3. Kitabım "Aşkpedia" E-Kitap ve Sesli Kitap olarak yayımlandı. Çok yakında basılı kitap olarak da yayımlanacak!



SAMSUN ATATÜRK HEYKELİ

 


Samsun'daki meşhur Atatürk heykeli 1932 yılında Viyana'da yaptırılmıştır. Türkiye'ye kadar da hiçbir ücret alınmadan getirilmiştir. Alttaki görselde, Viyana döküm atölyesinde bu muhteşem heykeli yapan Avusturya işçileri.

Viyana'dan gelen Samsun'daki Onur Anıtının hikayesi...

Kurtuluş Savaşı başlatmak ve yeni Türkiye Devleti’nin kuruluşunun adımlarını atmak üzere ilk adımı Samsun’a çıkarak gerçekleştiren Atatürk, Samsunlulara büyük onur kazandırmıştı.
Atatürk’e olan sevgi ve minnet duygularını ifade etmek için dünyanın en güzel heykellerinden birisini Samsun'a ayak bastığı yere dikilmesi fikri dönemin Samsun Valisi Kâzım Paşa tarafından ortaya atılmıştı.
Samsun’un simgesi sayılan bronz Atatürk heykeli, Samsun halkının adına, daha önce Ankara Zafer Anıtı'nın inşası için açılan yarışmayı kazanan Avusturyalı heykeltıraş H. Kriphel’e 1927 yılında sipariş edildi. 1931 yılında Viyana'daki Vereinigte Metallwerke dökümhanesinde yaptırıldı.
Döküm aşamasından sonra temizlik ve rötuş işlemleri için dökümhanede birleştirilen anıt bu işlemlerin de tamamlanmasının ardından tekrar sökülerek her bir parça ayrı ayrı sandıklamıştır.
Hamburg'dan Deutsche Levante-Linie kumpanyasının Nicea vapuru ile taşınan anıtın parçaları 15 Ekim 1931 tarihinde Samsun'a ulaşır. Gümrüğe takılsa da devreye giren Hükümet gümrük vergisini bütçeden karşılar.
Avusturyalı bir mühendisin de yardımıyla 29 Ekim 1931 tarihinde heykel daha önceden hazırlanan kaideye monte edilir.
Anıtın resmî açılış töreninin Birinci İnönü Muharebesi zaferinin yıl dönümü olan 10 Ocak 1932 tarihinde yapılması düşünülse de hazırlıkların tamamlanamaması nedeniyle 15 Ocak'ta büyük bir törenle açılışı yapılır.
Bandonun İstiklâl Marşı'nı çalmasının ardından öncelikle Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal'in gönderdiği şu telgraf okunmuştur:
“Salim Bey, Samsun Valisi
Muhterem Samsun halkının şahsıma karşı besledikleri asil duyguların kıymetli bir tezahürünü bildiren telgrafınızdan pek mütehassıs oldum. Teşekkür, muhabbet ve selamlarımın halka arzını rica ederim."
—Reis-i Cumhur Gazi Mustafa Kemal
4,75 metre yüksekliğindeki tunçtan yapılma atlı heykel tüm Atatürk heykelleri arasındaki en devingen ve iddialı heykellerden biridir. Heykeltıraş Aylin Tekiner'in değerlendirmesine göre ritim ve denge yönünden de oldukça tatmin edici olan heykelde hareketlilik, gerilim ve devinim son derece dengelidir. Heykelde Mustafa Kemal mareşal üniformasıyla şaha kalkmış bir at üzerinde savaş komuta eder hâlde betimlenmiştir. Üst vücudu sol tarafa, yüzü ise sağ tarafa bakan Mustafa Kemal sol eliyle atın dizginlerini tutarken sağ eliyle de kılıcının kabzasını kavramış kılıcı çekmek üzeredir ve kıyafeti de beden hareketini yansıtacak biçimde üzerine oturmuştur. Kılıcın boyu dönem subaylarının kullandığı kılıç olmayıp çok uzundur. Yüz kompozisyonu ise gençlik yıllarını anımsatır şekilde çalışılmıştır. Heykel kaideye atın arka iki ayağı ve kuyruğu ile dayanmaktadır. Atın bu dengeli duruşu heykelin devingenliğini de güçlendirmektedir. Yine Tekiner'e göre şaha kalmış olan atın hareketi ileri atılma hırsını, meydan okumayı ve kahramanlığı yansıtmakta; Mustafa Kemal'in atın dizginlerini tutmaya çalışması bağımsızlık için sabırsızlanan halkı soğukkanlılığa çağırmaya, dizginlere hakim oluşu da gücünü ve becerisini yansıtmaktadır.
Krippel de yaptığı açılış konuşmasında heykel kompozisyonunu "...gururlu bir şekilde batıya ve çok uzaklara dikilen bakışları azim dolu gözleriyle, şahlanan atın üzerinde Gazi Mustafa Kemal dimdik bir şekilde oturuyor. Bu oturuşta korkusuzluk, kolun kılıca uzanışında ise Türklüğün gücü vardır." şeklinde açıklamıştır...


İŞİMİZ YAŞ

 



İhtiyarlık kaç yaşında başlar?

Kristof Kolomb Amerika'yı keşfe çıktığı ilk yolculuğunda 50 yaşını çoktan aşmış durumdaydı...

Pasteur kuduz asısını bulduğunda 60 yaşındaydı...

Mimar Sinan, Süleymaniye Camii'ni bitirdiğinde 70 yaşını geçmişti. Selimiye Camii'ni tamamladığında ise 86 olmuştu...

Galileo, Ay'ın günlük ve aylık çizimlerini yaparken 73 yaşındaydı...

Charlie Chaplin, 76 yaşında film yönetmenliği yaparak hâlâ işinin başındaydı...

Goethe, en büyük eseri Faust'u ölümünden bir yıl önce, yani 82 yaşında bitirmişti. 83'dü...


Gençlik hayatın belli bir çağı ile ilgili değildir.

İnsan, kendine olan güveni derecesinde genç, şüphesi derecesinde yaşlıdır.

Cesareti derecesinde genç, korkuları derecesinde yaşlıdır.

Ümitleri derecesinde genç, ümitsizliği derecesinde yaşlıdır.

Hiç kimse fazla yaşamış olmakla ihtiyarlamaz. İnsanları ihtiyarlatan, ideallerinin gömülmesi, hedeflerinin olmamasıdır. Seneler cildi buruşturabilir. Fakat heyecanların, ideallerin teslim edilmesi adeta ruhu buruşturur.

İnsanlar yaşadıkça yaşlandıklarını sanırlar, halbuki hedeflerine götüren yolu yürümedikçe yaşlanırlar.

İnsan ihtiyar olmaya karar verdiği gün ihtiyardır.

Güzelliği görme yeteneğini kaybetmeyen asla yaşlanmaz.

Tabiri caiz ise yaşlanmak bir dağa tırmanmak gibidir. Çıktıkça yorgunluğunuz artar. Nefesiniz daralır ancak görüş alanınız genişler.

Beynimiz yeni tecrübeler keşfettiği sürece insan genç sayılır.

William Gladstone

EBEVEYN



"Misafirliğe gelen 3 yaşında çocuk elindeki telefonu fırlattı ve televizyonumuz kırıldı.

Babası özür dilemek şöyle dursun, bu kırdığı 4. telefon, iki de televizyon diye pişkin pişkin güldü."

"6 yaşındaki çocuk pazar tezgâhındaki dolmalık biberleri parmağıyla tek tek deldi, pazarcı ardından ürünleri tek tek ayıklayıp kaldırmak zorunda kaldı ve annesi bir kere bile 'yapma!' demedi."

"Evimize gelip, tuvalete çocuğunun peşinden -özgüveni kırılır diye- gitmeyen anne sayesinde, çocuğun batırdığı tüm banyoyu ben temizledim."

"Elinde kıyır-kıyır elmalı kurabiyeyle evin içinde dolaşan çocuk için 'örtü sereyim de öyle yesin!' dedim. Annesi 'oturup yemez ki!' diyerek omuz silkti."

"Komşu çocukları bahçe aydınlatmalarını kırıyor. Söyleyince, 'Çocuğumdan daha kıymetli değil' yanıtını alıyorsun."

Camilerde çocuklar alışsın diye teravih namazına götürülüyor, ama namaz boyunca caminin içi ‘YouTube Keşfet’ine dönüyor.

Bu çocuk camiye mi alışıyor gerçekten?

Böyle yapınca sevap kazandığını mı zannediyor bu insanlar?

Sorun çocuklarda değil! Sorun, kitap okumayan, pedagojiden bihaber ama Instagram'da izlediği iki videoyla kendini 'çocuk ruhundan anlayan ebeveyn' ilan eden yetişkinlerde.

Neymiş efendim; çocuk özgürmüş, keşfederken engellenmezmiş, 'hayır!' denmezmiş, yoksa özgüveni kırılırmış.

Peki hangi psikoloji, hangi din, hangi kültür, hangi örf bu vurdumduymazlığı meşrulaştırıyor?

Yeni bir akım icat ettiler: Sorunlu davranışları özgürlük sanan bir ebeveynlik.

Disipline 'travma', sınır koymaya 'baskı' adını verdiler bir de...

Çocuk merkezli olmak; her şeyi çocuğa bırakmak değil, onun iyiliği için sağlıklı sınırlar çizebilmektir.

Özgürlük; başkasının hakkını çiğnemek değil, saygı duyarak var olabilmektir.

Ebeveynlik; sadece sevmek değil, yön gösterebilmek ve sorumluluk vermektir.

Çocuklarımızı özgürleştiriyoruz sanırken, aslında onları ölçüsüzlüğe teslim ediyoruz.

Topluma, hayata, başkasının varlığına karşı duyarsız bireyler yetiştiriyoruz.

Ama unutmayın, çocuklar her zaman öğrenir.

Ya sorumluluğu ya da sorumsuzluğu...

Ve çoğu zaman derslerini öğretmenlerinden değil, ebeveynlerinden alırlar.

O yüzden mesele çocuk değil.

Mesele aynaya bakmayı reddeden yetişkinlik.

“Yeteeer!” diye bağırmak gelmiyor mu içinizden…


(Alıntı)


İNTERNET



Dünyanın İnterneti Deniz Altından Geçiyor.

Bugün çoğumuz internete kablosuz olarak bağlansak da, aslında dünya genelindeki internet trafiğinin büyük kısmı okyanusların altından geçen fiziksel kablolarla taşınıyor.

Şu anda okyanus tabanında döşenmiş 1.400.000 kilometreden fazla denizaltı kablosu bulunuyor. Bu kablolar, uluslararası veri akışının yaklaşık %95’ini taşıyor. Yani gönderdiğiniz mesajlardan yaptığınız görüntülü aramalara, izlediğiniz dizilerden banka işlemlerine kadar her şey bu kablolar üzerinden iletiliyor.

Bu kablolar, fiber optik tellerden oluşuyor ve yüksek basınç, korozyon, depremler ve hatta köpekbalığı ısırıkları gibi risklere karşı birçok koruyucu katmanla çevriliyor. Denizlerin binlerce metre altında olsalar bile, ışığın fiber içindeki hızına yakın bir hızla veri taşıyabiliyorlar.

Bugün Google, Meta, Microsoft ve Amazon gibi dev şirketler, bu kabloların büyük kısmına sahip ya da yatırım yapıyor. Böylece daha hızlı ve kesintisiz bir internet altyapısı sağlanıyor.

Yani bir mesaj gönderdiğinizde, bir canlı yayın izlediğinizde ya da görüntülü konuşma yaptığınızda, verilerinizin binlerce kilometre uzakta, denizlerin altından size ulaştığını unutmayın.





PARMAKLAR

 


Parmaklarının İçinde Hiç Kas Yok


İnsan parmaklarının içinde tek bir kas bile bulunmaz. Buna rağmen parmaklarını bükebilir, açabilir, sıkabilir ve son derece hassas hareketler yapabilirsin. Peki bu nasıl mümkün?
Parmak hareketlerinin tamamı; avuç içinde ve ön kolda bulunan kaslar tarafından kontrol edilir. Bu kaslar, parmakların içinden geçen uzun ve ince tendonlara (kirişlere) bağlıdır. Tendonlar, adeta birer kablo gibi çalışır.
Bir kas kasıldığında, bağlı olduğu tendon çekilir. Bu çekme kuvveti parmak eklemlerinin bükülmesini ya da açılmasını sağlar. Bu sistem sayesinde parmaklar hem ince ve esnek kalır hem de son derece hassas ve kontrollü hareketler yapabilir.
Bu akıllı biyolojik tasarım; yazı yazmaktan cerrahi müdahalelere, müzik aleti çalmaktan küçük nesneleri tutmaya kadar pek çok karmaşık hareketin mümkün olmasını sağlar.
Kaynaklar
• National Institutes of Health (NIH) – Hand and Wrist Anatomy
• Cleveland Clinic – How Fingers Move
• Britannica – Human Hand Anatomy
• TeachMeAnatomy – Muscles and Tendons of the Hand

MÂZİDE KALANLAR

Develer tellal, pireler berber iken, Samsun cigarasının içinden odun çıktığı günlerde… İstanbul’la Ankara arasında “alo” diyebilmek için santrala yazdırıp altı saat beklediğimiz, cep telefonunun sadece Kaptan Kirk tarafından kullanıldığı, sokaklarda ayı oynatıldığı, kalantorların Murat 124’e bindiği, Anadol’un kaportasının inekler tarafından yenildiği rivayetlerine inanılan, salça sürülmüş ekmek dilimi dönemlerinde…

Mutfak zeminlerinin muşamba kaplandığı, tencere kalaylattığımız, arap sabunu kokulu zamanlarda…

Avaramu’yu ezberleyen kızlar Raj Kapoor’a hastayken, Ömer henüz turist bile değilken, Vahi Öz’e güldüğümüz, zavallı Ayşecik’in zengin babasından habersiz, kötü kalpli üvey anne yanında çileler çektiği, “n’ayır”, “n’olamaz”lı yıllarda…

Mesut Bahtiyar’dan şarkılar dinlediğimiz, Cem Karaca’nın İzmir fuarını zangır zangır salladığı, Özay Gönlüm’ün yaren’ini tıngırdattığı, yerli Elvis Erol Büyükburç’la kalipso kralı Metin Ersoy’un gazinoları inim inim inlettiği, Cemal Kamacı’nın kroşe patlattığı, Metin Oktay’ın ağları deldiği, Neil Armstrong ay’a falan ayak basmadı, hepsi Hollywood tezgâhı diye iddiaya girilen, kasetleri acayip kapışılan Arif Susam’ın “- oo-ooo Recep bey de burdaymış!”, diyerek sintizayzır çaldığı günlerde, Ümit Besen’in masasının ayağı kırık, pantolonların paçası bol ve Kastelli bankerken…

Muavinli dolmuşçuların Orhancı-Ferdici diye birbirini solladığı arabeskli sabahların, Barış Manço’nun “lambaya püf!”, dediği elektrik kesintili akşamlarında, mum ışığının gölgesinde parmaklarımızı eğip bükerek duvarda tavşan yaptığımız, yün fanilaları soba askısında kuruttuğumuz, Killing okuduğumuz, başka eğlencemiz olmadığı için radyoda arkası yarın’lara kulak kesildiğimiz - ki, uyarlayan Çetin Köroğlu, efekt Ertuğrul İmer’dir, - yine ayıptır söylemesi- Arzu Okay’ın rüyalarımıza girdiği, Martin Luther King yaşarken, Sadun Boro’nun “Kısmet”’iyle dünya turuna çıkmasına heyecanlanıp, Avanak Avni’yle tanıştığımız, Zübük’ün kaleme alındığı, sutyen’in bile nerdeyse porno kabul edildiği, Halikarnas Balıkçısı’nın Bodrumlu süngerci zannedildiği, otomobillerin arkasına bugün bile hâlâ ne manaya geldiğini bilmediğim STP’lerin yapıştırıldığı, şehirlerarası otobüslerde sigara içildiği, damalı taksiler çağında…

Keban Barajı ortada bile yokken, İbrahim Tatlıses inşaatlarda demirci olarak çalışırken, nüfusumuz 40 milyon, Hababam Sınıfı öğrencileri ise ilkokuldayken, trişkadan tayyare MTA Sismik-1 Hora’nın uzay mekiği muamelesi gördüğü teknoloji fukaralığında…
Turnike atmayı Beyaz Gölge’den öğrendiğimiz, Doktor Richard Kimble babamızın oğluymuş gibi, şerefsiz Falconetti’ye küfürler ettiğimiz, polisimizi Komiser Colombo, hukukumuzu Avukat Petroçelli’den ibaret sandığımız, kapı gibi adam McMillan’ın aids’ten ölene kadar eşcinsel olduğunu bilmediğimiz hayal kırıklıklarında…

Kunta Kinte gibi zenci olmadığı halde, Isaura’nın neden köle olduğunu anlayamadığımız, yamuğunu gördüğümüz arkadaşlarımıza “N’aber lan Ceyar?”, diye seslendiğimiz, saat kurup, sabahın kör karanlığında kalkarak, uykulu gözlerle Muhammed Ali’nin (Hristiyan iken adı Cassius Clay idi) maçını seyrettiğimiz, onunla birlikte “kelebek gibi uçup arı gibi soktuğumuz” masum tiryakiliklerde…

İstanbul’da basılan gazetelerin, ülkenin diğer şehirlerine ancak ertesi gün, uzak il ve ilçelere ise bir kaç gün sonra ulaşabildiği, TV kanalı olarak sadece TRT’nin var olduğu, haberleri Jülide Gülizar’ın, Zafer Cilasun’un okuduğu, “bizim ahali akıl edemez”, diye düşündüklerinden olsa gerek; 'televizyonunuzu kapatmayı unutmayınız!', diye uyarı yazısı koydukları, “necefli maşrapa” zavallılığında yaşıyor iken...

Çamaşır makineleri merdaneli, Haile Selasiye, Habeşistan imparatoruyken…
Ve, dönüp bakıyoruz geriye…
Wi-fi’larımız, iPad’lerimiz, akıllı telefonlarımız, çanak antenlerimiz yoktu ama, daha mutluyduk galiba.

(Alıntıdır)

DÜNYA KADINLAR GÜNÜ



Dünya Kadınlar Günü, Birleşmiş Milletler tarafından bu şekilde tanımlanmış olarak her yıl 8 Mart'ta kutlanan uluslararası bir gündür. İnsan hakları temelinde kadınların siyasi ve sosyal bilincinin geliştirilmesine, ekonomik, siyasi ve sosyal başarılarının kutlanmasına ayrılmaktadır. Dünya Kadınlar Günü, kadın hakları hareketinde bir odak noktasıdır.

Amerika Sosyalist Partisi, 28 Şubat 1909'da New York'ta bir "Kadınlar Günü" düzenledikten sonra,1910 Uluslararası Sosyalist Kadın Konferansı her yıl bir "Kadınlar Günü" düzenlenmesini önerdi. 1917'de Sovyet Rusya'da kadınlar oy hakkı kazandıktan sonra 8 Mart ulusal bayram oldu. Kadınlar Günü, 1967'de feminist hareket tarafından benimsenene dek ağırlıklı olarak sosyalist hareketler ve komünist ülkeler tarafından kutlandı. 1975'te Birleşmiş Milletler tarafından kutlanmaya başlandı. Birleşmiş Milletler Genel Kurulunun 16 Aralık 1977 yılında aldığı kararı ile üye ülkeler kendi geleneklerine ve tarihlerine uygun bir günü Uluslararası Kadın Hakları ve Uluslararası Barış Günü ilan etmeye davet edildi.

Günümüzde Dünya Kadınlar Günü bazı ülkelerde resmî tatildir, bazı ülkelerde ise büyük ölçüde görmezden gelinir. Bazı ülkelerde protesto günüdür, bazılarında ise kadınlığı kutlayan bir gündür.

Tarihçe

26-27 Ağustos 1910 tarihinde Danimarka'nın Kopenhag kentinde toplanan 2. (Sosyalist) Enternasyonal'e bağlı Uluslararası Sosyalist Kadınlar Konferansı'nda Almanya Sosyal Demokrat Partisi delegeleri Clara Zetkin, Kate Duncker ve arkadaşları bundan böyle her yıl bir "Kadınlar Günü" düzenlenmesi önerisini getirdi ve öneri oybirliğiyle kabul edildi. İlk yıllarda belirli bir tarih saptanmamıştı. Genellikle Şubat ayı sonlarında ya da Mart ayı başlarındaki bir hafta sonu tercih ediliyordu.

Dünya Kadınlar Günü kutlanmasını öneren Clara Zetkin (solda) Rosa Luxemburg ile.

Dünya Kadınlar Günü için sabit bir tarih ilk olarak 1921 yılında Moskova'da toplanan 3. (Komünist) Enternasyonal'in 3. Kongresi kapsamında düzenlenen 2. Uluslararası Komünist Kadınlar Konferansında 8 Mart olarak belirlendi. Son akşam oturumunda Bulgar heyeti Dünya Kadınlar Günü'nün bundan böyle tüm dünyada aynı tarihte kutlanması yönünde bir karar sundu. Rusya temsilcisi Nikolaeva, Petrogradlı kadınların monarşinin devrilmesine yol açan 8 Mart 1917 gösterilerine katılımlarının anısına bu tarihin 8 Mart olarak belirlenmesini önerdi. Kollontay o zaman orada bir tarih belirlenmeyip kararın üst yönetime bırakılmasını önerdiyse de, Nikolaeva'nın bu tarihin değiştirilmemesi önerisi oy birliğiyle kabul edildi ve böylece 8 Mart, Dünya Emekçi Kadınlar Günü olarak onaylandı.

Bu konferansta "Dünya Emekçi Kadınlar Günü" adının benimsenmesi o dönem ağırlık kazanan "sınıfa karşı sınıf" politikalarıyla ve kadınların eşit haklar mücadelesini seçme ve seçilme hakkıyla sınırlı gören "burjuva" kadın hareketlerinden ayrılarak "kadınların kurtuluşu ancak işçi sınıfının kurtuluşu ve sosyalizmle ile mümkündür" düşüncesiyle bağlantılıydı.

Fakat 1930'lu yıllarda "faşizme karşı birleşik cephe" politikalarına geçiş sürecinde tekrar ilk baştaki "Dünya Kadınlar Günü" adına dönüldü.[ Bu değişiklik daha sonra kadın örgütlenmesi alanına da yansıdı ve sosyalizmi (veya komünizmi) hedefleyen ve sadece "işçi/emekçi kadınlar" ya da "sosyalist/komünist kadınlar" ile sınırlı bir örgütlenme anlayışı da terk edilerek 1945'te Uluslararası Demokratik Kadın Federasyonu kuruldu.

8 Mart'ın Dünya Kadınlar Günü olarak belirlenmesine kaynaklık eden olay konusunda başka iddialar da mevcuttur. Bunlardan biri, 8 Mart 1908'de ABD'nin New York kentinde çoğu sosyaIist olan kadın işçilerin öncülüğünde sendikal haklar ve kadınlara oy hakkı talepleriyle düzenlenen miting, bir diğeri ise, bununla çok paralellik arz eden, fakat gerek Dünya Kadınlar Gününün ilk kararlaştırıldığı 1910'u gerekse ilk uluslararası kutlamaların düzenlendiği 19 Mart 1911'i izleyen yıllarda hiç bahsi geçmeyip çok sonraları ileri sürülen, 25 Mart 1911'de New York'ta gerçekleşmiş Triangle Gömlek Fabrikası yangını'dır. Fakat Birleşmiş Milletler'in resmî web sitesinin konuyla ilgili sayfasında 8 Mart gününün seçilmesine kaynaklık eden olay olarak Rusya'da Çarlığa son veren 1917 Şubat Devrimi'nin Gregoryen takvime göre 8 Mart günü kadınların protesto eylemleri ve grevleri ile başlamış olduğuna işaret edilmiştir.

Birinci ve İkinci Dünya Savaşı yılları arasında bazı ülkelerde anılması yasaklanan ve esas olarak Sovyetler Birliği ve diğer sosyalist ülkelerden oluşan Doğu Bloku'nda kutlanan Dünya Kadınlar Günü, 1960'lı yılların sonunda Amerika Birleşik Devletleri'nde gerçekleşen çeşitli gösterilerde anılmaya başlanmasıyla Batı Bloku ülkelerinde de daha güçlü bir şekilde gündeme geldi. 1975 yılında başlayan bloklar arası yumuşama (detant) koşullarında Birleşmiş Milletler Genel Kurulu 16 Aralık 1977 tarihinde 8 Mart'ın "Dünya Kadınlar Günü" olarak kutlanmasını kabul etti.

Türkiye'de 8 Mart

Türkiye'de 8 Mart Dünya Kadınlar Günü ilk kez 1921 yılında, iki komünist kız kardeş Rahime Selimova ve Cemile Nuşirvanova'nın girişimi ile gerçekleştirildi. Bu tarihten sonra yıllar boyunca 8 Mart Dünya Kadınlar Günü kutlamalarına izin verilmedi. 1975 yılında "Birleşmiş Milletler Kadın On Yılı" ilan edildi. Türkiye de bu kapsamda yer aldığı için 1975 yılında Türkiye'de "Kadın Yılı Kongresi" yapıldı.

8 Mart Dünya Kadınlar Günü'nün 1975 yılında kutlanmaya başlamasında İlerici Kadınlar Derneği'nin faaliyetleri de etkili oldu. Böylece 8 Mart Dünya Kadınlar Günü kapalı ortamlardan sokaklara ve meydanlara çıktı. İlerici Kadınlar Derneği, işçi sınıfı ile kadınları bir araya getirerek haklarını aramaya çağıran bir sivil toplum örgütüydü. Kurulduğu andan itibaren kısa sürede yurt çapında 33 şube ve 35 temsilcilik aracılığıyla 15 bine yakın üyeye sahip oldu. “Kadınların Sesi” adlı yayın organı ile 35 bin kişiye ulaşabiliyordu.

12 Eylül Darbesi'nden sonra tekrar askerî cunta yönetimi tarafından dört yıl süreyle hiçbir kutlama yapılmasına izin verilmedi.

1984'ten itibaren her yıl çeşitli kadın örgütleri tarafından kutlanmaya devam edilmektedir. Bu yeni dönemin temel farkı, eskiden sadece sosyalist kesimin sahiplendiği bu günün artık hemen tüm kadın kuruluşlarının yanı sıra adeta resmî bayram gibi devlet yetkilileri ve kurumları tarafından da kutlanmaya, hatta şirketlerin de reklam ve pazarlama faaliyetleri ile buna katılmaya başlamasıdır. Öte yandan, günümüz Türkiye'sinde 8 Mart'ı Komintern'in 1920'li yıllardaki "sınıfa karşı sınıf" politikalarının bir yansıması olarak adlandırıldığı şekilde, "Dünya Emekçi Kadınlar Günü" olarak kutlayanlar da olduğu görülmektedir.

2003 yılında yurt çapındaki çeşitli Dünya Kadınlar Günü kutlamaları arasında Taksim'de başlayan ve her yıl 8 Mart'ta tekrarlanan Feminist Gece Yürüyüşü sonraki yıllarda başka şehirlerde de yapılmaya başladı.

(Wikipedia)


BURNUNDAN KIL ALDIRMAMAK

 


BURNUNDAN KIL ALDIRMAMAK...?

UŞAK'TA YAŞANMIŞ
GERÇEK BİR HAYAT HİKAYESİDİR...!
Osman Efendi Uşak’ın ileri gelenlerindendir, ağrıyı kesene servet vaad eder.
Doktorların hiçbiri ağrıyı durduramadığı gibi sebebini de bulamaz.
Ev halkı birbirine karışır,
baş ağrısından geceleri uyuyamayan
Osman Efendi’yi İstanbul’a götürmeye
karar verirler.
İstanbul’da en iyi doktorlar seferber olur. Muayene edilir, testler yapılır…
Görünüşe bakılırsa Osman Efendi turp gibidir.
Oysa dayanması gittikçe zorlaşan baş ağrısı ve göz yaşları hayatı çekilmez hale getirmiştir.
Ağrı kesici iğnelerle zor ayakta duran
Osman Efendi bu defa da apar topar yurtdışına götürülür.
O devirde Amerika değil İsviçre moda,
Zürih’e gidilir.
Haftalarca hastanede kalınır,
onlarca profesör konsültasyon yapar,
testler tekrarlanır…
Ve Osman Efendi’ye teşhis konulamaz.
Artık yerinden kalkamayan Osman Efendi’ye ağrı kesici iğneler verilir,
altmışlarını süren adamın ülkesine dönüp “dinlenmesi”, daha doğrusu son günlerini evinde geçirmesi tavsiye edilir...
Osman Efendi bitkin,
aile perişan. “Kader” denilir, Uşak’a dönülür.
Osman Efendi yayla evinde bir odaya yatırılır
ve ağrı kesici iğnelerle ölümü beklemeye başlar.
Bir gün,
hastanın keyfi gelsin diye, Osman Efendi’nin eski berberi “Berber Mehmet” çağrılır.
Berber yataktan kalkamayan Osman Efendi’yi tıraş ederken,
adamcağız derdini anlatır ve ölümü beklediğini söyler.
Berber Mehmet bir an düşünür. “
Beyim” der, “Sakın sizin burnunuzda kıl dönmüş olmasın?” Bir bakar, “Hah işte” der “Kıl dönmüş.
“Osman Efendi’nin şaşkın bakışlarına aldırmaksızın çantasından cımbızı kaptığı gibi kılı çeker.
Ev halkı Osman Efendi’nin köyü ayağa kaldıran çığlığıyla odaya koşar.
Berber Mehmet,
Osman Efendi’nin elinden zor alınır ve cımbızın ucunda tuttuğu yirmi santimlik kılla kapı dışarı edilir...
Osman Efendi’nin kanayan burnuna pansumanlar yapılır,
kolonyalar koklatılır ve yaşlı adam
tekrar yatağına yatırılır.
Ertesi sabah Osman Efendi aylardır ilk defa rahat bir uykudan uyanır.
Gözlerinin yaşarması geçmiştir.
Baş ağrısından ise eser kalmamıştır...
Dönen kılın sinire yürüyüp gittikçe uzayarak dayanılmaz ızdıraplara yol açtığını doktorlar ancak o zaman keşfeder.
Çözümün bu kadar basit olabileceği
kimsenin aklına gelmemiştir.
Sapasağlam ayağa kalkan Osman Efendi, Berber Mehmet’i çağırtır ve ona bir servet bağışlar.
Burnundan kıl aldırmayanların başı çok ağrır.
Hayat akarken bazen büyük sorunların
çok basit çözümleri olabilir...
Bu çözümleri ulaşabilmek için,
büyük küçük demeden herkesi dinlemeyi bilmek gerekir.
Aynı zamanda herkesin fikirlerine açık olmak gerekir...!!!

(Alıntıdır.)

ERKEK GİDİNCE

Bir erkek gidince;

Kentin tüm yolları çökmüş,
Dağları yan yatmış gibi olur.
Bir erkek gidince,
Raflarda kalır dizi-dizi kitaplar,
çekmecede dosyalanmış evraklar,
ödenmiş senet koçanları, su, elektrik faturaları, banka dekontları,
maaş ekstreleri, taksit tarihleri, kalın bir defter içinde doğum günleri,
baş başa çekilmiş gülen resimler,
telefonlar, görüşme günleri, araba anahtarı, cep telefonu, dizüstü bilgisayar,
Boynunu büker kalır.
Bir erkek gidince;
Susar dış kapının gürültüsü,
Kahvaltı için ekmek almaya, gazete getirmeye giden olmaz.
‘Gelince ne gerekli?’ diye telefon eden,
‘Hazırlan, akşam gidiyoruz’ diyen,
‘Boyunbağım nerede?’
‘çoraplarım yıkanmamış mı?’,
‘Hani beyaz gömleğim?’,
‘Anahtarımı unuttum!’,
‘Sahi, saatim evde mi kalmış!’
‘Evlenme yıldönümümüz dün müydü?’ Sesleri eksilir..
Bir erkek gidince;
Ev kapanmaz ama ışıkları söner, karanlığa gömülür..
Bir erkek gidince bir evden;
Bir dede,
bir baba,
bir oğul,
bir ağabey,
bir dayı,
bir amca,
bir kuzen,
bir yeğen,
bir torun,
bir delikanlı,
bir sevgili,
bir yiğit,
bir savaşçı,
bir barışsever,
göklerden bir kartal,
ormandan bir aslan,
bir günün aydınlık kısmı,
beynin yarısı,
mevsimlerden yaz olanı,
kolun iş göreni,
ayağın adım atanı kesilir.
Kısacası;
bir erkek gidince yatağın yarısı buz kesilir.….
~
Bekir Coşkun

VİCTOR HUGO

 



Ona 20.000 aşk mektubu yazdı. Ama o hiç onunla evlenmedi. Bu, daha önce hiç duymadığınız en yürek burkan ve en güzel aşk hikayesi.

Paris, 1833. Notre Dame'ın Kamburu' nu yazmasıyla zaten ünlü olan Victor Hugo, yeni oyununun oyuncu kadrosunu oluşturmak için bir tiyatroya girer. Oyuncular arasında, olağanüstü güzelliği ve sert bağımsızlığıyla tanınan yirmi altı yaşındaki Juliette Drouet de vardır.

Hugo ona küçük bir rol verir. 16 Şubat Mardi Gras gecesine kadar, tam elli yıl sürecek bir aşk ilişkisi başlar.
Ama bir sorun vardır: Hugo zaten evlidir.
Aylar içinde Juliette imkansız bir seçim yapar. Oyunculuk kariyerini, bağımsızlığını, gelirini, kimliğini terk eder ve kendini tamamen ona adar. Küçük bir daireye taşınır ve günlerce onun ziyaretlerini bekler.

Sıkıldığından şikayet ettiğinde, Hugo ona şöyle der: "Bana yaz. Her şeyi yaz."
O da öyle yapar.
Sonraki elli yıl boyunca Juliette 20.000'den fazla mektup yazar; bazen tek bir günde birden fazla mektup. Aşk hakkında mektuplar. Yalnızlık hakkında mektuplar. Hugo'nun başka kadınlarla ilişkisi olduğunda (ki bunu tekrar tekrar yapar) duyduğu kıskançlık hakkında mektuplar. Mektupları bir ağacın oyuğuna bırakır veya hizmetçi aracılığıyla daireler arasında gönderir.
Hugo hepsini saklar.

Ama Juliette sadece yazmakla kalmaz. Sekreteri, kopyacısı, ilk editörü olur. Mum ışığında, gece boyunca çalışarak el yazmalarını kopyalar. Gerçekten dinlediği eleştiriler sunar.

Ve sonra, 1851'de her şey değişir.
Hugo, Fransız hükümetinin siyasi düşmanı olur. Bir darbe Paris'i savaş alanına çevirdiğinde, aniden aranan bir adam olur. Fransa'dan kaçmak zorundadır, yoksa hapis cezasıyla veya daha kötüsüyle karşı karşıya kalacaktır.
Karısı yardım edemeyecek kadar hastadır. Ama Juliette harekete geçer.
Büyük bir kişisel risk alarak sahte belgeler düzenler. Güvenli evler bulur. Kılık değiştirir. Ve en önemlisi, Juliette onun el yazmalarını kurtarıyor; yıllardır üzerinde çalıştığı bitmemiş bir romanın üçte ikisi de dahil.
Bu roman, Sefiller olacak.
Eğer Juliette o Aralık ayında her şeyi riske atmamış olsaydı, gelmiş geçmiş en büyük kitaplardan biri sonsuza dek kaybolabilirdi.