü Amerikan yazarının hayatı gibi… Balıkçılık yapıyor. Hep bildiğiniz hikâye. Derken 40 yaşında ilk hikâyesini ‘Let Us Kiss’ dergisine gönderiyor. Dili, üslubu o kadar bozuk, anlamsız, saçma ki!
Anlayacağınız, uzun bir hal tercümesi.
Bizim roman bir tutunsun. Kitapçılar, "Aman şu mark Obrien'den bir çeviri de bize yap!" diye peşime düştüler.
Mark Obrien'den tam 18 roman çevirdim.
Daha da ömrüm oldukça çevireceğim. İş bununla kalmadı. Hani ünlü polis hafiyesi Jack Lammer var ya. Kitabı herkesin elinde dolaşıyor. Ondan da 6 kitap çevirdim. Son günlerde işi ilerletmiştim. Hintçeden, Çinceden bile çeviriyordum.
Bu gidişle bir zaman gelecek, Amerikan edebiyat tarihini yazacak olanlar, Türkçe romanları okumaya mecbur olacaklar. Benim de artık son umudum, Mark Obrien adıyla, Amerikan edebiyatında yer almak.
Aziz NESİN

MOTORLU TESTERE





18. yüzyılın sonlarında, sezaryenin çok riskli olduğu dönemlerde doktorlar zor doğumlar için farklı yöntemler geliştirmeye çalışıyordu. Bebek doğum kanalında sıkıştığında uygulanan işlemlerden biri de "symphysiotomy" adı verilen, pelvis kemiğinin bir kısmını keserek doğum kanalını genişletme operasyonuydu.
Bu işlem başlangıçta bıçaklarla yapılıyordu ve hem çok yavaş hem de aşırı acı vericiydi. Daha sonra İskoç doktorlar tarafından, zincir şeklinde küçük dişleri olan elde çevrilen bir kesici alet geliştirildi. Bu alet, modern motorlu testerenin ilk atası kabul ediliyor.
Ancak o dönem kullanılan cihazlar bugünkü dev odun testereleri gibi değildi. Küçük, elle çalışan cerrahi aletlerdi.
Zamanla teknoloji gelişince aynı zincir sistemi ormancılıkta kullanılmaya başlandı ve bugün bildiğimiz motorlu testereler ortaya çıktı.

KENE

 



Kene cilde sadece “ısırarak” tutunmaz… adeta deriye sabitlenir.

Keneler, saatler hatta günler boyunca fark edilmeden beslenmelerini sağlayan özel bir mekanizmaya sahiptir.

Peki bunu nasıl yaparlar?

Önce ağız parçalarıyla derinin yüzeyini keserler. Ardından, kanca benzeri özel bir yapıyı cildin içine yerleştirip kendilerini sabitlerler.

Ama olay bununla da bitmez…

Kene, biyolojik bir “yapıştırıcı” benzeri madde salgılar. Ayrıca ağrıyı ve iltihap tepkisini azaltan salgılar üretir. Bu yüzden birçok insan, üzerinde kene olduğunu uzun süre fark etmez.

Kene cilde tutunduğu süre boyunca:

• Kanla beslenir  

• Giderek şişer ve büyür  

• Bazı hastalık etkenlerini bulaştırabilir  

Neden erken fark edilmesi önemli?

Kene ne kadar uzun süre ciltte kalırsa, enfeksiyon bulaştırma riski o kadar artabilir. Özellikle Lyme hastalığı gibi kene kaynaklı hastalıklar bu şekilde ortaya çıkabilir.

Kene görülürse ne yapılmalı?

• Ani şekilde koparmaya çalışma  

• İnce uçlu cımbız kullan  

• Deriye en yakın yerden tut  

• Yavaş ve sabit şekilde çek  

• Sonrasında bölgeyi dezenfekte et  

Özellikle otluk ve ormanlık alanlardan sonra cildi kontrol etmek önemlidir.

Bazen en küçük canlılar bile sağlık üzerinde büyük etki oluşturabilir.


Kaynaklar:

• Centers for Disease Control and Prevention — Tick Removal and Tickborne Diseases  

• Mayo Clinic — Tick bites  

• National Library of Medicine — Tick attachment mechanisms

#Kene #Sağlık #LymeHastalığı



İHTİYAR




Ekspres Trenle Gelen İhtiyarlık

Yaşlanmak…

Eskiden uzak sanırdık.

Hani haritada küçücük yazan kasabalar vardır ya…

“Oraya bana sıra gelmez” dersin.

Geliyor.

Hem de aktarmasız.

Ekspres trenle.

Business class.

Ameliyat masasında yatarken,

hayat film şeridi gibi geçiyor gözünün önünden.

Fragman güzel.

Final biraz problemli.

Eskiden sabah kalkınca ilk iş telefona bakardık.

Şimdi ilk iş…

“Bugün diz mi protestoda, bel mi grevde?” kontrolü.

Eskiden fotoğraf çektirirdik.

Şimdi röntgen.

Eskiden “Neredesin?” diye sorarlardı.

Şimdi “Hangi hastanedesin?”

Teknoloji ilerledi.

Biz geriledik.

Gençken hayallerimiz vardı.

Şimdi tahlillerimiz.

Gençken aşk acısıyla sabahlardık.

Şimdi tansiyonla.

Romantik şiir yazardık.

Şimdi ilaç saatlerini ajandaya işliyoruz.

Defter aynı defter.

İçindekiler değişti.

Ama kimse şunu söylemiyor:

Yaşlanmak sadece bedenin paslanması değildir.

Aynı zamanda…

İnsanların yavaş yavaş silinmesidir.

Telefon rehberi dolu.

Arayan yok.

Cenazeler çoğalıyor.

Doğum günleri azalıyor.

“Bir ara görüşelim” diyenler kayboluyor.

“Başın sağ olsun” mesajları artıyor.

Bu da hayatın istatistiği.

Gençken dünyayı kurtaracaktık.

Şimdi site yönetiminden kurtulamıyoruz.

Memleketi düzeltecektik.

Şimdi kolesterolle mücadele ediyoruz.

Devrim hayalleri vardı.

Şimdi tuz yasak.

Hayat böyle terbiye ediyor insanı.

Önce omuzdan vuruyor.

Sonra dizden.

En son moralden.

Ama…

Kim ne derse desin.

Yaşlanmak bir ayrıcalıktır.

Çünkü…

Herkese nasip olmaz.

Bazıları yarım kalır.

Bazıları daha başlarken biter.

Biz…

Devam edebildik.

Düştük.

Yaralandık.

Kaybettik.

Ama kalktık.

Hâlâ sabah kalkıp çay koyabiliyorsak,

Hâlâ bir yazıyı okuyup “Hmm” diyebiliyorsak,

Hâlâ “Bu doğru değil” deme cesaretimiz varsa…

Bitmemişiz demektir.

Gençlik hızdı.

Yaşlılık derinliktir.

Gençlik bağırmaktı.

Yaşlılık susup anlamaktır.

Gençlik koşmaktı.

Yaşlılık yürüyebildiğine şükretmektir.

Son söz mü?

Yaşlanmak…

Çöküş değildir.

Bir direniştir.

Sessiz…

İlaçlı…

Biraz ağrılı…

Ama onurlu.

Ve en önemlisi: İnsan kalbinin sınavıdır.


Ercüment Çalışlar

(Alıntıdır.)

NURİ CONKER




Atatürk’ün manevi kardeşi..

Erkek kardeşi yoktu ama... Kardeşten öte arkadaşı vardı.

"Nuri Conker"

Çocukluk arkadaşı, mahalle, okul, silah ve kader arkadaşıydı.

Annesi ve eşinden başka “Kemal” diye hitap edebilen tek kişiydi.

Bir yaş küçüktü. Can yoldaşıydı, sırdaşıydı.

Ömrü boyunca her yerde olduğu gibi Conkbayırı’nda da Mustafa Kemal’le omuz omuzaydı, orada şakağından ağır yaralandı. Mustafa Kemal Paşa'nın göğsünden vurulduğunda saatinin parçalandığı olayı birlikte yaşamışlardı..

Conker; soyadını Mustafa Kemal Paşa verdi. Conkbayırı muharebesinin kazanmasından vermişti..

(Conkbayırı’ndaki conk kelimesi “bir araya gelip sohbet edip gülüşmek” anlamına geliyordu. Çanakkale ve Balıkesir yörelerinde “conguldaşmak, conklaşmak” şeklinde kullanılıyordu.

Çanakkale’nin en kanlı çarpışmalarından birine sahne olan, Nuri’nin büyük kahramanlık gösterdiği Conkbayırı, elbette sohbet edip gülüşmek kavramlarından çok uzaktı ama… Daima neşeli ve hoşsohbet olan Nuri Conker’in karakterini tanımlıyordu da.)

Hareket ordusu, Trablusgarp, Çanakkale, Muş cephesi, Kurtuluş Savaşı… Mustafa Kemal Paşa nerede, Nuri oradaydı. Manifesto'sunda adı geçmiyor, acep Bandırma'nın kaçak yolcusu muydu? 19 mayıs 1919'da nerede olduğunun kayıtları da yok.

Paşa olabilirdi. Bakan olabilirdi. TBMM başkanı bile olabilirdi.

İstemedi. Arkadaş kalmayı tercih etti.

Arkadaşlığını hiç suistimal etmedi.

Bulundukları ortamda elektrik kesilirse, ışıklar tekrar geldiğinde hep aynı manzara görülürdü…

Nuri ayakta, tabancası elinde, gövdesini Mustafa Kemal’e siper etmiş olurdu.

50 yaşına girdiği gece, kapı çalındı, açtılar, arkadaşı Mustafa Kemal gelmişti. Önceden haber vermemiş, sürpriz yapmıştı. “Yaş gününü kutlamaya geldim” dedi, oturdu. Sonra da bütün gece boyunca, “benim ihtiyarlarla alakam yok, ben artık ihtiyarlarla konuşmuyorum” diyerek Nuri’yi çıldırttı… 

Aile fertleriyle neşeyle sohbet etti, gülmekten kırıldılar, Nuri’yle tek kelime konuşmadı, söylediklerine cevap bile vermedi, geldiği gibi kıkırdaya kıkırdaya gitti.

Nuri’yi kızdırmayı çok severdi. asla darılmazlar, gücenmezlerdi birbirlerine..

Poker oynarken kimsenin parasını almaz, Nuri kaybederse mutlaka kuruşu kuruşuna alırdı, sonra da alay ederdi.

Bir gece… Nuri evine geldi, sırtında siyah bir pardösü, kolları neredeyse dirseklerinde, omuzları daracıktı.

Eşi dayanamadı sordu, ne bu hal? Meğer gene poker oynamışlardı, Nuri gene kaybetmişti, parayı ödemişti ama, Mustafa Kemal Paşa’nın kahkahaları eşliğinde öfkeyle Köşk’ten ayrılırken “ben de senin pardüsönü alırım, elbet, ödeşiriz” demişti. Aradaki kilo farkı ve göbek nedeniyle anca bu kadar uymuştu.

Nuri’siz sofraya oturmazdı. Sadece Nuri’nin nazını çekerdi.

Sadece Nuri’nin sesini yükseltme imtiyazı vardı.

Zaten davudiydi, gümbür gümbür bağırırdı, çok kafası bozulduğunda masaya yumruğunu vura vura konuşurdu.

Birlikte eğlenir birlikte şarkı söylerlerdi.

Mustafa Kemal Paşa bazen muhalifleriyle dalga geçmek için “görevimi bırakmayı düşünüyorum, yerime Nuri’yi aday göstereceğim, mükemmel reisicumhur olur” diyordu. Conker de “göreve hazırım, üstelik Kemal’in aldığı maaşın yarısına yaparım” diyordu!

Mustafa Kemal Paşa’ya sık sık “çocukluğu”yla ilgili sorular sorarlardı. “Kim bilir çocukken ne müstesna insandınız, kim bilir ne olağanüstü, ne harikulade hatıralarınız vardır’ diye merak ederlerdi.

Bu tür durumlarda hep Conker’i işaret ederdi.

“Nuri anlatsın” derdi.

Conker de her zamanki alaycı üslubuyla anlatırdı:

“Bakla tarlasında karga çobanlığı ederdi!”

İkisinin arasındaki şifreydi…

Conker’in “karga çobanı” lafını duyanlar “aman efendim olur mu hiç öyle” filan demeye kalkışınca, Mustafa Kemal Paşa tekrar söze girerdi. “Bana insanüstü bir çocukluk yakıştırmaya kalkışmayınız” derdi.

“Ben de hepiniz gibi çocuktum” derdi.

Neredeyse bütün Atatürk biyografilerinde yer alan “çocukken bakla tarlasında kargaları kovalardı” klişesinin kaynağı, işte buydu.

Mustafa Kemal Paşa ile Nuri Conker’in danışıklı dövüşünün sonuçlarıydı.

Mustafa Kemal’in gerçekten “karga kovaladığını” değil, “herkes gibi bir çocuk” olduğunu anlatmaya çalışıyorlardı. Yağcılık yaparak abartılmaması gerektiğini anlatmaya çalışıyorlardı.

Conker’in bu alaycı lafı döndü dolaştı…

Somut gerçekmiş gibi tarihi biyografilere girdi!

1937… Nuri kalp kriziyle vefat etti.

Mustafa Kemal Paşa yıkıldı. Hatay üzüntüsüne Conker'in ölümü acısı karıştı.. İki sıkı arkadaş ilkokul yıllarından ölene değin hiç ayrılmamışlardı, ölüm ayırmıştı onları..

Derin üzüntüsü öylesineydi ki cenazesine katılamadı.

Evini görmemek için taziyeye bile gidemedi.

Bir daha asla Nuri Conker'in oturduğu semte bile uğrayamadı.

Nuri Conker’i anımsatan her şeyden uzak durmaya çalıştı.

Bir akşam sofrada derin düşünceler içinde yemek yemeye çalışıyordu.

Aniden yerinden fırladı, otomobile bindi, şoföre nereye gidileceğini söylemeden “sağa dön, şurdan sola dön” diyerek yolu tarif etti.

Cebeci’ye geldiler, “burada dur” dedi.

Can arkadaşı Nuri’nin kabrine gelmişti.. Mezarın başına yürüdü, sessiz sessiz durdu.

Sonra da sadece bir cümle kurdu; “Beni niçin yalnız bıraktın Nuri” dedi.

Bir süre daha sessizce durdu, bitkin halde otomobile döndü. Bir daha asla kabirine de gidemedi.

Mustafa Kemal Paşa’nın söylemiyle; Nuri…

“Anıları, kalp ve vicdanından çıkmayacak kardeşi”ydi. 

Mehmet Nuri Conker, Türk asker ve siyasetçi. 

Doğum tarihi: 29 Eylül 1882, Selanik, Yunanistan

Ölüm tarihi ve yeri: 11 Ocak 1937, Ankara

Defnedildiği yer: Devlet Mezarlığı, Ankara

Eğitim: Manastır Askerî İdadisi

Sıra: Miralay

Muharebeler ve savaşlar: Trablusgarp Savaşı, Balkan Savaşları, 

I. Dünya Savaşı, Türk Kurtuluş Savaşı


Alıntıdır.