3. Kitabım "Aşkpedia" E-Kitap ve Sesli Kitap olarak yayımlandı. Çok yakında basılı kitap olarak da yayımlanacak!



DANSÖZ ZENNUBE



Dansöz Zennube ilk defa 1960'ta, İzmir Basmane pavyonlarında 'peştamal kuşandı', ablasının jübilesinde. Ablası çadır tiyatrolarında yıllarca göbek atmıştı. Dansözlük kariyerini o alemde küçümsenmeyen bir mertebe sayılan pavyonlarda tamamlamıştı. Artık bayrağı ufaklığından beri yanında çırak gezdirdiği kardeşine teslim etmenin zamanıydı. Yaşını üç yaş büyüterek Emniyet'ten belgesini çıkarmış ve ona "günahkar kadın" anlamına gelen Zennube adını yakıştırmıştı. "Eniştenin Yeri"nde bir prova vakti, eski tüfek dansözlerden Emine Kuran ile Feriha Tekgül'den (Özcan Tekgül'ün annesi) oluşan jüriden aferin alan Zennube, kalabalık ailesinin umut kapısı, geçim kaynağı, en genci, en güzeli, kısaca medar-ı iftiharıydı. Uzun boylu, esmer, kadife tenli, değirmen taşı gibi büyük oval kalçalı, kara kaş kara göz bir kızdı.

1942'de Milas'ta doğdu. Gerçek adı Memnune. Bugün üçü hayatta olan beş kardeşten biriydi. Çocukluğu Aydın ve Nazilli' de geçti. 13 yaşında Şükrü Etioğlu adında eşraftan bir tüccarla evlendirildi. Hülya adında bir kızı oldu. 14 yaşında boşandı. Çocuklu "dul bir çocuk"tu artık. Bu tarihten itibaren ayna karşısında kendi kendine dans etmeye başladı. Devrin ünlü dansözlerinden Babuş'un etkisindeydi. Bir de "Çift Motorlu" Pamela'nın. Ki bu kadının ilginç yanı, meme uçlarında ve kalçasının iki kanadında asılı püskülleri fıldır fıldır döndürerek dans etmesiydi. Bunu yaparken kendi dururdu, sadece memelerini ve kalçasını oynatırdı. Önce sağa, sonra sola. Bitmedi, sonra sağdan sola, soldan sağa. Bu yüzden ona, dudak uçuklatan kinayeler yüklü bir isim takmışlardı: Çift Motorlu Pamela.

On beş yaşında İzmir pavyonlarında neonlu dansözdü. Aralıksız on yıl sürecek 'Zennubeli yıllar' işte böyle başladı. Adana, İzmir, Bursa, İskenderun, Ankara pavyonlarında üç yıl süren stajyerliğini tamamladıktan sonra 1963'te İstanbul' a geldi. Önceleri kostümlerini Tahtakale bijuterilerinden aldığı incik boncukla kendi dikerken, artık Bella'dan giyinip kuşanıyordu. İstanbul' dan önce takılıp kaldığı İzmir ve Ankara' da ikinci ve üçüncü evliliklerini yaptı. Cengiz Turan adlı İzmirli bir delikanlıya gönlünü kaptırmıştı. Az çekmedi ondan, bu adam "kadir kıymet bilmez" çıkmıştı. Bir Ankara turnesinde ise Şükrü Köseoğlu Paşa'nın oğlu Rasim'le tanıştı. Bu da "hayırsızın biriydi."

İstanbul'a gelip de Zeki Müren'in kadrosunda turistik-sosyetik kulüplere terfi edince, memlekette onu tanımayan kalmamıştı. Ciddi rakipleri vardı. Bir kere o devirde, 9 /8 zil çalarak oynamasını bilmeyen dansözden sayılmıyordu, keza tülle dans edemeyenler de. En çok Özcan Tekgül, Aysel Tanju ve Ayşe Nana ile çekişti. Bu üçü o sıralar piyasayı adamakıllı tutmuştu. Dansta onlardan bir eksiği yoktu. Özcan Tekgül alkol enerjisiyle deli dolu bir 'performans' sergileyen uçuk bir dansözdü. Aysel Tanju ile Nana ise coştukça soyunanlardandı. İstanbulluydular ne de olsa, striptize uyanmışlardı. Zennube ise sahneden kostümünden fire vermeden inerdi. 

1960'tan 1970'in hemen başına kadar süren bu devirde, Anadolu kocaman bir panayır yeri gibiydi. Millet fıskiyeli havuzlu püfür püfür yaz bahçelerinde çay-kahve içiyor, çekirdek çitleyip sinema seyrediyordu. Demir, tütün, pamuk, incir, kereste tüccarları, kabadayılar, mekancılar, kimi müzisyenler, bazı emniyet mensupları ile bazı gazeteciler ve tabiatıyla kimi futbolcular hep bu kadınların peşindeydi. Zennube de bunların içinde en kolay kandırılanıydı. Hemen her turnede kendine yeni bir adam buluyor ve çoğu zaman da hüsrana uğruyordu. 

Yalnız bir keresinde Hasan Atak adında bir polis Zennube'ye fena çarpıldı. İskenderun'da, bir pavyonda dans ederken tanıştı onunla. Babası yaşında, evli barklı bir adamdı. Aşkları ayyuka çıkınca Ankara'dan İçişleri Bakanlığı müfettişleri geldi, polisi görevden aldılar. Zennube'yi  de İskenderun' dan kovdular. Bir daha bu kente adımını atmasını yasakladılar. Zennube İskenderun'dan İzmir'e geçti. Fuar başlamıştı. Mogambo' da göbek atarken bestekar ve kanuni Coşkun Erdem'le tanıştı. İki yıl beraber kaldılar. Bu sıralar Arap aleminden Ferit el Atraş, Abdülvahap, Sabbah, Abdülhalim Hafız gibi müzisyenler saltanat sürüyordu. Özellikle Ferit el Atraş "Habina" adlı şarkısıyla ortalığı kasıp kavuruyordu. 

Nasıl Hamdi Beliğ'in şarkısı Bülent Ersoy tarafından "Maazallah" diye söylendiyse, Coşkun Erdem de bu şarkının melodisini aynen almış, yeni sözler yazarak Zennube'ye ithaf etmişti: "Zennube hayatım, gel bana gel sevgilim, kaçma benden, gel beraber gezelim" şarkısı herkesin dilindeydi. (Bu şarkı 2000'lerin başında tekrar Atilla Taş tarafından yeniden söylendi.) Bu şarkının rüzgarıyla şöhreti ikiye katlanan Zennube dört de film çevirdi. Nefesini Keseceğim' de başrol, Şahane Kadın' da Sevim Çağlayan ile yine başrol oynadı. 

Oynamaz olaydı. Çünkü gençliğinin en güzel beş yılını karartacak olan Berker İnanoğlu ile bu sırada tanıştı. Vaktiyle Aysel Tanju'yu 'himayesine' alan abisi (Türker Inanoğlu) gibi o da zavallı Zennube'yi 'himayesine' almıştı. Bu ilişki sırasında çok eziyet çekti, hem de hiç çekmediği kadar. Aysel Tanju'nun ve Zennube'nin çekilmesiyle nefes alan piyasada tuhaf isimli dansözler türemişti; Tahiyye Salem, Pandora, Türkan Şamil, Tamara, Salome, Semira Semir gibi. Zennube'nin bir de belalısı vardı; ünlü babalardan Arap Burhan! 

Bir gece bir gazinoda Berker İnanoğlu ve Zennube demlenirken birden peydah oldu. İki taraf da silahlarına davrandı. Çıkan arbedede Arap Burhan'ın adamları Zennube'yi bacaklarından, kalçasından bıçakladılar, dans edemesin diye. Zavallı aylarca yatalak kaldı. Tam da bu sıra gazetelerden kocası bildiği adamın evlendiğini öğrendi. Müjde gibi geldi ona bu haber; beş yıllık "hapis hayatı" bitti, tekrar piyasadaydı. 

Hasat mevsimi Adana'ya gitti. Niyeti "para yemeye gelen" pamuk tüccarlarını söğüşlemekti. Ama kısmetine bir hacıağa değil de bir futbolcu çıkmıştı: Adanademirsporlu Özden! Gelgelelim Kartal Yaşar'lı, Füze Selami'li "Lacivert-Mavililer"in -ki o ekip o günlerde büyük takımların korkulu rüyasıydı- raket ayaklı solaçığı Özden bu aşktan fena halde zararlı çıktı. Zennube'yi ona yar etmemeye yeminli yeraltı aleminin en boktan herifleri Özden'i bacaklarından kurşunladılar. Özellikle sol taraftan. 

Onun futbolcu aşıklarından biri de "Güvercin Nuri" namıyla maruf milli solhaf Nuri'ydi. Hacettepe' de yetişip Eskişehirspor'un Es-Es-Es-Ki-Ki-Ki'li zamanında "Kırmızı Şimşekler"in formasını giyen Nuri, lakabını bir Beşiktaş maçı öncesinde çimlere konan güvercinlerden birini kramponlarıyla telef etmesi 'sayesinde' kazanmıştı. Zennube'nin Nuri'yle olan aşkı da o güvercinle aynı kaderi paylaştı. 

1970'lere gelindiğinde son kez gittiği İzmir Fuarı'nda dansözlük hayatını tamamladı. Dördüncü evliliğini yaptığı Kazım Ay adında bir deri tüccarı onu "evinin kadını" olmaya ikna etmişti. Zaten kilosu 60'ın üstüne çıkmış, bacaklarında kurşun, bıçak façaları; Zennube sessizce piyasadan çekildi.

(ÜMİT BAYAZOĞLU, "Uzun, İnce Yolcular", Aras Yayıncılık, 2014)

(Alıntıdır.)






23 MAYIS DÜNYA KAPLUMBAĞA GÜNÜ

Dünya Kaplumbağa Günü
Dünya Kaplumbağa Günü her yıl 23 Mayıs'ta kutlanan bir farkındalık günüdür. Bu özel gün, kaplumbağaların ve onların yaşam alanlarının korunması gerektiğine dikkat çekmek amacıyla düzenlenir. İlk olarak 2000 yılında American Tortoise Rescue (ATR) kuruluşu tarafından başlatılmıştır. Amacı, kaplumbağalar hakkındaki bilgi birikimini artırmak ve kaplumbağa bakımına dair farkındalığı yükseltmektir.

Kaplumbağaların Önemi
Kaplumbağalar, dünya ekosistemi için önemli bir role sahiptirler. Hem karada hem de denizde yaşayan kaplumbağalar, deniz ekosistemlerinde yosun dengesini sağlamak, karasal çevrede ise bitki çeşitliliğini artırmak gibi roller üstlenir. Ancak habitat tahribatı, kirlilik, avlanma ve iklim değişikliği gibi nedenlerle kaplumbağaların nüfusları dünya genelinde azalış göstermektedir.

Hedef ve Amaç
Dünya Kaplumbağa Günü'nün başlıca hedefleri şunlardır:
- Kaplumbağaların yaşamları ve karşılaştıkları tehditler hakkında farkındalık yaratmak.
- Özel ya da yabani türlerin uygun şekilde yaşamalarını teşvik etmek.
- Kaplumbağa bakımını bilen sorumlu sahiplenmeleri teşvik etmek.
- İnsanların kaplumbağaları doğal ortamlarında koruma girişimlerinde bulunmalarını sağlamak.

Kaplumbağaların Korunması İçin Bireysel Adımlar
Kaplumbağaları korumak adına birey olarak alabileceğiniz bazı basit önlemler şunlardır:
- Tek kullanımlık plastik ürünlerden kaçının, çünkü bunlar genellikle deniz kaplumbağaları için tehlike oluşturur.
- Doğal yaşam alanlarına zarar verebilecek atıkları sınıflandırarak geri dönüştürün.
- Egzotik evcil hayvan ticareti yapmayın ve desteklemeyin.
- Kaplumbağaların doğal yaşam alanlarını koruyan projelere gönüllü olarak katılın.

Dünya Kaplumbağa Günü'ne Katılmanın Önemi
Dünya Kaplumbağa Günü yalnızca kaplumbağaların korunması için değil, aynı zamanda gezegenimizin biyolojik çeşitliliği hakkında daha geniş bir farkındalık yaratmak için de fırsat sunar. Bu özel gün aracılığıyla toplumun her kesimi kaplumbağaların karşı karşıya olduğu tehditlere dikkat çekebilir ve daha sürdürülebilir çözümlere katkıda bulunabilir.

Kaplumbağaların yaşamlarını daha güvenli kılmak, sadece bu güzel canlıları değil, aynı zamanda geleceğimizi de korumak anlamına gelir. Daha bilinçli bireyler ve topluluklar olarak, Dünya Kaplumbağa Günü'nün ruhuna uygun şekilde hareket etmeyi unutmayalım.


TÜRK

1071 öncesinde Türk tarihi bilgileri nerede? Türklerin antik kentleri nerelerdi?

Bizim bir alfabemiz yok mu?

BEN TÜRK'ÜM DİYORSANIZ BUNLARI DA BİLMELİSİNİZ


01. Tarihte Kurulan İlk Türk Devleti, Asya Hun Devleti
02. Türk Adı İle Kurulan İlk Milli Türk Devleti, I. Göktürk Devleti

03. Yerleşik Yaşama Geçen İlk Türk Devleti, Uygurlar

04. Yazıyı İlk Kullanan Türkler, II. Göktürk ( Kutluklar )
05. Avrupa’da Kurulan İlk Türk Devleti, Avrupa Hun Devleti
06. İstanbul’u İlk Kuşatan Türkler, Avarlar

07. Alfabeyi İlk Kullanan Türkler, Türgişler

08. Parayı ilk kullanan Türkler, Sibirler

09. İlk Türk Parasını Basan Türkler, Türgişler

10. Bizans’la Siyasal İlişki Kuran İlk Türkler, Göktürkler

11. Türk Tarihinin İlk Yazılı Antlaşması, Asya Hun-Çin Ant.

12. İlk Türk Alfabesi, Göktürk –Orhon Alfabesi

13. Töreyi yazı hale getiren ilk Türkler, Uygurlar

14. Türk Tarihi ile ilk yazılı belgeler, Orhun Kitabeleri

15. Tarihte ilk onlu sisteme dayalı ordu, Asya Hunları-Metehan

16. İlk Türk Hükümdarı, Teoman, Asya Hun Devleti

17. Türk adı ilk defa, Çin kaynaklarında Geçer

18. Türklerin ilk başkenti, Ötüken

19. İlk hayvan sanat üslubu, İskitler

20. İlk ceket, pantolon, kemer ve kemer tokası, İskitler

21. Yabancı dinleri benimseyen ilk Türkler, Uygurlar

22. Anadolu’ya ilk gelen Türkler, Hunlar

23. İlk atlı göçebe Türk uygarlığı, İskitler

24. Kâğıt ve matbaayı ilk kullanan Türkler, Uygurlar

25. Tarihte atı ilk evcilleştirilen millet, Türkler

26. İlk yazılı Türk Milli Tarih kaynağı, Orhun Kitabeleri

27. İlk yoğurt, pastırma ve konserve et, Türkler

28. En uzun destanı, Manas-Kırgızlar

29. Musevi olan tek Türkler, Hazarlar

30. İslamiyet’i kabul eden ilk Türk boyu, Karluklar
31. İlk Müslüman Türk devleti, Karahanlılar

32. İlk Müslüman Türk İmparatorluğu, Gazneliler

33. Mısır’da kurulan ilk Türk İslam Devleti, Tolunoğulları

34. Hicaz bölgesine hâkim olan ilk Türk devleti, İhşitler

35. Hindistan’a İslamiyet’i ilk götüren Türkler, Gazneliler

36. Türkçeyi resmi dil ilan eden ilk Türk Devleti, Karahanlılar

37. Türkçeyi resmi dil ilan eden ilk Türk Beyliği, Karamanoğulları

38. Türklerin Anadolu’daki ilk başkenti, İznik
39. İlk Türk denizcisi ve Amirali, Çaka Bey
40. Selçukluların Bizans’la yaptığı ilk savaş, Pasinler
41. Türk âleminin ilk sözlüğü, Divan-ı Lügati’t Türk

42. Türklerin Anadolu ya ikinci defa sahip olması Mustafa Kemal ATATÜRK

43. Anadolu'da Türk ismi ile devlet kuran (TÜRKİYE) Mustafa Kemal ATATÜRK

44. Anadolu'da Türkiye Devletinin Resmi Dilini Türkçe yapan Mustafa Kemal ATATÜRK.

45. Halının ne olduğunu, Keçenin ne olduğunu Dünyaya tanıtan İskitler dir.

46.Avrupa kumaşlarla örtünürken İskitler Pantolon, gömlek ve ceket yelek giyiyordu.
Altından ceket ve pantolon yapıyordu.

Alıntıdır....



CEHALET KADER MİDİR?




CEHALET KADER DEĞİLDİR!

İslam'da, 'israf haramdır' derler ama!

Almanya'da 70.000 sağlık evi, 8.000 kilise,   

Fransa'da 60.000 sağlık evi, 9.000 kilise,

Türkiye'de 7.000 sağlık evi, 85.000 cami.

Dünyadaki Müslüman sayısının %6’sı Türkiye'de iken,

cami sayısının %65’i bu ülkede...

Diyanet'in bütçesi 12 milyar TL,

İmam sayısı 275 bin

Cami sayısı 85 bin

Sağlık Bakanlığı bütçesi  2.7 milyar TL

Doktor sayısı 107 bin

Hastane sayısı 1.250

Doktor açığı  105 Bin

İmam fazlası 115 Bin

Her yıl mezun olan doktor sayısı 9 bin

Her yıl mezun olan imam sayısı 60 bin

Kültür düzeyimizin fotoğrafını çekersek, hem bulunduğumuz noktanın ne olduğu, hem de IQ (zeka) durumumuz ortaya çıkar.

Aşağıda vereceğim bilgiler size her şeyi anlatacaktır.

1 Yılda ortalama:

Bir Japon    25,

Bir Şilili        18,

Bir İsviçreli  11 kitap okuyormuş.

Bizde ise;

bir kişi 10 yılda 1 kitap okuyormuş.

Türkiye’de ihtiyaç listesinde kitap 235.sıradadır.

8 milyonluk Azerbaycan’da bir kitap 100 bin basarken, bizde bu sayı 3 bindir.

Türkiye’de;

Kütüphane sayısı 1412

Kahvehane sayısı  570 000.

49.600 kişiye bir kütüphane;

122 kişiye bir kahvehane düşmektedir.

Bir Norveçli:

Kitap için yılda 147 dolar,

Biz 33 sent  harcıyoruz.

Türkiye’de bir günde televizyona 5 saat ayıran insanımız

kitaba yılda 6 saat ayırmaktadır.

Kültürü reddeden insanlar, kültürü reddedenleri seçerler ve ardından yıllarca yakınırlar.

Yalnız bu işlerin iki tehlikesi de vardır:

Birincisi, kitap okuma alışkanlığı edindiğinizde şimdiye dek ne kadar boş olduğunuzu anlar ve üzülürsünüz,

İkincisi de hemen her sahada sizi kullananların ne çapta kişiler olduğunu anlar komplekse girersiniz.

Cehalet kader değildir. Lütfen okuyun.

(Alıntıdır.)


Mesela, sizi derin uykudan uyandıracak kitaplar basıldı bu ülkede.

Örneğin: Yazar Ali Gökçe'nin, "İran Hududunda Bir Tilki" ve "Barış" isimli kitapları ufkunuzu açmak için bir kapı aralayabilir belki de, alıp okumanızı öneririm.



DOMUZ



DOMUZ ETİNİN YASAK OLMASININ MİTOLOJİK HIKAYESİNİ BİLMEK İSTER MİSİNİZ?

Domuz eti İslamiyet'ten, Musevilikten asırlar önce Sümer mitolojisindeki bir hikaye üzerine ilk olarak Samilerde yasaklanmıştır.

Sümer mitolojisinde Aşk, bereket tanrıçası İnanna'nın kocası Tammuz'un diğer adı Domuzi/ Dumuzi'dir ve hayvanların tanrısıdır.

Bu ismin Anadolu'daki ismi Attis, aynı adın Suriye'ye geçtiğinde Adon, Yunan mitolojisinde Afrodit'in sevgilisi Adonis olduğunu görmekteyiz.

İnanna'ın kocası Tammuz/Dumuzi vahşi bir yaban domuzu tarafından öldürülür. Bunun üzerine domuz, lanetlenen ve eti yasaklanan bir hayvan olur.

Domuzu mitolojide günahkar, dinlerde haram yapan bilinçaltında yatan "Tanrı katili" sıfatıdır.

Mezopotamya'da domuz, "katil" sıfatı ile nefret edilen bir hayvan olmuştur.
Sümer kültür ve inançlarının tek tanrılı dinlerin kitaplarını nasıl etkilediğine Tevrat'ın Hezekiel bölümünde "Tammuz" adının geçmesinden anlayabiliriz.

Tevrat'ta şöyle bir cümle geçiyor: "Orada oturup Tammuz için ağlayan kadınları gördüm."

Sümerlerde de Tammuz bir domuz tarafından öldürülünce kadınlar, tüm yeryüzü ağlıyor.

Yunan mitolojisinde de Aşk Tanrıçası Afrodit'in sevgilisi Adonis,bir yaban domuz tarafından öldürülüyor.

Zaten Sümerlerdeki Aşk Tanrıçası İnanna'nın Yunan mitolojisindeki karşılığı Afrodit'tir.

Görüldüğü üzere inançlar farklı şekillerde, farklı isimlerle birbirlerini etkilemişler.
Ayrıca domuzun ekonomik açıdan, ..küçükbaş hayvanlar gibi göç edememesi, yaz aylarında etinin dayanıksız olması, domuzun sulak alanlarda yetişmesi gibi sebepler de domuzun tercih edilmemesinin diğer sebepleri arasında sayılabilir.

Kaynak: Cevat Şakir Kabaağaçlı (Halikarnas Balıkçısı)
Anadolu Efsaneleri Özhan Öztürk

CEHALET BÖYLE BİR ŞEY


Eski Mısır devlet başkanı Enver Sedat'ı suikast sonucunda öldüren adama hakim sorar:

"Neden öldürdün?"
Katil: "Çünkü laikti"
Hakim: "Laik ne demek?"
Katil: "Bilmiyorum!!"

Mısır'ın en iyi edebiyat adamlarından Necip Mahfuz'u öldürmeye çalışıp başarısız olan sanığa hakim sorar:
"Neden vurdun?"
Sanık: "Sokak çocuklarının hayalleri adlı kitabı yazdığı için"
Hakim: "Peki sokak çocuklarının hayallerini okudun mu?"
Sanık: "Hayır!!"

Hakim, yazar Faraç Foda'yı öldüren üç teröriste sorar:
"Neden Faraç Foda'ya suikast düzenleyip öldürdünüz?
"Suçlular: "Çünkü kafir"
Hakim: "Onun kafir olduğunu nereden anladınız?"
Suçlular: "Onun kitabından"
Hakim: "Hangi kitabından anladınız onun kafir olduğunu?"
Suçlular: "Biz okuma yazma bilmiyoruz"

"Her kötülüğün anası her dönemde 'cehalet' olmuştur!"


AT KESTANESİ




At kestanesi, parklarda sıkça gördüğümüz heybetli bir ağaçtır ama adındaki "kestane" kelimesine aldanmamak gerekir; bildiğimiz yenilebilir kestanelerle hiçbir akrabalığı yoktur.

Aslen Balkan dağlarına özgü olan bu ağaç, tamamen kendine has şaşırtıcı özelliklere sahiptir.
En ilginç yönlerinden biri, dökülen yaprak saplarının dalda bıraktığı izdir. Bu iz, üzerindeki çivi benzeri noktalarla birlikte tıpkı bir at nalına benzer.
Baharda açan beyaz çiçekleri ise adeta akıllı bir sinyal sistemidir. Çiçeklerin ortasındaki sarı renk, arılara "bende polen var" mesajı verir. Çiçek tozlaştığı an bu renk kırmızıya döner. Arılar kırmızı rengi göremediği için sadece sarı olanlara yönelir ve ağaç boşuna enerji harcamaz.
Tohumları, yani yere düşen o parlak kahverengi kestaneler yüksek oranda sabun özü (saponin) içerir. Ezilip suya atıldığında köpürdüğü için eskiden çamaşır yıkamada kullanılmıştır.
İlkbaharda tomurcukları koruyan yapışkan reçinesi ve sonbaharda tohumları dışarı fırlatan dikenli yeşil kapsülleri de ağacın savunma mekanizmalarıdır.
Unutmamak gerekir ki at kestanesi insanlar ve evcil hayvanlar için zehirlidir; asla çiğ olarak yenmemelidir. Sadece doğadaki bazı sincap ve geyikler bu zehre dayanıklıdır.
Bugün Paris'in dünyaca ünlü Şanzelize Bulvarı'nı (Champs-Élysées) süsleyen o görkemli at kestanesi ağaçlarının kökeni Osmanlı'ya dayanır. Botanikçi ve elçi Ogier Ghiselin de Busbecq, 1500'lü yıllarda İstanbul'da görüp hayran kaldığı bu ağacın tohumlarını Avrupa'ya götürmüştür. 1615 yılında ise Fransa Kraliçesi Marie de Medici'nin isteğiyle, İstanbul'dan Paris'e hediye olarak çok sayıda at kestanesi fidanı gönderilmiş ve Şanzelize'ye dikilmiştir.

Orman Mühendisi

(Alıntıdır.)

19 MAYIS ATATÜRK'Ü ANMA, GENÇLİK ve SPOR BAYRAMI




Atatürk'ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramı, Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk'ün Samsun'a çıkarak Kurtuluş Savaşı'nı başlattığı 19 Mayıs 1919 tarihini anmak amacıyla her yıl 19 Mayıs'ta kutlanan ulusal bir bayramdır. Aynı zamanda bu bayram, gençliğe ve spora adanmıştır.


Tarihi ve Anlamı

Mustafa Kemal Atatürk, 19 Mayıs 1919'da Samsun'a çıkarak Türk milletinin bağımsızlık mücadelesini başlatmıştır. Bu tarih, Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluş sürecinin başlangıcı olarak kabul edilir. Atatürk, bu önemli günü Türk gençliğine armağan etmiş ve gençliğe olan güvenini göstermiştir.


Bayramın Resmi Statüsü

- 1938 yılında "Gençlik ve Spor Bayramı" olarak kutlanmaya başlanmıştır.

- 1981 yılında, Atatürk’ün 100. doğum yılı dolayısıyla "Atatürk’ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramı" adını almıştır.

- Türkiye'de resmi tatil günlerinden biridir ve kamu kurumları, okullar ve birçok özel sektör kuruluşu bu gün tatil yapar.


Nasıl Kutlanır?

Bayram, Türkiye genelinde çeşitli etkinliklerle kutlanır. Bu etkinlikler arasında şunlar yer alır:


- Resmi törenler: Valilikler, belediyeler ve okullar tarafından düzenlenen çelenk sunma törenleri yapılır.

- Gençlik yürüyüşleri: Öğrenciler ve gençlik grupları tarafından düzenlenen yürüyüşler gerçekleştirilir.

- Spor etkinlikleri: Atletizm, futbol, basketbol gibi çeşitli spor müsabakaları düzenlenir.

- Gösteriler ve konserler: Halk oyunları, müzik dinletileri ve gençlik konserleri organize edilir.

- Anma programları: Atatürk’ün hayatı ve mücadelesiyle ilgili belgesel gösterimleri, konuşmalar ve paneller düzenlenir.


Atatürk ve Gençlik

Atatürk, gençliğe büyük önem vermiştir. "Ey Türk gençliği!" diye başlayan Gençliğe Hitabe ’si, gençliğe duyduğu güvenin ve verdiği önemin en açık göstergesidir. 19 Mayıs’ı gençliğe armağan etmesi de bu düşüncesinin bir yansımasıdır.


Uluslararası Boyutu

19 Mayıs, sadece Türkiye’de değil, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde de resmi bayram olarak kutlanmaktadır. Ayrıca yurtdışındaki Türk toplulukları da bu günü çeşitli etkinliklerle anmaktadır.



ÇOK TA ŞEY ETMEYİN


* Çok yürek tüketme.

* Her sorunu çözmeye çalışma.

* Enerjini kendine harca.

* Keşke dediğin şeylere takılma.

* İyi ki dediklerini sık sık yap.

* Kimseyi memnun etmeye çalışma.

* Özverilerin için madalya bekleme.

* Ev göçüp gidiyor olsa bile al eline kahveni çık açık havaya iç.

* Herkesin nabzına göre şerbet hazırlama, unutma şeker zararlı, boş ver.

* Bir gün takdir edileceğin günü bekleme.

Neden biliyor musun?

Bunların hepsini yaptıktan sonra bir gün gelecek ki.

"Eyvahhh!" diyeceksin, "yaşlıyım ve tek başımayım". "Artık hiç bir işe gücüm yetmiyor. Ne kadar yolum var bilmem ama yoruldum ben" diyeceksin...
Sonra bakacaksın ki etrafına sen varsın,
ilaç poşetin var, hayal kırıklıkların var...
Gözünden iki damla yaş düşecek ya hah işte, o yaşı düşürmemek için gözünden bu verdiğim sırrı iyi sakla!

(Alıntıdır.)

KORNEA

 


Kornea: Kan Damarı Olmadan Yaşayan Tek Doku.
İnsan vücudunda kan damarlarına sahip olmayan tek bölüm korneadır.
Gözün ön kısmında yer alan bu şeffaf, kubbe şeklindeki yapı, hem ışığın göze girmesini sağlar hem de irisi ve merceği korur.
Diğer dokulardan farklı olarak korneada damar yoktur.

Peki, o hâlde nasıl oksijen alır?
Cevap: Doğrudan havadan!
Kornea, dış ortamla temas ettiği için oksijeni havadan emerek beslenir.
Ayrıca besin ihtiyacını da kısmen gözyaşı ve göz sıvısı (aköz humor) sayesinde karşılar.
Bu özel sistem, korneanın tam şeffaf kalmasını sağlar — çünkü kan damarları olsaydı, görme alanı bulanıklaşırdı.
Kısacası: Kornea, insan anatomisinin en hassas ve mükemmel şekilde uyum sağlamış yapılarından biridir.

Kaynaklar:
• American Academy of Ophthalmology
• National Eye Institute (NIH)
• Britannica – “Cornea: Structure and Function”