İSVEÇTEN DÜNYAYA YÜKSELEN DİSKO IŞIĞI
ABBA
MONA LİSA
Mona Lisa’nın Arkasındaki Kadın: Lisa Gherardini
O, bir zamanlar Floransa’nın dar sokaklarında yaşayan,
sıradan bir kadın gibi görünen Lisa Gherardini del Giocondo’ydu. Soylu ama
gösterişsiz bir Toskana ailesinden gelen Lisa, ipek tüccarı Francesco del
Giocondo’nun eşi, beş çocuk annesiydi. Hayatı, dönemin Floransalı
kadınlarınınkinden farklı değildi; sessiz, gündelik, gölgeler içinde akan bir
yaşam.
Ama kader, onu beklenmedik bir biçimde ölümsüz kıldı. 1503
yılında Leonardo da Vinci, Lisa’nın yüzünü tuvale aktarmaya başladı. Belki bir
koca isteğiyle başlayan bu portre, sanatçının elinde sıradan bir sipariş
olmaktan çıktı. Leonardo tabloyu yıllarca yanında taşıdı; bitirmekten çok,
onunla yaşamayı tercih etti.
Aradan yüzyıllar geçti. Lisa öldü, çocukları yaşlandı,
Floransa değişti. Ama tuvaldeki bakış, hiç kaybolmadı. Leonardo’nun fırçasında
şekillenen o esrarengiz gülümseme, kadın bedeninden taşarak bir zamansızlık
simgesine dönüştü. “La Gioconda” artık sadece bir tüccarın eşi değildi; o,
dünyanın en çok konuşulan yüzüydü.
1911’de Louvre’dan çalındığında bütün dünya onu aradı.
Bulunduğunda ise artık sadece bir tablo değildi: kültürün, sanatın ve insan
merakının kalıcı sembolüydü.
Bugün milyonlarca insan onun karşısına geçip aynı soruyu
soruyor: Gülüyor mu, gizliyor mu, düşünüyor mu? Belki de cevap basit: Lisa,
yüzünde bir sır taşımıyor. O sadece bir kadındı. Ama Leonardo’nun ellerinde, o
sıradan kadın, insanlığın en evrensel yüzü oldu.
SÜLÜN OSMAN
Osman Ziya Sülün (1923 - 1984) "Sülün Osman"
olarak bilinen ünlü dolandırıcı.
Osman Ziya Sülün, 1923'te İstanbul'da doğdu. Adını duyurduğu
ilk "işini" 1948 yılında Fatih'te yeni tuttuğu evin sahibini
dolandırarak yaptı. Kirada oturduğu evi
kiracısıyken sattı. 1950 ve 60'lı yıllardaki "işleriyle" ün kazanan
"Sülün Osman", tramvay, Galata Kulesi, kent meydanlarındaki saatler,
şehir hatları vapurları gibi kamu mallarını saf vatandaşlara 'satarak' ya da
'kiraya vererek' efsane haline geldi.
Bu olaylar Türk filmlerine de konu oldu. Osman Sülün, 20
Nisan 1962'de hapisteyken "Alın teri ile Yaşamak" konulu konferans
verdiği de bilinmektedir.
Galata Köprüsü'nü satmak üzereyken tesadüfen yakalandı.
Ölümüyle ilgili kesin bilgi olmamakla birlikte, polisin tahminlerine göre
1984'te Beyoğlu'nda sürekli kaldığı otelde kalp krizinden öldü ve kimlik
taşımadığı için kimsesizler mezarlığına gömüldü.
İstanbul şehir hatları vapurlarını taksitle sattığı
biliniyor. Öyle ki mühim başarılara imza
atmış olan Sülün Osman'ın zamanında Dolmabahçe önünde demirlemiş Amerikan
6.Filosu'na ait bir savaş gemisini sattığı da rivayet edilir…
Eğer anlatılanlar abartılı geldiyse kayıtlara geçen resmi
dolandırıcılık olaylarına bir bakalım:
Günlerden bir gün, Sülün Osman, Beyoğlu, İstiklal
Caddesi’nde, yere çömelmiş gelip geçenleri seyretmektedir. Bu sırada saf bir
vatandaş ona, burada ne yaptığını sorar. Sülün Osman adamı şöyle bir süzer ve
adamdan iyi iş çıkacağını anlar. Ona: “Şu gelip geçen tramvaylar benimdir.
Tramvaylarda ne kadar yolcu olduğunu, vatmanların iyi çalışıp çalışmadıklarını
kontrol ediyorum” der.
Sohbet ilerleyince Sülün Osman sorar. “Amca yabancısın
galiba, ne iş yaparsın?” Adam, Traktör almak için geldiğini, fakat parasının
çıkışmadığını anlatır. Bunun üzerine Sülün Osman: “Amca, bu yaştan sonra
traktör senin neyine. Traktörün masrafı çok olur. Mazotu var, yedek parçası
var. Sana büyük masraf açar. Bak bu tramvayların hepsi benim. Artık hepsini
kontrol edemiyorum. Müşteri çıktıkça tek tek satıyorum. Bunlar demirdendir. Bir
şey olmaz. Akşam elektriğe bağlar, sabahleyin sürersin. Köyde, kasabada, her
yerde çalışır. Ben seni sevdim. Bir tanesini kelepir fiyatla sana vereyim.
Bununla iyi para kazanırsın” der.
Adamın kafası bu işe yatar. Sülün Osman’a: “Tramvaylardan
birini kaça verirsin?” diye sorar. Sülün Osman: “Senin traktör paran bunu
almaya yetmez. Fakat bende bundan çok var. Bir tane eksik olsa ne olacak. Bak
şimdi 484 numaralı tramvayım geçiyor. Bunun gibi daha altı yüz tane var. Canın
sağ olsun. Bir tanesini senin gül gibi hatırın için vereceğim. Sevildiğinin
kıymetini bil. Hemen al. Yoksa satmaktan vazgeçerim bilmiş ol” diyerek, adamın
ağzından girer, burnundan çıkar… Adam, tramvaylardan birini almayı kabul eder.
Sülün Osman, cebinden bir beyaz kâğıt çıkarır ve adama bir senet yazar. İmzalar
atılır, parmaklar basılır. Sülün Osman, adamla tokalaşır, hayrını gör, der ve
adamın bütün parasını alır. Adamı tramvaya bindirir. Ona: “Son durakta bu
senedi vatmana göster ve tramvayını teslim al”, der. Tramvay son durağa gelince
vatman, adamın bir türlü tramvaydan inmediğini görür: “Hemşerim son durak. İn
aşağı” der. Adam, elindeki senedi vatmana gösterir ve tramvayı satın aldığını
asıl kendisinin aşağı inmesi gerektiğini söyler. Patırtı çıkar, polisler gelir.
Adam senedi polislere de gösterir. Polisler imzayı görünce: “Sülün Osman’ın işi
derler.” Durum anlaşılır. Olay basına konu olur. Zavallı adam traktör almak
için geldiği İstanbul’dan beş parasız köyüne döner.
Sülün Osman Galata Kulesi ve Kız Kulesini defalarca satmış,
peşinat alıp kalanı senet düzenlemiş. Her dolandırıcılıkta aynı imzayı
kullandığı için polis imzasını hemen tanırmış. Galata Kulesi’ni satarken, kule
balkonundan erken tespit edilen her yangın ihbarından ek kazanç sağlayacağını
da satarken ayrıca pazarlarmış.
Sülün Osman hayatı boyunca akıllara zarar onlarca
dolandırıcılık yöntemi uygulamış. Taksim meydanına paspaslar serip geçiş parası
düzmecesi ile Taksim meydanını sattı. Dolmabahçe Sarayı’nın önünde saat
ayarlama parası aldı, kendini falcı ve medyum olarak tanıtarak para kazandı.
Galata Köprüsü’nü satmaya çalışırken tesadüfen yakalandı. Boğaziçi Köprüsü
açıldığı zaman Sülün Osman’ın yaşı ilerlemişti. Boğaziçi Köprüsünü daha sonra
başka bir dolandırıcı sattı.
Sülün Osman yakayı ele verdiği Galata Köprüsü satışında aynı
taktiği kullanmıştı:
Köprünün kalabalık olduğu vakitlerde arkadaşları ona para
ödermiş. Köprüden geçen insanlar ise olayı merak edip onun yanına giderlermiş.
Gözünü kestirdiği insanlar Galata köprüsüne talip olunca, Sülün onlara köprüyü
ayak üstü satarmış.
Galata Köprüsü satışında tesadüfen yakalanmış ve cezaevine
girmiş. Bu olayla ilgili “Kusura bakma hâkim bey. Memlekette Galata Köprüsü’nü
satın alacak eşekler olduğu sürece ben bu köprüyü satarım.” Sözü kayıtlara
geçmiş.
Sıra dışı dolandırıcılık yöntemleriyle ünlenen Sülün Osman
kendisini şöyle anlatıyor:
“Benim dolandırdığım insanlar dolandırıcıydı aslında. Yani
bana yaklaşma sebepleri beni dolandırmaktı… On tane bilezikle geliyorum adamın
önüne akşam vakti. Kuyumcunun kapısındayız ve dükkân kapalı. Karımın
hastalığını anlatıyorum, acilen bilezikleri bozdurmam gerektiğini, o an nöbetçi
eczaneye gidip hastaneden istedikleri ilaçları almamın şart olduğunu söylüyorum
falan.
Hakiki olsalar bileziklerin fiyatı bin lira. Diyorum ki 300
liraya ihtiyacım var. Paranın gerisi umurumda değil, yeter ki karım ameliyat
masasında kalmasın. Adam sabah kuyumcuya gidip bilezikleri bin liraya
bozdurabileceğini ve birkaç saat içinde havadan 700 lira kazanacağını
düşünüyor. O arada benim ayakçım da ortaya çıkıyor ve o almak istiyor
bilezikleri. Telaşlanıyor adam kazanç imkânı kaybolacak diye. 300 lirayı verip
alıyor bilezikleri.
Adam ertesi sabah kuyumcuya gidip de bileziklerin sahte
olduğunu öğrenince, dolandırıldım, diye karakola gidiyor. Ben aranıyorum.
Demiyorlar ki ona, “be adam 1000 liralık bileziği 300 liraya almayı düşünürken
aklında ne vardı?” Gayet açık ki beni dolandırmayı planlamıştı. Ben hayatım
boyunca beni dolandırmaya kalkışmamış tek bir kişiyi dolandırmadım.”
Sülün Osman, 1970’li yıllarda, TRT’de, Cenk Koray ve Güneş
Tecelli’nin hazırlayıp sundukları bir “Telespor” programının konuğu olmuş ve
bazı maceralarını anlatmıştır. Orada anlattıklarına göre, Sülün Osman,
müşterilerine, İzmir Saat Kulesi’ni, İstanbul Üniversitesi’nin bahçesini, hatta
cennetten yer bile satmıştır. Kendisine, yaptığı işlerden pişman olup olmadığı,
tövbe edip etmediği sorulduğunda, o: “Tövbe ettim. Fakat bazılarının yüzüne
bakınca, alınlarındaki yazıyı görünce tövbemi bozdum. Çünkü onların alınlarında,
ben enayiyim, gel beni kazıkla, yazıyor” demiştir. Programı sunanlardan biri:
“Biz o yazıları neden göremiyoruz?” diye sorunca da Sülün Osman şu karşılığı
vermişti: “Okumasını bilecen kardeşim!”
Günümüz Sülün Osmanlarının yüz yüze, gözünün içine bakarak
dolandırma işleri zorlaştı. Sayıları da çoğaldı. Saf ve temiz insanlar ister
istemez mutasyona uğradılar. Her şeye şüpheci ve güvensiz yaklaşır oldular.
Sülün Osmanlar artık telefonla ya da dijital yazılım ve kopyalama kullanarak
dolandırıyorlar.
Zonguldak Nostalji-Y. Yıldırım-2022
(Alıntıdır.)
AUDREY HEPBURN
Dünyanın en güzel kadınlarından biri olarak kabul ediliyordu. Cenaze töreninde, onun yazdığı güzellik üzerine şu ilham verici sözler okundu:
AZİZ NESİN
Aziz NESİN yayın haklarından dolayı aldığı avansla Çatalca’daki arsayı aldı..İnşaat 1973-74’te başladı.. İnşaat sırasında araziye çadırlar kuruldu..Birinde inşaat malzemeleri vardı, birinde kendisi kalıyordu..
HAY'DAN GELEN
Ermenicede 'hay' kelimesi ermeni, 'huyn' kelimesi de
rum demektir.
Yüz yıllar evvelinden yeniçeriliğin makbul olduğu devirlerde kapalı çarşıda 4.500 civarında ticaret yapan ermeni esnaf varmış.
Kuyumcusu,
antikacısı manifaturacısı ayakkabıcısı akla gelen hepsinin bir koruyucu meleği
bir yeniçeri ağası bulunuyormuş.
Hafta sonu cuma günü saat 5 gibi yeniçeri ağası mağazaya
gelir, hüsnü kabul görür, kahvesini yudumlar, çubuğunu tüttürür, haracını alır
kapıya kadar yol edilirmiş. Ta ki öbür cuma akşamına kadar. O mağazaya başka bir
yeniçeri ağası kesinlikle uğrayamazmış.
Diğer tarafta İstanbul'un bütün eğlence yerlerini Rumlar çalıştırırmış.
Gazinolar meyhaneler, barlar, pastaneler lokantalar çorbacılar aklınıza ne gelirse.
Yeniçeri ağaları Ermenilerden aldıklarını Rumların
eğlence yerlerinde harcarlarmış.
Onları görüp; "bu değirmenin suyu nereden geliyor?" diye soranlara da:
"Hay dan gelen huyn a gider" diyorlarmış.
(Alıntıdır.)
SONBAHAR
“Komşunun radyosunda, her sene bu mevsimde durmadan çalan yine o hüzzam şarkı var:
GENEL BİLGİ
Osmanlı’da Genelevler ve Dönemin İlk Genelev Patroniçesi: Langa Fatma
ÖMRÜMÜZ
UNUTULANLAR
Develer tellal, pireler berber iken, Samsun cigarasının içinden odun çıktığı günlerde… İstanbul’la Ankara arasında “alo!” diyebilmek için santrala yazdırıp altı saat beklediğimiz, cep telefonunun sadece Kaptan Kirk tarafından kullanıldığı, sokaklarda ayı oynatıldığı, kalantorların Murat 124’e bindiği, Anadol’un kaportasının inekler tarafından yenildiği rivayetlerine inanılan, salça sürülmüş ekmek dilimi dönemlerinde…





