3. Kitabım "Aşkpedia" E-Kitap ve Sesli Kitap olarak yayımlandı. Çok yakında basılı kitap olarak da yayımlanacak!



CEHALET KADER MİDİR?




CEHALET KADER DEĞİLDİR!

İslam'da, 'israf haramdır' derler ama!

Almanya'da 70.000 sağlık evi, 8.000 kilise,   

Fransa'da 60.000 sağlık evi, 9.000 kilise,

Türkiye'de 7.000 sağlık evi, 85.000 cami.

Dünyadaki Müslüman sayısının %6’sı Türkiye'de iken,

cami sayısının %65’i bu ülkede...

Diyanet'in bütçesi 12 milyar TL,

İmam sayısı 275 bin

Cami sayısı 85 bin

Sağlık Bakanlığı bütçesi  2.7 milyar TL

Doktor sayısı 107 bin

Hastane sayısı 1.250

Doktor açığı  105 Bin

İmam fazlası 115 Bin

Her yıl mezun olan doktor sayısı 9 bin

Her yıl mezun olan imam sayısı 60 bin

Kültür düzeyimizin fotoğrafını çekersek, hem bulunduğumuz noktanın ne olduğu, hem de IQ (zeka) durumumuz ortaya çıkar.

Aşağıda vereceğim bilgiler size her şeyi anlatacaktır.

1 Yılda ortalama:

Bir Japon    25,

Bir Şilili        18,

Bir İsviçreli  11 kitap okuyormuş.

Bizde ise;

bir kişi 10 yılda 1 kitap okuyormuş.

Türkiye’de ihtiyaç listesinde kitap 235.sıradadır.

8 milyonluk Azerbaycan’da bir kitap 100 bin basarken, bizde bu sayı 3 bindir.

Türkiye’de;

Kütüphane sayısı 1412

Kahvehane sayısı  570 000.

49.600 kişiye bir kütüphane;

122 kişiye bir kahvehane düşmektedir.

Bir Norveçli:

Kitap için yılda 147 dolar,

Biz 33 sent  harcıyoruz.

Türkiye’de bir günde televizyona 5 saat ayıran insanımız

kitaba yılda 6 saat ayırmaktadır.

Kültürü reddeden insanlar, kültürü reddedenleri seçerler ve ardından yıllarca yakınırlar.

Yalnız bu işlerin iki tehlikesi de vardır:

Birincisi, kitap okuma alışkanlığı edindiğinizde şimdiye dek ne kadar boş olduğunuzu anlar ve üzülürsünüz,

İkincisi de hemen her sahada sizi kullananların ne çapta kişiler olduğunu anlar komplekse girersiniz.

Cehalet kader değildir. Lütfen okuyun.

(Alıntıdır.)


Mesela, sizi derin uykudan uyandıracak kitaplar basıldı bu ülkede.

Örneğin: Yazar Ali Gökçe'nin, "İran Hududunda Bir Tilki" ve "Barış" isimli kitapları ufkunuzu açmak için bir kapı aralayabilir belki de, alıp okumanızı öneririm.



DOMUZ



DOMUZ ETİNİN YASAK OLMASININ MİTOLOJİK HIKAYESİNİ BİLMEK İSTER MİSİNİZ?

Domuz eti İslamiyet'ten, Musevilikten asırlar önce Sümer mitolojisindeki bir hikaye üzerine ilk olarak Samilerde yasaklanmıştır.

Sümer mitolojisinde Aşk, bereket tanrıçası İnanna'nın kocası Tammuz'un diğer adı Domuzi/ Dumuzi'dir ve hayvanların tanrısıdır.

Bu ismin Anadolu'daki ismi Attis, aynı adın Suriye'ye geçtiğinde Adon, Yunan mitolojisinde Afrodit'in sevgilisi Adonis olduğunu görmekteyiz.

İnanna'ın kocası Tammuz/Dumuzi vahşi bir yaban domuzu tarafından öldürülür. Bunun üzerine domuz, lanetlenen ve eti yasaklanan bir hayvan olur.

Domuzu mitolojide günahkar, dinlerde haram yapan bilinçaltında yatan "Tanrı katili" sıfatıdır.

Mezopotamya'da domuz, "katil" sıfatı ile nefret edilen bir hayvan olmuştur.
Sümer kültür ve inançlarının tek tanrılı dinlerin kitaplarını nasıl etkilediğine Tevrat'ın Hezekiel bölümünde "Tammuz" adının geçmesinden anlayabiliriz.

Tevrat'ta şöyle bir cümle geçiyor: "Orada oturup Tammuz için ağlayan kadınları gördüm."

Sümerlerde de Tammuz bir domuz tarafından öldürülünce kadınlar, tüm yeryüzü ağlıyor.

Yunan mitolojisinde de Aşk Tanrıçası Afrodit'in sevgilisi Adonis,bir yaban domuz tarafından öldürülüyor.

Zaten Sümerlerdeki Aşk Tanrıçası İnanna'nın Yunan mitolojisindeki karşılığı Afrodit'tir.

Görüldüğü üzere inançlar farklı şekillerde, farklı isimlerle birbirlerini etkilemişler.
Ayrıca domuzun ekonomik açıdan, ..küçükbaş hayvanlar gibi göç edememesi, yaz aylarında etinin dayanıksız olması, domuzun sulak alanlarda yetişmesi gibi sebepler de domuzun tercih edilmemesinin diğer sebepleri arasında sayılabilir.

Kaynak: Cevat Şakir Kabaağaçlı (Halikarnas Balıkçısı)
Anadolu Efsaneleri Özhan Öztürk

CEHALET BÖYLE BİR ŞEY


Eski Mısır devlet başkanı Enver Sedat'ı suikast sonucunda öldüren adama hakim sorar:

"Neden öldürdün?"
Katil: "Çünkü laikti"
Hakim: "Laik ne demek?"
Katil: "Bilmiyorum!!"

Mısır'ın en iyi edebiyat adamlarından Necip Mahfuz'u öldürmeye çalışıp başarısız olan sanığa hakim sorar:
"Neden vurdun?"
Sanık: "Sokak çocuklarının hayalleri adlı kitabı yazdığı için"
Hakim: "Peki sokak çocuklarının hayallerini okudun mu?"
Sanık: "Hayır!!"

Hakim, yazar Faraç Foda'yı öldüren üç teröriste sorar:
"Neden Faraç Foda'ya suikast düzenleyip öldürdünüz?
"Suçlular: "Çünkü kafir"
Hakim: "Onun kafir olduğunu nereden anladınız?"
Suçlular: "Onun kitabından"
Hakim: "Hangi kitabından anladınız onun kafir olduğunu?"
Suçlular: "Biz okuma yazma bilmiyoruz"

"Her kötülüğün anası her dönemde 'cehalet' olmuştur!"


AT KESTANESİ




At kestanesi, parklarda sıkça gördüğümüz heybetli bir ağaçtır ama adındaki "kestane" kelimesine aldanmamak gerekir; bildiğimiz yenilebilir kestanelerle hiçbir akrabalığı yoktur.

Aslen Balkan dağlarına özgü olan bu ağaç, tamamen kendine has şaşırtıcı özelliklere sahiptir.
En ilginç yönlerinden biri, dökülen yaprak saplarının dalda bıraktığı izdir. Bu iz, üzerindeki çivi benzeri noktalarla birlikte tıpkı bir at nalına benzer.
Baharda açan beyaz çiçekleri ise adeta akıllı bir sinyal sistemidir. Çiçeklerin ortasındaki sarı renk, arılara "bende polen var" mesajı verir. Çiçek tozlaştığı an bu renk kırmızıya döner. Arılar kırmızı rengi göremediği için sadece sarı olanlara yönelir ve ağaç boşuna enerji harcamaz.
Tohumları, yani yere düşen o parlak kahverengi kestaneler yüksek oranda sabun özü (saponin) içerir. Ezilip suya atıldığında köpürdüğü için eskiden çamaşır yıkamada kullanılmıştır.
İlkbaharda tomurcukları koruyan yapışkan reçinesi ve sonbaharda tohumları dışarı fırlatan dikenli yeşil kapsülleri de ağacın savunma mekanizmalarıdır.
Unutmamak gerekir ki at kestanesi insanlar ve evcil hayvanlar için zehirlidir; asla çiğ olarak yenmemelidir. Sadece doğadaki bazı sincap ve geyikler bu zehre dayanıklıdır.
Bugün Paris'in dünyaca ünlü Şanzelize Bulvarı'nı (Champs-Élysées) süsleyen o görkemli at kestanesi ağaçlarının kökeni Osmanlı'ya dayanır. Botanikçi ve elçi Ogier Ghiselin de Busbecq, 1500'lü yıllarda İstanbul'da görüp hayran kaldığı bu ağacın tohumlarını Avrupa'ya götürmüştür. 1615 yılında ise Fransa Kraliçesi Marie de Medici'nin isteğiyle, İstanbul'dan Paris'e hediye olarak çok sayıda at kestanesi fidanı gönderilmiş ve Şanzelize'ye dikilmiştir.

Orman Mühendisi

(Alıntıdır.)

19 MAYIS ATATÜRK'Ü ANMA, GENÇLİK ve SPOR BAYRAMI




Atatürk'ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramı, Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk'ün Samsun'a çıkarak Kurtuluş Savaşı'nı başlattığı 19 Mayıs 1919 tarihini anmak amacıyla her yıl 19 Mayıs'ta kutlanan ulusal bir bayramdır. Aynı zamanda bu bayram, gençliğe ve spora adanmıştır.


Tarihi ve Anlamı

Mustafa Kemal Atatürk, 19 Mayıs 1919'da Samsun'a çıkarak Türk milletinin bağımsızlık mücadelesini başlatmıştır. Bu tarih, Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluş sürecinin başlangıcı olarak kabul edilir. Atatürk, bu önemli günü Türk gençliğine armağan etmiş ve gençliğe olan güvenini göstermiştir.


Bayramın Resmi Statüsü

- 1938 yılında "Gençlik ve Spor Bayramı" olarak kutlanmaya başlanmıştır.

- 1981 yılında, Atatürk’ün 100. doğum yılı dolayısıyla "Atatürk’ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramı" adını almıştır.

- Türkiye'de resmi tatil günlerinden biridir ve kamu kurumları, okullar ve birçok özel sektör kuruluşu bu gün tatil yapar.


Nasıl Kutlanır?

Bayram, Türkiye genelinde çeşitli etkinliklerle kutlanır. Bu etkinlikler arasında şunlar yer alır:


- Resmi törenler: Valilikler, belediyeler ve okullar tarafından düzenlenen çelenk sunma törenleri yapılır.

- Gençlik yürüyüşleri: Öğrenciler ve gençlik grupları tarafından düzenlenen yürüyüşler gerçekleştirilir.

- Spor etkinlikleri: Atletizm, futbol, basketbol gibi çeşitli spor müsabakaları düzenlenir.

- Gösteriler ve konserler: Halk oyunları, müzik dinletileri ve gençlik konserleri organize edilir.

- Anma programları: Atatürk’ün hayatı ve mücadelesiyle ilgili belgesel gösterimleri, konuşmalar ve paneller düzenlenir.


Atatürk ve Gençlik

Atatürk, gençliğe büyük önem vermiştir. "Ey Türk gençliği!" diye başlayan Gençliğe Hitabe ’si, gençliğe duyduğu güvenin ve verdiği önemin en açık göstergesidir. 19 Mayıs’ı gençliğe armağan etmesi de bu düşüncesinin bir yansımasıdır.


Uluslararası Boyutu

19 Mayıs, sadece Türkiye’de değil, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde de resmi bayram olarak kutlanmaktadır. Ayrıca yurtdışındaki Türk toplulukları da bu günü çeşitli etkinliklerle anmaktadır.



ÇOK TA ŞEY ETMEYİN


* Çok yürek tüketme.

* Her sorunu çözmeye çalışma.

* Enerjini kendine harca.

* Keşke dediğin şeylere takılma.

* İyi ki dediklerini sık sık yap.

* Kimseyi memnun etmeye çalışma.

* Özverilerin için madalya bekleme.

* Ev göçüp gidiyor olsa bile al eline kahveni çık açık havaya iç.

* Herkesin nabzına göre şerbet hazırlama, unutma şeker zararlı, boş ver.

* Bir gün takdir edileceğin günü bekleme.

Neden biliyor musun?

Bunların hepsini yaptıktan sonra bir gün gelecek ki.

"Eyvahhh!" diyeceksin, "yaşlıyım ve tek başımayım". "Artık hiç bir işe gücüm yetmiyor. Ne kadar yolum var bilmem ama yoruldum ben" diyeceksin...
Sonra bakacaksın ki etrafına sen varsın,
ilaç poşetin var, hayal kırıklıkların var...
Gözünden iki damla yaş düşecek ya hah işte, o yaşı düşürmemek için gözünden bu verdiğim sırrı iyi sakla!

(Alıntıdır.)

KORNEA

 


Kornea: Kan Damarı Olmadan Yaşayan Tek Doku.
İnsan vücudunda kan damarlarına sahip olmayan tek bölüm korneadır.
Gözün ön kısmında yer alan bu şeffaf, kubbe şeklindeki yapı, hem ışığın göze girmesini sağlar hem de irisi ve merceği korur.
Diğer dokulardan farklı olarak korneada damar yoktur.

Peki, o hâlde nasıl oksijen alır?
Cevap: Doğrudan havadan!
Kornea, dış ortamla temas ettiği için oksijeni havadan emerek beslenir.
Ayrıca besin ihtiyacını da kısmen gözyaşı ve göz sıvısı (aköz humor) sayesinde karşılar.
Bu özel sistem, korneanın tam şeffaf kalmasını sağlar — çünkü kan damarları olsaydı, görme alanı bulanıklaşırdı.
Kısacası: Kornea, insan anatomisinin en hassas ve mükemmel şekilde uyum sağlamış yapılarından biridir.

Kaynaklar:
• American Academy of Ophthalmology
• National Eye Institute (NIH)
• Britannica – “Cornea: Structure and Function”

SAFİYE HÜSEYİN ELBİ



HEMŞİRELİK TARİHİNDE BİR ÖNCÜ “SAFİYE HÜSEYİN ELBİ”

Ülkemizin tarihinde hemşireliğin önemi savaşlarla ortaya çıkmıştır. Türk Hemşirelik Tarihi savaşlara dayanmaktadır. Modern hemşireliğin temeli Balkan, Çanakkale ve I. Dünya Savaşı gibi savaşlara katılan kadınların yaptıkları uygulamalar (yara debridmanı, bakımı, çevre sanitasyonu, triaj, nazogastrik sonda takılması, kan ve kan ürünlerini uygulama, anestezi, yoğun bakım hemşireliği, psikolojik bakım, şoka müdahale, aşılama vs.) sayesinde atılmıştır. Hekimlik mesleğinin ilerlemesine karşılık, Türk kadınının çalışmasına engel olan olumsuz sosyal etkenler nedeniyle hemşirelik tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de yavaş gelişen bir meslek olmuştur. Savaşlar gibi sağlık alanında ortaya çıkan zorlayıcı gelişmeler sırasında, yeni yataklı sağlık kurumlarının açılmasına veya sayıca artmalarına, hekimlikte ilerleme olmasına karşın, hastalara bakacak eğitimli hemşirelerin olmaması ve bunun yol açtığı başarısızlıklar Besim Ömer Paşa gibi hekimlerin bu konu üzerinde çalışmasına neden olmuştur.

Balkan Savaşı’yla birlikte Türk kadını hastanelerde çalışmaya başlamıştır. Türk kadınının hemşireliğe eğilmesinde özellikle bu savaşın önemli rol oynadığı söylenebilir. Birinci Dünya Savaşı’nda eğitimli kadın hastabakıcı ihtiyacı doruk noktaya ulaştığında Hilâl-i Ahmer Cemiyeti hemşirelik mesleğinin önemini ortaya koyarak eğitimini başlatmıştır. Ayrıca Cemiyet 1911 Trablusgarp, 1912 Balkan Savaşı ve 1. Dünya Savaşı’nda gerek cephe ve gerekse cephe gerisinde hastaneler kurarak, yaralılara hizmet vermiş, elindeki tüm imkânlarla halkın yardımına koşmuş ve özellikle sosyokültürel düzeyi yüksek kadınların hastanelerde gönüllü hastabakıcılık yapmalarını sağlamıştır.

Balkan Savaşları sırasında Gelibolu Hilâl-i Ahmer Hastanesi’nde 6, Çanakkale Hilâl-i Ahmer Hastanesi’nde 8, Gelibolu Seyyar Hilâl-i Ahmer Hastanesi’nde 7, Çanakkale ve Gelibolu’da görevli Cambridge Hilâl-i Ahmer Vapuru’nda 15, Çanakkale Hint Hilâl-i Ahmer Cemiyeti Hastanesi’nde 12 hastabakıcı görev yapıyordu. Birinci Dünya Savaşı’nda hastanelerde görev yapan hastabakıcı sayısı ve hastanelerin yazılı olduğu bir listede ise toplam 284 hastabakıcının çalıştığı belirtilmektedir. Aynı tarihlerde Almanya’da 67 bin 34’ü kadın, toplam178 bin 53 hastabakıcı hizmet vermekteydi. Macaristan’da ise Balkan Savaşı ve I. Dünya Savaşı sırasında 12 bin gönüllü hastabakıcı yetiştirildiği kaynaklarda belirtilmektedir. Diğer Avrupa ülkelerinde de hemşire sayısı yeterli durumdaydı. Diğer ülkelerle kıyaslandığında ülkemizdeki bu sayı, savaş ortamında bir ülkenin ihtiyacını karşılamaktan oldukça uzak görünmekte, yaşanan hemşire ve hasta bakımı sıkıntısını göstermektedir.

I. Dünya Savaşı’nda Alman İmparatorluğu tarafından gönderilen 7 Kızılhaç hemşiresinin Türk ordusunda yaralı askerlere baktığı bilinmektedir. Ayrıca Besim Ömer Paşa tarafından üniversite konferans salonunda verilen kursları tamamlayanlar Çanakkale’de gönüllü olarak çalışmışlardır. 1916 yılında hastanelerde çalışmak üzere 24 hastabakıcı görevlendirilmiştir.

Gerek savaş zamanlarında gerekse savaş sonrasında ülkemizde hastabakıcı sayısının az olması sürekli sıkıntı yaratmıştır. Milli Mücadele yıllarında devam eden bu sorun kurslarla, kısa sürede yetiştirilen gönüllülerle çözümlenmeye çalışılmıştır. Hilâl-i Ahmer Cemiyeti sık sık gazetelere ilan vererek hastabakıcı aramıştır. O ilanlardan biri olan İkdam Gazetesi’nde 10 Temmuz 1922’de yayınlanan ilanda başvuru şartları ve sınava girebilme koşullarına yer verilmiştir. Sabah Gazetesi de, hastabakıcılık kurslarında eğitim görenler ile Balkan Harpleri’nden dolayı deneyimli hanımların başvuruda bulunmaları konusunda bir ilana yer vermiştir. Müracaat edenler çok kısa sürede hastanelere tayin edilmişlerdir. Bu süreçte Besim Ömer Paşa’nın öncülüğünde ve gayretleriyle, varlıklı ve nüfuzlu kadınlardan destek alınarak, kadınlar tarafından hasta bakımı verilmesinin önü açılmıştır. Özellikle Safiye Hüseyin Elbi’nin bu konuda büyük rol oynadığı bilinmektedir.

SAFİYE HÜSEYİN ELBİ

Türkiye’de hemşireliğin öncüsü olan Safiye Hüseyin Elbi’nin doğum tarihiyle ilgili farklı kaynaklarda farklı bilgiler verilmektedir. İstanbul Ansiklopedisi Elbi’nin 1888’de doğduğunu ifade ederken; kızkardeşi Nesime Hanım’ın torunu Prof. Dr. Emre Dölen yazısında Elbi’nin doğumunu 29 Haziran 1882 olarak ifade etmiştir. Elbi, İstanbul’da dünyaya gelmiştir. Babası Ferik Ahmet Besim Paşa’dır. Ahmet Besim Paşa, 8 Eylül 1850’de Girit’in Kandiye Limanı’nda doğmuştur. Ahmed Besim Paşa çok iyi İngilizce bildiği için “İngiliz Ahmed Paşa” olarak anılmaktadır. 1864’de girdiği Mekteb-i Bahriye’nin makine kısmını 1865/1866’da Harbiye Sınıfı’na terfi ederek birincilikle ve üsteğmen olarak bitirmiştir. Tersane-i Âmire’de başmühendis yardımcısı olarak göreve başlamış, 1876’da başmühendis olmuştur. 16 Kasım 1909’da koramiral rütbesiyle emekliye ayrılmıştır. Ahmed Besim Paşa, ileri görüşlü, vatansever bir kişidir. Dölen, Ahmed Besim Paşa’yı makine tasarım açısından makine mühendisliğinin Türkiye’deki kurucusu olarak adlandırmaktadır. Ayrıca İngiltere’de Instution of Mechanical Engineers (Makine Mühendisleri Enstitüsü)’nün tek Türk üyesidir. Ahmed Besim Paşa 31 Ağustos 1928’de vefat etmiştir.

Annesi İngiliz soylularından Hammond Wilward’ın kızı Josephine Wilward’dır. (ölm. 25 Nisan 1936) Evlendikten sonra Müslüman olup Firdevs adını almıştır.

Sosyokültürel düzeyi yüksek bir aileden gelen Safiye Hüseyin, bir kız, üç erkek kardeşe sahiptir. Diğer kardeşleri gibi kendisi de Avrupa’da eğitim almış, İngiliz ve Alman kız mekteplerinde öğrenim görmüştür. Kardeşlerinden Şükrü Ulman ve İskender Ulman doktor, Harun Ulman deniz inşaat yüksek mühendisidir.

Kız kardeşi Nesime Mukadder Dölen de kendisi gibi gönüllü olarak Balkan Savaşı sırasında Asarı Atika Müzesi Hastanesi’nde hemşirelik yapmıştır.

Elbi, deniz yarbayı olan Hüseyin Bey ile evlenmiştir. Hüseyin Bey, denizyolları teşkilatı müdürlüğü ve dış ülkelerde deniz ataşelikleri yapmıştır. Fatma Nihade ve Tarık adında iki çocukları vardır. Elbi, 8 Temmuz 1964’de Gureba Hastenesi’nde vefat etmiştir ve Zincirlikuyu Mezarlığına defnedilmiştir.

Daha çocuk yaşlardayken hemşireliğe merak saran Elbi, mesleğe Florence Nightingale’e olan hayranlığıyla başladığını 1954’de bir gazeteciyle söyleşisinde şöyle ifade eder:

“Büyükbabam Miralay Şükrü Bey, Kırım Harbi sırasında Florence Nightingale’i Kırım’a götüren geminin süvarisiydi. Çocukluğum hep Florence Nightingale’in hikayeleri, efsaneleri ve hayatını dinleyerek geçti. Evimizde bu insanın resmi asılıydı. Bu resmi seyrederken içimde hep böyle bir kadın olmak arzusunu duyardım. Babam Bahriye Sermühendisi Ahmet Paşa “Ben Florence Nightingale’in elini öptüm” diye övünürdü. Balkan Harbi’nde memlekette hastabakıcı yoktu. İngiltere buraya sağlık ekibi göndermiş, heyet şimdiki Arkeoloji Müzesi olan yere yerleşmişti. Ebüzziya Tevfik Bey, babamın çok iyi arkadaşıydı. Babama İngilizce bilen hastabakıcı aradıklarını söylüyordu. Bunu duyunca kardeşim ve ben müracaat ettik. Babam da kocam da hiç itiraz etmediler, üstelik bizi teşvik ettiler. Ben artık evimi, çocuklarımı unuttum, hastalara daldım…”.

Balkan Savaşlarında, Hilâl-i Ahmer Cemiyeti İstanbullu kadınları yaralı askerlere bakmak için göreve çağırdığında Safiye Hüseyin ve kardeşi Nesime ilk başvuranlar arasındadır. Elbi, kardeşi Nesime Hanım’la birlikte önce bağış olarak yatak ve yorgan toplama işi ile hastanelerin kurulmasında görev almıştır. İki kardeş çok iyi düzeyde İngilizce bildikleri için İngiliz hekimlerin görev yaptığı İngiliz Kızılhaçı’na tahsis edilen Müze Hastanesi olarak bilinen Âsar-ı Atika Müzesi’ne (İstanbul Arkeoloji Müzesi) gönderilirler. Elbi, böylelikle hemşireliğe ilk adımını atar. Özellikle savaş yaralılarının tedavisine ayrılan bu hastanede Elbi, hasta ve yaralılara bakmış, ameliyat hemşireliği yapmıştır. Bu hastanede görev yaptıkları süre zarfında Müze Müdürü Halil Ethem Bey kendi lojmanını Safiye Hanım ve kardeşi Nesime Hanım’a tahsis etmiştir. Elbi, geçici hastanelerin kapatılmasının ardından pratik hemşirelik bilgisini geliştirmek için anatomi kitapları okumaya başlar. Elbi, hayranlık duyduğu, hayalini kurduğu mesleğe adımını atmış ve eğitimine başlamıştır. Daha sonra aile dostları olan Besim Ömer Paşa’nın 1913-1914 yıllarında Üniversite konferans salonunda düzenlediği hemşirelik kurslarına devam eder.

Safiye Hüseyin Elbi, mesleğe başladığında yere kadar beyaz önlük, gömlek giymekte, ağız burun açık şekilde, başı beyaz bir örtüyle örtmekte ve sol kolda da Hilâl-i Ahmer pazubenti takarak görev yapmaktadır.

Elbi, ilk görevini Osmanlı Hilâl-i Ahmer Cemiyeti’nde yaptı. Hilâl-ı Ahmer Cemiyeti Hanımlar Heyeti’nin kurucularındandır. Balkan Savaşları’nda ilk gönüllü Kızılay Hemşiresi olarak çalışmıştır. Petrol lambalarıyla, fenerleriyle gece geç saatlere kadar pansuman yaptıklarını, ameliyatlara katıldığını, aylarca dinlenmeden yorucu tempoda çalıştığını dile getirmiştir.

Birinci Dünya Savaşı’nda da görev yapmıştır. Savaş başlamadan önce hastabakıcı kurslarına katılmış, Hilâl-i Ahmer Galata ve Cağaloğlu Hastanelerinde gönüllü hastabakıcılık yapmıştır. Özellikle tetanoz ve gazlı gangren hastalıklarını çok sık gördüğünü ve bu hastalıklarda uzman olduğunu ifade etmiştir. Bir müddet sonra Hilâl-i Ahmer Hastanesi yapılan Bezmi Âlem Sultanisi’ne görevlendirilmiştir. Burada bir müddet çalıştıktan sonra kendi isteğiyle Reşit Paşa Hastane Gemisi’nde çalışmaya başlamıştır. Ağır yaralıları Çanakkale’den vapurla İstanbul’a taşıyan, gerektiğinde ameliyatlar yapılan Reşit Paşa Hastane Gemisi’nde Alman ve Avusturyalı hemşireler arasında tek Türk hemşire ve başhemşire olarak görev yapmıştır. Bombardıman altında zor şartlarda geçen bu görevi başarıyla tamamlamıştır.

I. Dünya Savaşı sonunda Avrupa’nın çeşitli ülkelerindeki Türk esirlerin ve öğrencilerin durumunu incelemek, ihtiyaçlarını tespit etmek ve gerekli çalışmaları yapmak üzere Hilâl-i Ahmer Cemiyeti tarafından Avrupa’ya gönderilmiştir. Alman ve Avusturyalı esirleri memleketlerine götüren Korkovado Vapuru ile yola çıkmıştır. Berlin’deki bütün öğrencilerin gemi ile yurda gönderilmesini sağlamıştır.

Elçilik imamıyla birlikte savaşta hayatını kaybeden 27 öğrenci için çelenk yaptırıp mezarlarını ziyaret etmiştir. Aylarca sadece öğrencilerin bulunduğu yerleri dolaşıp birçoğunun geri getirilmesine önayak olmakla kalmayıp, Uluslararası Salib-i Ahmer Komitesi vasıtasıyla Hilâl-i Ahmer Cemiyetine de bağış sağlamıştır. Cenevre Federal Bank’tan Hilâl-i Ahmer’e gelen belgeden Safiye Hüseyin Elbi ve Münire İsmail’in 10.000 Fr. bağış sağladıkları anlaşılmaktadır.

Hilâl-i Ahmer’in kadın görevlilerinin yurtdışına gideceğine ilişkin haber 15 Şubat 1919 tarihli Memleket gazetesinde şu şekilde yer almıştır: “Safiye Hanım, Balkan Harbinde yaralılara bakımı ve bu harpte çeşitli hastanelerde hastabakıcı sıfatıyla çalışmış, Çanakkale’nin cehennemi siperlerine kadar giderek mukaddes vazifesini ifa etmiştir. Münire Hanım dört senelik hizmetini bu fedakârlıkla sürdürmüş, çeşitli nişan ve madalyalarla onurlandırılmışlardır.” denilmektedir. Elbi’nin bu görev sonrası yazdığı rapordaki izlenimleri dikkat çekicidir. Elbi’nin de hemşirelik mesleğine bakışında, mesleğe kutsallık atfedişinde, Florence Nightingale’de olduğu gibi mesleği kendisine gelmiş ilahi bir emir olarak kabul ettiği görülmektedir. Safiye Hüseyin Elbi görev dönüşü hazırladığı raporda izlenimlerini şöyle anlatıyor. “ … Savaşta cepheye cesaretle giden bir asker gibi, hangi vasıta ile olursa olsun, biran evvel yola çıkıp, vatan hasreti çeken çocuklarımıza yardım etmeyi ilahi bir emir telakki ediyordum. Şansımıza Barış Vapuru isabet etti. Gemide memleketlerine iade edilen 900 küsur Alman ve Avusturyalı esir vardı…”.

Elbi, İstanbul’a döndüğünde henüz kurulan Himaye-i Etfal Cemiyeti (Çocuk Esirgeme Kurumu) idare heyetine alındı. “Save the Children Fund” ile çalışmaya başlamış ve bu kurumun müfettişi seçilmiştir.

11 Aralık 1924’de İstanbul’da yapılan Kızılay Kongresi’nde, Safiye Hüseyin Elbi’nin de aralarında bulunduğu heyet (Besim Ömer Akalın, Akil Muhtar Özden, Tevfik Sağlam ) bir hemşire okulu açılmasına karar vererek çalışmalara başlamıştır.11 Elbi, Kızılay Hemşire Okulu kurucularındandır ve burada öğretmenlik yapmıştır.

Hilâl-i Ahzar Cemiyeti (Yeşilay Cemiyeti)’nin ilk kadın üyesi olarak idare heyetinde görev almıştır.

Veremle Savaş Derneği’nin kurucu üyelerinden ve Türkiye Kadınlar Derneği kurucularındandır.

Modern bir Cumhuriyet kadını olan Elbi, hemşirelik adına yaptığı çalışmalar dışında özellikle kadınların sosyal hayata dâhil olması için çalışmalarda bulunmuştur. Hilâl-i Ahmer Cemiyeti Kadınlar Merkezine haftanın birkaç günü giderek sanat evi ile ilgilenmiştir.

1924 yılında Hilâl-i Ahmer Cemiyeti tarafından açılması kararlaştırılan, 1925’de açılan Kızılay Hemşire Okulu’nda çok emeği olan Elbi, okulun hem idare heyetinde hem de eğitim kadrosunda görev almıştır. Fransızca derslerini yürütmesi dışında okulun bütün eksikleriyle ilgilenmiştir.

Ağustos1933 yılında kurulan, şu anki adıyla Türk Hemşireler Derneği olan Türk Hasta Bakıcılar Cemiyeti’nin de kurucu üyeleri arasında yer almıştır. Ayrıca cemiyet başkanlığını da üstlenmiştir.

Elbi, kadınların hemşireliğe yönlendirilmesi için çalışan Besim Ömer Paşa’nın yardımcılığını yapmıştır.

Elbi, Avrupa, Hindistan ve Kuzey Amerika’ya ziyaretlerde bulunmuştur. İyi seviyede yabancı dil bilgisiyle Amerika heyeti tarafından gönderilen İngilizce belgeleri Türkçe’ye çevirdiği arşiv belgelerinde yer almaktadır. Çalışmaları gerek yurtiçinde gerek yurtdışında takdir görmüştür. Şefkat nişanları, madalyaları, birçok makalesi, konferansları bulunmaktadır. Hilâl-i Ahmer’den, Cehaletle Mücadele Derneği’nden, Üniversiteli Kadınlar Derneği’nden aldığı onur belgeleri vardır. Uluslararası Kızılhaç Komitesi’nin verdiği, 1921 yılından beri her sene dağıtılan Florence Nightingale Madalyasını, 21 Kasım 1921’de İstanbul’daki Fransız Salib-i Ahmer Başkanı Mösyö de Clousie’den almıştır. Bu madalyaya layık görülen ilk Türk kadınıdır ve bu madalyaya layık görülen başka bir Türk hemşire olmamıştır. Elbi’nin Florence Nightingale madalyasına layık görüldüğü Kızılay arşivi belgelerinde yer almaktadır. Bunların dışında hizmetleri, “İngiliz Coronation Medal, İngiliz Kızılhaç Madalyası, Şefkat Nişanı 2. Rütbe, Harbi Umumi Madalyası, Laponya Kızılhaç Nişanı 1. Rütbe, Fransız Kızılhaç Madalyası” madalyaları ile ödüllendirilmiştir. Hilâl-i Ahmer Cemiyeti tarafından da gümüş madalyaya layık görülmüştür. Elbi’ye madalyası Hilâl-i Ahmer tarafından hastanede tedavi ettirildiği sırada Hilâl-i Ahmer Cemiyeti Heyeti tarafından takdim edilmiştir.

Hayatını hemşireliğe, hemşirelik eğitimine adayan Elbi, Hemşirelik Yüksekokulu açabilmek için çalışmalar yapan, 1956 yılında kurulan, bugünkü adı ile Florence Nightingale Hemşire Mektepleri ve Hastaneleri Vakfı olan vakfın kurucularındandır.


(Alıntıdır.)

ULUSLARARASI HEMŞİRELER GÜNÜ




Uluslararası Hemşireler Günü, tüm dünyada hemşirelerin sağlık sektörüne katkılarını kutlamak ve mesleğin önemine dikkat çekmek amacıyla her yıl 12 Mayıs'ta kutlanan özel bir gündür. Bu tarih, modern hemşireliğin kurucusu olarak kabul edilen Florence Nightingale'in doğum gününe denk gelir.


Tarihi ve Kökeni

Uluslararası Hemşireler Günü ilk olarak 1974 yılında Uluslararası Hemşireler Konseyi (International Council of Nurses - ICN) tarafından resmî olarak ilan edilmiştir. Bu özel gün, kapsamlı bir farkındalık yaratmayı amaçlar ve Florence Nightingale'in sağlık reformları ile hemşirelik mesleği üzerindeki etkisini hatırlatır.


Hemşirelerin Rolüne Dikkat Çekmek

Bu gün, sağlık sistemlerinde hayati bir rol oynayan hemşirelerin gösterdiği özveriyi vurgulamak için bir fırsattır. Hemşireler, sadece hasta bakımında değil, sağlık politikalarının geliştirilmesinde ve uygulamasında da önemli roller alırlar.


Küresel Kutlamalar ve Etkinlikler

Dünya genelinde bu özel gün, hastanelerde, sağlık kuruluşlarında ve toplum merkezlerinde düzenlenen çeşitli etkinliklerle kutlanır. Etkinlikler arasında seminerler, konferanslar, ödül törenleri ve farkındalık kampanyaları yer alır. Ayrıca hemşirelik öğrencileri ve profesyonelleri, bu gün vesilesiyle mesleklerini daha geniş kitlelere tanıtma fırsatı bulur.


Uluslararası Hemşireler Günü, yalnızca hemşireler için değil, herkes için bir hatırlatma niteliği taşır. Sağlık çalışanlarının yaptığı fedakârlıkları takdir etmek ve onların koşullarını iyileştirmek için bir farkındalık yaratma günü olarak görülmelidir.



ANNELER GÜNÜ





Anneler Günü, anneleri onurlandırmak ve fedakârlıklarını takdir etmek amacıyla kutlanan özel bir gündür. Bu gün, dünya çapında farklı tarihlerde kutlanmakla birlikte, pek çok ülkede bahar aylarına denk gelir. 

Tarih boyunca annelik, doğurganlık ve ailenin önemini kutlayan pek çok gelenek ve kültürel ritüel vardır. Ancak modern anlamdaki Anneler Günü, 20. yüzyılda hayatımıza dâhil olmuştur.



Anneler Günü'nün Tarihçesi

- Bu özel günün kökleri, antik Yunan ve Roma dönemlerinde kutlanan annelik festivallerine kadar uzanır. Örneğin, Yunanlar, tanrıça Rhea'yı (tüm tanrıların annesi) onurlandırmak için kutlamalar yaparlardı.

- Modern Anneler Günü fikri ise Amerika Birleşik Devletleri'nde Anna Jarvis'in çabalarıyla hayata geçti. Anna Jarvis, annesini anmak ve annelerin emeklerini takdir etmek amacıyla 1908 yılında ilk Anneler Günü'nü düzenledi. Daha sonra, ABD Başkanı Woodrow Wilson 1914 yılında Anneler Günü'nü resmi bir tatil ilan etti.



Anneler Günü Hangi Tarihlerde Kutlanır?

Anneler Günü'nün kutlanma tarihi ülkeden ülkeye değişiklik göstermektedir:

- Türkiye dahil olmak üzere ABD, Kanada, Almanya ve Japonya gibi pek çok ülkede Mayıs ayının ikinci Pazar günü kutlanır.

- Birleşik Krallık'ta ise Lent dönemine denk gelen "Anneler Pazarı" (Mothering Sunday) ismi verilen bir gelenekle Mart ayında kutlanır.

- Arjantin'de Anneler Günü, Ekim ayının üçüncü Pazar günü yapılır.



Anneler Günü Kutlama Gelenekleri

- Anneler Günü’nde annelere çiçek hediye etmek en yaygın gelenektir. Özellikle, karanfil çiçeği bu günün sembolü haline gelmiştir.

- Ev yapımı hediyeler, teşekkür kartları ve kişisel dokunuşlar da günün anlamını artırır.

- Aileler genellikle anneler için özel kahvaltılar veya yemekler hazırlar ve annenin dinlenmesi için bir fırsat sunar.



Anneler Günü Hangi Anlama Gelir?

Anneler Günü, annenin fedakârlığını, sevgisini ve özverisini onurlandırmanın yanı sıra, aile bağlarını güçlendirmek için bir fırsattır. Herkes annesini farklı bir şekilde kutlayabilir, ancak günün temel amacı, sevgi ve minnettarlık göstermektir.



Anneler Günü, annelere olan minnettarlığımızı ifade etmek ve onları şımartmak için harika bir fırsattır. Bu anlamlı günü nasıl kutlarsanız kutlayın, annelerinize sevgilerinizi göstermek en değerlisidir!

Bu yılın  Anneler Günü: 10 Mayıs 2026 Pazar