3. Kitabım "Aşkpedia" E-Kitap ve Sesli Kitap olarak yayımlandı. Çok yakında basılı kitap olarak da yayımlanacak!



AZİZ NESİN-2




"Bir roman yazdım. Üç ay, geceli gündüzlü bu romana çalıştım. Dünyada herkes birbirini kandırır, yazar kısmı da kendi kendini kandırır. Başkalarına söylemeye utansam bile kendi kendime söyleyebilirim. Roman çok güzel oldu. Gazetelerden birine götürdüm.

"Biz telif roman neşretmiyoruz," dediler.
"Bir kere okuyun!"
"Ne gereği var, halk telif roman sevmiyor."
Bir kitapçıya götürdüm. Daha "Bir romanım var," der demez, "Biz yalnız tercüme romanlar basıyoruz," dedi.
Başka birine götürdüm. O da, "Tercüme varsa getirin, telif roman satılmıyor," dedi.
Nereye gittimse, hepsi birbirinin ağzına tükürmüş. Üç ay, ha babam ha, çalışıp büyük ümitlerle yazdığım roman, kimse görmeden cami kapısına bırakılacak günah çocuğu gibi elimde kaldı. O zaman aklıma geldi. Bizim arkadaşlar, kimi Fransızcadan, kimi Almancadan, kimi İngilizceden, İtalyancadan hikâyeler aparıp Johnson’u Ahmet, Martha’yı Fatma yapıyorlar; sonra kendileri yazmış gibi hikâyenin altına imzalarını çakıp dergilere veriyorlar. Ben niye sanki tersini yapmayayım?
Oturdum, romanda ne kadar Türk adı varsa değiştirdim. Amerikan ismi koydum.
Elime bir yerden de New York’un planını geçirdim. Romandaki yer adları da Amerikan'ca oldu. Şimdi sıra geldi, romanın yazarına...
Mark Obrien diye bir de ortaya Amerikan yazarı çıkardım.
"Yalnız çeviri roman yayımlıyoruz," diye beni tersyüz eden gazeteye romanı götürdüm.
"Size Mark Obrien'den çevirdiğim bir roman getirdim," dedim.
"Çok güzel. Kim bu Mark Obrien?"
"Aaa! Bilmiyor musunuz? Ünlü Mark Obrien yahu! Kitapları bütün dünya dillerine çevrildi."
Romanı okuma gereği bile görmediler; tırınk paraları sayıp aldılar. Yalnız bana "Yazar ve eseri hakkında bir şeyler yaz," dediler.
Sarıldım kaleme:
"Mark Obrien'in son şaheseri: 'Strugglefor Life'
Amerika’yı yerinden oynatan bu eser bir ayda 4 milyon sattı. Bütün dünya dillerine çevrilen bu kıymetli roman, nihayet 'hayat kavgası' adıyla dilimize de çevrilmiştir."
Mark Obrien efendiye bir de hal tercümesi şişirdim, sormayın. 18 çocuklu ailenin en küçük çocuğu. Babası Philadelphia'da bir çiftçi. Oğlunu papaz yapmak istiyor. Küçük Mark, daha 14 yaşında ilahiyat profesörünün kaba etine iğne batırıp mektepten kovulmak zekâsını gösteriyor. Tıpkı birçok ünlü Amerikan yazarının hayatı gibi… Balıkçılık yapıyor. Hep bildiğiniz hikâye. Derken 40 yaşında ilk hikâyesini ‘Let Us Kiss’ dergisine gönderiyor. Dili, üslubu o kadar bozuk, anlamsız, saçma ki!
Anlayacağınız, uzun bir hal tercümesi.
Bizim roman bir tutunsun. Kitapçılar, "Aman şu mark Obrien'den bir çeviri de bize yap!" diye peşime düştüler.
Mark Obrien'den tam 18 roman çevirdim.
Daha da ömrüm oldukça çevireceğim. İş bununla kalmadı. Hani ünlü polis hafiyesi Jack Lammer var ya. Kitabı herkesin elinde dolaşıyor. Ondan da 6 kitap çevirdim. Son günlerde işi ilerletmiştim. Hintçeden, Çinceden bile çeviriyordum.
Bu gidişle bir zaman gelecek, Amerikan edebiyat tarihini yazacak olanlar, Türkçe romanları okumaya mecbur olacaklar. Benim de artık son umudum, Mark Obrien adıyla, Amerikan edebiyatında yer almak.
Aziz NESİN

MOTORLU TESTERE





18. yüzyılın sonlarında, sezaryenin çok riskli olduğu dönemlerde doktorlar zor doğumlar için farklı yöntemler geliştirmeye çalışıyordu. Bebek doğum kanalında sıkıştığında uygulanan işlemlerden biri de "symphysiotomy" adı verilen, pelvis kemiğinin bir kısmını keserek doğum kanalını genişletme operasyonuydu.
Bu işlem başlangıçta bıçaklarla yapılıyordu ve hem çok yavaş hem de aşırı acı vericiydi. Daha sonra İskoç doktorlar tarafından, zincir şeklinde küçük dişleri olan elde çevrilen bir kesici alet geliştirildi. Bu alet, modern motorlu testerenin ilk atası kabul ediliyor.
Ancak o dönem kullanılan cihazlar bugünkü dev odun testereleri gibi değildi. Küçük, elle çalışan cerrahi aletlerdi.
Zamanla teknoloji gelişince aynı zincir sistemi ormancılıkta kullanılmaya başlandı ve bugün bildiğimiz motorlu testereler ortaya çıktı.

KENE

 



Kene cilde sadece “ısırarak” tutunmaz… adeta deriye sabitlenir.

Keneler, saatler hatta günler boyunca fark edilmeden beslenmelerini sağlayan özel bir mekanizmaya sahiptir.

Peki bunu nasıl yaparlar?

Önce ağız parçalarıyla derinin yüzeyini keserler. Ardından, kanca benzeri özel bir yapıyı cildin içine yerleştirip kendilerini sabitlerler.

Ama olay bununla da bitmez…

Kene, biyolojik bir “yapıştırıcı” benzeri madde salgılar. Ayrıca ağrıyı ve iltihap tepkisini azaltan salgılar üretir. Bu yüzden birçok insan, üzerinde kene olduğunu uzun süre fark etmez.

Kene cilde tutunduğu süre boyunca:

• Kanla beslenir  

• Giderek şişer ve büyür  

• Bazı hastalık etkenlerini bulaştırabilir  

Neden erken fark edilmesi önemli?

Kene ne kadar uzun süre ciltte kalırsa, enfeksiyon bulaştırma riski o kadar artabilir. Özellikle Lyme hastalığı gibi kene kaynaklı hastalıklar bu şekilde ortaya çıkabilir.

Kene görülürse ne yapılmalı?

• Ani şekilde koparmaya çalışma  

• İnce uçlu cımbız kullan  

• Deriye en yakın yerden tut  

• Yavaş ve sabit şekilde çek  

• Sonrasında bölgeyi dezenfekte et  

Özellikle otluk ve ormanlık alanlardan sonra cildi kontrol etmek önemlidir.

Bazen en küçük canlılar bile sağlık üzerinde büyük etki oluşturabilir.


Kaynaklar:

• Centers for Disease Control and Prevention — Tick Removal and Tickborne Diseases  

• Mayo Clinic — Tick bites  

• National Library of Medicine — Tick attachment mechanisms

#Kene #Sağlık #LymeHastalığı



İHTİYAR




Ekspres Trenle Gelen İhtiyarlık

Yaşlanmak…

Eskiden uzak sanırdık.

Hani haritada küçücük yazan kasabalar vardır ya…

“Oraya bana sıra gelmez” dersin.

Geliyor.

Hem de aktarmasız.

Ekspres trenle.

Business class.

Ameliyat masasında yatarken,

hayat film şeridi gibi geçiyor gözünün önünden.

Fragman güzel.

Final biraz problemli.

Eskiden sabah kalkınca ilk iş telefona bakardık.

Şimdi ilk iş…

“Bugün diz mi protestoda, bel mi grevde?” kontrolü.

Eskiden fotoğraf çektirirdik.

Şimdi röntgen.

Eskiden “Neredesin?” diye sorarlardı.

Şimdi “Hangi hastanedesin?”

Teknoloji ilerledi.

Biz geriledik.

Gençken hayallerimiz vardı.

Şimdi tahlillerimiz.

Gençken aşk acısıyla sabahlardık.

Şimdi tansiyonla.

Romantik şiir yazardık.

Şimdi ilaç saatlerini ajandaya işliyoruz.

Defter aynı defter.

İçindekiler değişti.

Ama kimse şunu söylemiyor:

Yaşlanmak sadece bedenin paslanması değildir.

Aynı zamanda…

İnsanların yavaş yavaş silinmesidir.

Telefon rehberi dolu.

Arayan yok.

Cenazeler çoğalıyor.

Doğum günleri azalıyor.

“Bir ara görüşelim” diyenler kayboluyor.

“Başın sağ olsun” mesajları artıyor.

Bu da hayatın istatistiği.

Gençken dünyayı kurtaracaktık.

Şimdi site yönetiminden kurtulamıyoruz.

Memleketi düzeltecektik.

Şimdi kolesterolle mücadele ediyoruz.

Devrim hayalleri vardı.

Şimdi tuz yasak.

Hayat böyle terbiye ediyor insanı.

Önce omuzdan vuruyor.

Sonra dizden.

En son moralden.

Ama…

Kim ne derse desin.

Yaşlanmak bir ayrıcalıktır.

Çünkü…

Herkese nasip olmaz.

Bazıları yarım kalır.

Bazıları daha başlarken biter.

Biz…

Devam edebildik.

Düştük.

Yaralandık.

Kaybettik.

Ama kalktık.

Hâlâ sabah kalkıp çay koyabiliyorsak,

Hâlâ bir yazıyı okuyup “Hmm” diyebiliyorsak,

Hâlâ “Bu doğru değil” deme cesaretimiz varsa…

Bitmemişiz demektir.

Gençlik hızdı.

Yaşlılık derinliktir.

Gençlik bağırmaktı.

Yaşlılık susup anlamaktır.

Gençlik koşmaktı.

Yaşlılık yürüyebildiğine şükretmektir.

Son söz mü?

Yaşlanmak…

Çöküş değildir.

Bir direniştir.

Sessiz…

İlaçlı…

Biraz ağrılı…

Ama onurlu.

Ve en önemlisi: İnsan kalbinin sınavıdır.


Ercüment Çalışlar

(Alıntıdır.)

NURİ CONKER




Atatürk’ün manevi kardeşi..

Erkek kardeşi yoktu ama... Kardeşten öte arkadaşı vardı.

"Nuri Conker"

Çocukluk arkadaşı, mahalle, okul, silah ve kader arkadaşıydı.

Annesi ve eşinden başka “Kemal” diye hitap edebilen tek kişiydi.

Bir yaş küçüktü. Can yoldaşıydı, sırdaşıydı.

Ömrü boyunca her yerde olduğu gibi Conkbayırı’nda da Mustafa Kemal’le omuz omuzaydı, orada şakağından ağır yaralandı. Mustafa Kemal Paşa'nın göğsünden vurulduğunda saatinin parçalandığı olayı birlikte yaşamışlardı..

Conker; soyadını Mustafa Kemal Paşa verdi. Conkbayırı muharebesinin kazanmasından vermişti..

(Conkbayırı’ndaki conk kelimesi “bir araya gelip sohbet edip gülüşmek” anlamına geliyordu. Çanakkale ve Balıkesir yörelerinde “conguldaşmak, conklaşmak” şeklinde kullanılıyordu.

Çanakkale’nin en kanlı çarpışmalarından birine sahne olan, Nuri’nin büyük kahramanlık gösterdiği Conkbayırı, elbette sohbet edip gülüşmek kavramlarından çok uzaktı ama… Daima neşeli ve hoşsohbet olan Nuri Conker’in karakterini tanımlıyordu da.)

Hareket ordusu, Trablusgarp, Çanakkale, Muş cephesi, Kurtuluş Savaşı… Mustafa Kemal Paşa nerede, Nuri oradaydı. Manifesto'sunda adı geçmiyor, acep Bandırma'nın kaçak yolcusu muydu? 19 mayıs 1919'da nerede olduğunun kayıtları da yok.

Paşa olabilirdi. Bakan olabilirdi. TBMM başkanı bile olabilirdi.

İstemedi. Arkadaş kalmayı tercih etti.

Arkadaşlığını hiç suistimal etmedi.

Bulundukları ortamda elektrik kesilirse, ışıklar tekrar geldiğinde hep aynı manzara görülürdü…

Nuri ayakta, tabancası elinde, gövdesini Mustafa Kemal’e siper etmiş olurdu.

50 yaşına girdiği gece, kapı çalındı, açtılar, arkadaşı Mustafa Kemal gelmişti. Önceden haber vermemiş, sürpriz yapmıştı. “Yaş gününü kutlamaya geldim” dedi, oturdu. Sonra da bütün gece boyunca, “benim ihtiyarlarla alakam yok, ben artık ihtiyarlarla konuşmuyorum” diyerek Nuri’yi çıldırttı… 

Aile fertleriyle neşeyle sohbet etti, gülmekten kırıldılar, Nuri’yle tek kelime konuşmadı, söylediklerine cevap bile vermedi, geldiği gibi kıkırdaya kıkırdaya gitti.

Nuri’yi kızdırmayı çok severdi. asla darılmazlar, gücenmezlerdi birbirlerine..

Poker oynarken kimsenin parasını almaz, Nuri kaybederse mutlaka kuruşu kuruşuna alırdı, sonra da alay ederdi.

Bir gece… Nuri evine geldi, sırtında siyah bir pardösü, kolları neredeyse dirseklerinde, omuzları daracıktı.

Eşi dayanamadı sordu, ne bu hal? Meğer gene poker oynamışlardı, Nuri gene kaybetmişti, parayı ödemişti ama, Mustafa Kemal Paşa’nın kahkahaları eşliğinde öfkeyle Köşk’ten ayrılırken “ben de senin pardüsönü alırım, elbet, ödeşiriz” demişti. Aradaki kilo farkı ve göbek nedeniyle anca bu kadar uymuştu.

Nuri’siz sofraya oturmazdı. Sadece Nuri’nin nazını çekerdi.

Sadece Nuri’nin sesini yükseltme imtiyazı vardı.

Zaten davudiydi, gümbür gümbür bağırırdı, çok kafası bozulduğunda masaya yumruğunu vura vura konuşurdu.

Birlikte eğlenir birlikte şarkı söylerlerdi.

Mustafa Kemal Paşa bazen muhalifleriyle dalga geçmek için “görevimi bırakmayı düşünüyorum, yerime Nuri’yi aday göstereceğim, mükemmel reisicumhur olur” diyordu. Conker de “göreve hazırım, üstelik Kemal’in aldığı maaşın yarısına yaparım” diyordu!

Mustafa Kemal Paşa’ya sık sık “çocukluğu”yla ilgili sorular sorarlardı. “Kim bilir çocukken ne müstesna insandınız, kim bilir ne olağanüstü, ne harikulade hatıralarınız vardır’ diye merak ederlerdi.

Bu tür durumlarda hep Conker’i işaret ederdi.

“Nuri anlatsın” derdi.

Conker de her zamanki alaycı üslubuyla anlatırdı:

“Bakla tarlasında karga çobanlığı ederdi!”

İkisinin arasındaki şifreydi…

Conker’in “karga çobanı” lafını duyanlar “aman efendim olur mu hiç öyle” filan demeye kalkışınca, Mustafa Kemal Paşa tekrar söze girerdi. “Bana insanüstü bir çocukluk yakıştırmaya kalkışmayınız” derdi.

“Ben de hepiniz gibi çocuktum” derdi.

Neredeyse bütün Atatürk biyografilerinde yer alan “çocukken bakla tarlasında kargaları kovalardı” klişesinin kaynağı, işte buydu.

Mustafa Kemal Paşa ile Nuri Conker’in danışıklı dövüşünün sonuçlarıydı.

Mustafa Kemal’in gerçekten “karga kovaladığını” değil, “herkes gibi bir çocuk” olduğunu anlatmaya çalışıyorlardı. Yağcılık yaparak abartılmaması gerektiğini anlatmaya çalışıyorlardı.

Conker’in bu alaycı lafı döndü dolaştı…

Somut gerçekmiş gibi tarihi biyografilere girdi!

1937… Nuri kalp kriziyle vefat etti.

Mustafa Kemal Paşa yıkıldı. Hatay üzüntüsüne Conker'in ölümü acısı karıştı.. İki sıkı arkadaş ilkokul yıllarından ölene değin hiç ayrılmamışlardı, ölüm ayırmıştı onları..

Derin üzüntüsü öylesineydi ki cenazesine katılamadı.

Evini görmemek için taziyeye bile gidemedi.

Bir daha asla Nuri Conker'in oturduğu semte bile uğrayamadı.

Nuri Conker’i anımsatan her şeyden uzak durmaya çalıştı.

Bir akşam sofrada derin düşünceler içinde yemek yemeye çalışıyordu.

Aniden yerinden fırladı, otomobile bindi, şoföre nereye gidileceğini söylemeden “sağa dön, şurdan sola dön” diyerek yolu tarif etti.

Cebeci’ye geldiler, “burada dur” dedi.

Can arkadaşı Nuri’nin kabrine gelmişti.. Mezarın başına yürüdü, sessiz sessiz durdu.

Sonra da sadece bir cümle kurdu; “Beni niçin yalnız bıraktın Nuri” dedi.

Bir süre daha sessizce durdu, bitkin halde otomobile döndü. Bir daha asla kabirine de gidemedi.

Mustafa Kemal Paşa’nın söylemiyle; Nuri…

“Anıları, kalp ve vicdanından çıkmayacak kardeşi”ydi. 

Mehmet Nuri Conker, Türk asker ve siyasetçi. 

Doğum tarihi: 29 Eylül 1882, Selanik, Yunanistan

Ölüm tarihi ve yeri: 11 Ocak 1937, Ankara

Defnedildiği yer: Devlet Mezarlığı, Ankara

Eğitim: Manastır Askerî İdadisi

Sıra: Miralay

Muharebeler ve savaşlar: Trablusgarp Savaşı, Balkan Savaşları, 

I. Dünya Savaşı, Türk Kurtuluş Savaşı


Alıntıdır.

KARGA

Kargaların insan yüzlerini yıllarca hatırlayabildiğini ve kin beslediklerini biliyor muydunuz? Tehdit edildiklerinde, kişiyi hatırlar ve hatta diğer kargaları uyararak bu bilgiyi nesilden-nesile aktarabilirler!

Kargalar, 7 yaşındaki bir çocuğun zekasına sahip olabilirler. Bir karganın size karşı olan davranışlarını hareketlerinden algılayabilirsiniz. Yapılan iyiliğe veya kötülüğe karşı davranışsal tepkiler verirler.
Sürüler halinde yaşarlar, birbirleriyle 15-33 farklı sesle iletişim kurarlar ve bir karga öldüğünde cenaze töreni benzeri bir davranış sergilerler.

Kargalar, inanılmaz zekalarıyla insan yüzlerini tanıyabilen, alet yapabilen, sosyal ve karmaşık bir iletişim ağına sahip kuşlardır. Kültürlerde ölüm, savaş gibi olaylarla ilişkilendirilmiş olsa da, aynı zamanda bilge ruhlar olarak görülür ve bazı inanışlara göre kutsaldırlar. Tek eşli olan bu kuşlar, yiyeceklerini yıkayıp saklar, aile bireylerini tanırlar..
Kargalar gibi Zürafa ve fil gibi bazı hayvanlarında ölen akrabalarının cesedinin çevresinde dolaştıklarını belirleyen bilim insanları, hayvanların da tıpkı insanlar gibi ölüm kavramına yabancı olmadıklarını ve hatta 'yas' tuttuklarını ileri sürüyor.
Popular Science' in haberine göre bilim insanları kargalarla ilgili bir diğer ilginç araştırmada şöyle denildi;
‘Alakarga' olarak bilinen kuş, kendi türünden bir kuşun ölüsünü gördüğünde yiyecek arayışına son verip diğerlerine sesleniyor. Çağrıyı duyan alakargalar, ölü kuşun etrafında toplanıyor.
Bu anlattıklarımız gezegenimizde ve koca evrende sadece bir karganın kısa hayatı.
Gerisini siz düşünün.
~Devon.

ERDEM

“Toplantıya gideceğim. Baktım geç kalma ihtimalim var, bindim bir taksiye, muhabbetçi bir arkadaş. O anlatıyor ben dinliyorum. Tam işyerinin önüne geldik. Ankara’da Bakanlıklar. Diyelim ki, taksi parası 9.75 TL tuttu, ben 10 TL uzattım. Hani hepimizin yaşadığı sahne vardır ya, taksici üstünü arıyormuş gibi yapar, siz de para üstünü alabilmek için bir ayak dışarıda, inmemek için debelenirsiniz. Tam o sahne olacak. Şoför, para üstü var mı diye aranmaya başladı.

- Üstü kalsın kardeşim” dedim.
Döndü bana doğru:
- Vaktin var mı ağabey ?” dedi.
- Evet” dedim (tek ayağım hala dışarıda)
Dörtlülere bastı, trafik dört şerit akıyor, indi araçtan. Önde bir büfe var. Gitti oraya, bir şeyler konuşup geldi. Bana 25 krş uzattı. Belli ki para bozdurmuş.
- Birader” dedim,”9.75 değil,10.50 yazsa ister miydin 50 kuruş benden?”
- “Ne alacağım ağabey 50 kuruşu!”
- Peki, niye gittin 25 kuruş için o kadar uğraştın. Üstü kalsın demiştim.”
Döndü bana, attı kolunu arkaya:
- “Vaktin var mı ağabey?”
- “Var.”
- Çek kapıyı o zaman.”
5 dakika konuştuk. İngiltere’de Profesöründen, bilmem kiminden eğitimler aldım. O taksicinin 5 dakikada öğrettiklerini, İngiliz hocalar haftalarca verdikleri derslerde öğretemediler:
- “Ağabey biz Keçiören’de 5 kardeşiz. Babam rençberdi, günlük yevmiyeye giderdi; artık inşaat falan bulursa çalışır gelir, o gün iş bulamamışsa, biz eve gelişinden, yüzünden anlardık.”
“Durumumuz hiç iyi olmadı. Akşam yer sofrasında yemek yerdik. Yemek bitince babam bize” Durun kalkmayın” derdi. Önce dua ederdik sonra babam bize sofrada konuşma yapardı.”
“Aha” dedim, “Bizim meslekten”, seminerci.
- “Ne anlatırdı baban ?”
- “Hayatta nasıl başarılı olunur ?”
” O gün inşaata çağırmazlarsa eve para getiremiyor, sonra çocuklara hayatta başarı teknikleri anlatıyor.”
- Babam işe gidince büyük ağabeyimiz onu taklit ederdi, delik bir çorapla pantolonun ceplerini çıkarır, dört kardeşi karşısına alıp “Dürüst olun, evinize haram lokma sokmayın” diye anlatırken, biz de gülerdik. Annem kızardı,”Babanızla alay etmeyin. O, hem dürüst hem de çalışkandır” derdi. Yan evde iki kardeş var, onların babası zengin. Babaları birahane işletiyor, ama adamda her numara vardı, kumar falan oynatırdı. Bizim yeni hiç bir şeyimiz olmadı, hep o ikisinin eskilerini kullandık. O amca mahalleden geçerken biz 5 kardeş ayağa kalkardık, çünkü bize bahşiş verirdi. Babam eve gelince ayağa kalkmazdık. Çünkü hediye, para falan hak getire. Ağabey biz babamı kaybettik. Altı ay içinde yandaki baba da öldü. Yandaki baba iki çocuğa 5 katlı bir apartman, işleyen birahane, dövizler ve araziler bıraktı. Bizim baba ne bıraktı biliyor musunuz?”
- “Ne bıraktı?”
- “Bakkal veresiyesi ve konuşmalarını bıraktı : “Evladım işinizi dürüst yapın, hakkınız olmayan parayı almayın.” Falan filan…
“Ağabey, aradan 15 yıl geçti…”
“Diğer babanın 2 oğlu şu anda cezaevindeler, ne ev kaldı ne birahane. Ailesi dağıldı.”
“Biz 5 kardeş, beşimizin Keçiören de taksi durağında birer taksisi var. Hepimizin birer ailesi, çoluk çocuğu, hepimizin birer dairesi var.”
“Geçenlerde büyük ağabeyimiz bizi topladı ve dedi ki :
- “Asıl mirası bizim baba bırakmış.”
“Hepimiz ağladık. 5 kardeş taksiciliğe başladığımızdan beri, taksimetrenin yazmadığı 10 kuruşu evimize sokmadık. Her şeyimiz var Allah’a şükür.”
Çok duygulandım, veda ettim. Tam ineceğim:
- “Dur ağabey, asıl bomba şimdi!”
- Nedir bomban ?”
- Nerede oturuyoruz biliyor musun ? O iki kardeşin oturduğu 5 katlı apartmanı biz aldık. 5 kardeş orada oturuyoruz.”
Evladınıza ne araba bırakırsınız, ne ev, ne de başka bir miras. Evlada sadece değer kavramları bırakırsınız. Bakın iki baba da evlatlarına değer kavramları bırakmışlar.