3. Kitabım "Aşkpedia" E-Kitap ve Sesli Kitap olarak yayımlandı. Çok yakında basılı kitap olarak da yayımlanacak!



ABBA




İSVEÇTEN DÜNYAYA YÜKSELEN DİSKO IŞIĞI

1970’lerin popüler disko müziğine damgasını vurarak İsveç için Volvo, IKEA, H&M gibi ulusal bir sembol haline gelen efsane müzik grubudur ABBA…
Onlar sadece bir grup değildi; dönemin enerjisini, ışığını ve dans pistlerinin coşkusunu temsil eden bir fenomendi. “Dancing Queen”, “Mamma Mia”, “Waterloo”, “Fernando”, “Take a Chance on Me”, "Gimme Gimme Gimme,", "Chiquitita", "Money Money Money" gibi şarkılar listeleri altüst etti ve milyonların hafızasına kazındı. 1974’te “Waterloo” ile Eurovision Şarkı Yarışması’nı kazanarak dünya sahnesine çıktılar ve sonrasında pop müzik tarihine adlarını altın harflerle yazdırdılar.
Özellikle 70’lerde ulaştıkları popülarite bambaşkaydı. Gençlerin odalarının duvarlarında posterleri vardı, plak kapakları koleksiyon değerindeydi, müzik dergileri onlarla yapılan röportajlara geniş yer ayırıyordu. Bravo, Rolling Stone, Smash Hits gibi dergilerin sayfalarında sık sık yer almaları, onları bir ikon haline getirdi. Disko salonlarında dans eden kalabalıkların en çok eşlik ettiği şarkılar çoğunlukla ABBA’ya aitti.
Başarıları yalnızca listelerde değil, rekor satışlarda da kendini gösterdi. Dünya çapında 400 milyondan fazla albüm satan ABBA, tüm zamanların en çok satan grupları arasında yer aldı. “Greatest Hits” albümleri birçok ülkede satış rekorları kırdı, 1977’deki Avustralya turnesi milyonların katılımıyla tarihe geçti.
Popüler kültürdeki etkileri yıllar boyu devam etti. “Mamma Mia!” müzikali ve onun sinema uyarlamaları, şarkılarının kuşaklar boyunca nasıl canlı kaldığını kanıtladı. 90’larda ve 2000’lerde bile gençler onların şarkılarını keşfettiklerinde, sanki yeni çıkmış gibi büyük bir heyecan yaşadılar.
Ama ABBA sadece eğlenceyi değil, duyguyu da işliyordu. “The Winner Takes It All” gibi şarkılar, aşkın ve kaybın evrensel yanlarını derin bir duygusallıkla aktardı. Coşku ile hüznü aynı potada birleştirmeleri onları farklı kıldı.
Bugün geriye dönüp baktığımızda, ABBA’nın sadece bir dönemin grubu olmadığını; pop müziğin kalbinde hâlâ çarpan, nesiller boyu ruhlara dokunan bir miras bıraktığını görmek mümkün. Onlar şarkılarıyla milyonların anılarına dans ettirdi, neşeyi ve duyguyu aynı anda kalplere işledi.




MONA LİSA


Mona Lisa’nın Arkasındaki Kadın: Lisa Gherardini

O, bir zamanlar Floransa’nın dar sokaklarında yaşayan, sıradan bir kadın gibi görünen Lisa Gherardini del Giocondo’ydu. Soylu ama gösterişsiz bir Toskana ailesinden gelen Lisa, ipek tüccarı Francesco del Giocondo’nun eşi, beş çocuk annesiydi. Hayatı, dönemin Floransalı kadınlarınınkinden farklı değildi; sessiz, gündelik, gölgeler içinde akan bir yaşam.

Ama kader, onu beklenmedik bir biçimde ölümsüz kıldı. 1503 yılında Leonardo da Vinci, Lisa’nın yüzünü tuvale aktarmaya başladı. Belki bir koca isteğiyle başlayan bu portre, sanatçının elinde sıradan bir sipariş olmaktan çıktı. Leonardo tabloyu yıllarca yanında taşıdı; bitirmekten çok, onunla yaşamayı tercih etti.

Aradan yüzyıllar geçti. Lisa öldü, çocukları yaşlandı, Floransa değişti. Ama tuvaldeki bakış, hiç kaybolmadı. Leonardo’nun fırçasında şekillenen o esrarengiz gülümseme, kadın bedeninden taşarak bir zamansızlık simgesine dönüştü. “La Gioconda” artık sadece bir tüccarın eşi değildi; o, dünyanın en çok konuşulan yüzüydü.

1911’de Louvre’dan çalındığında bütün dünya onu aradı. Bulunduğunda ise artık sadece bir tablo değildi: kültürün, sanatın ve insan merakının kalıcı sembolüydü.

Bugün milyonlarca insan onun karşısına geçip aynı soruyu soruyor: Gülüyor mu, gizliyor mu, düşünüyor mu? Belki de cevap basit: Lisa, yüzünde bir sır taşımıyor. O sadece bir kadındı. Ama Leonardo’nun ellerinde, o sıradan kadın, insanlığın en evrensel yüzü oldu.





SÜLÜN OSMAN

 




Osman Ziya Sülün (1923 - 1984) "Sülün Osman" olarak bilinen ünlü dolandırıcı.

Osman Ziya Sülün, 1923'te İstanbul'da doğdu. Adını duyurduğu ilk "işini" 1948 yılında Fatih'te yeni tuttuğu evin sahibini dolandırarak yaptı.  Kirada oturduğu evi kiracısıyken sattı. 1950 ve 60'lı yıllardaki "işleriyle" ün kazanan "Sülün Osman", tramvay, Galata Kulesi, kent meydanlarındaki saatler, şehir hatları vapurları gibi kamu mallarını saf vatandaşlara 'satarak' ya da 'kiraya vererek' efsane haline geldi.

Bu olaylar Türk filmlerine de konu oldu. Osman Sülün, 20 Nisan 1962'de hapisteyken "Alın teri ile Yaşamak" konulu konferans verdiği de bilinmektedir.

Galata Köprüsü'nü satmak üzereyken tesadüfen yakalandı. Ölümüyle ilgili kesin bilgi olmamakla birlikte, polisin tahminlerine göre 1984'te Beyoğlu'nda sürekli kaldığı otelde kalp krizinden öldü ve kimlik taşımadığı için kimsesizler mezarlığına gömüldü.

İstanbul şehir hatları vapurlarını taksitle sattığı biliniyor.  Öyle ki mühim başarılara imza atmış olan Sülün Osman'ın zamanında Dolmabahçe önünde demirlemiş Amerikan 6.Filosu'na ait bir savaş gemisini sattığı da rivayet edilir…

Eğer anlatılanlar abartılı geldiyse kayıtlara geçen resmi dolandırıcılık olaylarına bir bakalım:

Günlerden bir gün, Sülün Osman, Beyoğlu, İstiklal Caddesi’nde, yere çömelmiş gelip geçenleri seyretmektedir. Bu sırada saf bir vatandaş ona, burada ne yaptığını sorar. Sülün Osman adamı şöyle bir süzer ve adamdan iyi iş çıkacağını anlar. Ona: “Şu gelip geçen tramvaylar benimdir. Tramvaylarda ne kadar yolcu olduğunu, vatmanların iyi çalışıp çalışmadıklarını kontrol ediyorum” der.

Sohbet ilerleyince Sülün Osman sorar. “Amca yabancısın galiba, ne iş yaparsın?” Adam, Traktör almak için geldiğini, fakat parasının çıkışmadığını anlatır. Bunun üzerine Sülün Osman: “Amca, bu yaştan sonra traktör senin neyine. Traktörün masrafı çok olur. Mazotu var, yedek parçası var. Sana büyük masraf açar. Bak bu tramvayların hepsi benim. Artık hepsini kontrol edemiyorum. Müşteri çıktıkça tek tek satıyorum. Bunlar demirdendir. Bir şey olmaz. Akşam elektriğe bağlar, sabahleyin sürersin. Köyde, kasabada, her yerde çalışır. Ben seni sevdim. Bir tanesini kelepir fiyatla sana vereyim. Bununla iyi para kazanırsın” der.

Adamın kafası bu işe yatar. Sülün Osman’a: “Tramvaylardan birini kaça verirsin?” diye sorar. Sülün Osman: “Senin traktör paran bunu almaya yetmez. Fakat bende bundan çok var. Bir tane eksik olsa ne olacak. Bak şimdi 484 numaralı tramvayım geçiyor. Bunun gibi daha altı yüz tane var. Canın sağ olsun. Bir tanesini senin gül gibi hatırın için vereceğim. Sevildiğinin kıymetini bil. Hemen al. Yoksa satmaktan vazgeçerim bilmiş ol” diyerek, adamın ağzından girer, burnundan çıkar… Adam, tramvaylardan birini almayı kabul eder. Sülün Osman, cebinden bir beyaz kâğıt çıkarır ve adama bir senet yazar. İmzalar atılır, parmaklar basılır. Sülün Osman, adamla tokalaşır, hayrını gör, der ve adamın bütün parasını alır. Adamı tramvaya bindirir. Ona: “Son durakta bu senedi vatmana göster ve tramvayını teslim al”, der. Tramvay son durağa gelince vatman, adamın bir türlü tramvaydan inmediğini görür: “Hemşerim son durak. İn aşağı” der. Adam, elindeki senedi vatmana gösterir ve tramvayı satın aldığını asıl kendisinin aşağı inmesi gerektiğini söyler. Patırtı çıkar, polisler gelir. Adam senedi polislere de gösterir. Polisler imzayı görünce: “Sülün Osman’ın işi derler.” Durum anlaşılır. Olay basına konu olur. Zavallı adam traktör almak için geldiği İstanbul’dan beş parasız köyüne döner.

Sülün Osman Galata Kulesi ve Kız Kulesini defalarca satmış, peşinat alıp kalanı senet düzenlemiş. Her dolandırıcılıkta aynı imzayı kullandığı için polis imzasını hemen tanırmış. Galata Kulesi’ni satarken, kule balkonundan erken tespit edilen her yangın ihbarından ek kazanç sağlayacağını da satarken ayrıca pazarlarmış.

Sülün Osman hayatı boyunca akıllara zarar onlarca dolandırıcılık yöntemi uygulamış. Taksim meydanına paspaslar serip geçiş parası düzmecesi ile Taksim meydanını sattı. Dolmabahçe Sarayı’nın önünde saat ayarlama parası aldı, kendini falcı ve medyum olarak tanıtarak para kazandı. Galata Köprüsü’nü satmaya çalışırken tesadüfen yakalandı. Boğaziçi Köprüsü açıldığı zaman Sülün Osman’ın yaşı ilerlemişti. Boğaziçi Köprüsünü daha sonra başka bir dolandırıcı sattı.

Sülün Osman yakayı ele verdiği Galata Köprüsü satışında aynı taktiği kullanmıştı:

Köprünün kalabalık olduğu vakitlerde arkadaşları ona para ödermiş. Köprüden geçen insanlar ise olayı merak edip onun yanına giderlermiş. Gözünü kestirdiği insanlar Galata köprüsüne talip olunca, Sülün onlara köprüyü ayak üstü satarmış.

Galata Köprüsü satışında tesadüfen yakalanmış ve cezaevine girmiş. Bu olayla ilgili “Kusura bakma hâkim bey. Memlekette Galata Köprüsü’nü satın alacak eşekler olduğu sürece ben bu köprüyü satarım.” Sözü kayıtlara geçmiş.

Sıra dışı dolandırıcılık yöntemleriyle ünlenen Sülün Osman kendisini şöyle anlatıyor:

“Benim dolandırdığım insanlar dolandırıcıydı aslında. Yani bana yaklaşma sebepleri beni dolandırmaktı… On tane bilezikle geliyorum adamın önüne akşam vakti. Kuyumcunun kapısındayız ve dükkân kapalı. Karımın hastalığını anlatıyorum, acilen bilezikleri bozdurmam gerektiğini, o an nöbetçi eczaneye gidip hastaneden istedikleri ilaçları almamın şart olduğunu söylüyorum falan.

Hakiki olsalar bileziklerin fiyatı bin lira. Diyorum ki 300 liraya ihtiyacım var. Paranın gerisi umurumda değil, yeter ki karım ameliyat masasında kalmasın. Adam sabah kuyumcuya gidip bilezikleri bin liraya bozdurabileceğini ve birkaç saat içinde havadan 700 lira kazanacağını düşünüyor. O arada benim ayakçım da ortaya çıkıyor ve o almak istiyor bilezikleri. Telaşlanıyor adam kazanç imkânı kaybolacak diye. 300 lirayı verip alıyor bilezikleri.

Adam ertesi sabah kuyumcuya gidip de bileziklerin sahte olduğunu öğrenince, dolandırıldım, diye karakola gidiyor. Ben aranıyorum. Demiyorlar ki ona, “be adam 1000 liralık bileziği 300 liraya almayı düşünürken aklında ne vardı?” Gayet açık ki beni dolandırmayı planlamıştı. Ben hayatım boyunca beni dolandırmaya kalkışmamış tek bir kişiyi dolandırmadım.”

Sülün Osman, 1970’li yıllarda, TRT’de, Cenk Koray ve Güneş Tecelli’nin hazırlayıp sundukları bir “Telespor” programının konuğu olmuş ve bazı maceralarını anlatmıştır. Orada anlattıklarına göre, Sülün Osman, müşterilerine, İzmir Saat Kulesi’ni, İstanbul Üniversitesi’nin bahçesini, hatta cennetten yer bile satmıştır. Kendisine, yaptığı işlerden pişman olup olmadığı, tövbe edip etmediği sorulduğunda, o: “Tövbe ettim. Fakat bazılarının yüzüne bakınca, alınlarındaki yazıyı görünce tövbemi bozdum. Çünkü onların alınlarında, ben enayiyim, gel beni kazıkla, yazıyor” demiştir. Programı sunanlardan biri: “Biz o yazıları neden göremiyoruz?” diye sorunca da Sülün Osman şu karşılığı vermişti: “Okumasını bilecen kardeşim!”

Günümüz Sülün Osmanlarının yüz yüze, gözünün içine bakarak dolandırma işleri zorlaştı. Sayıları da çoğaldı. Saf ve temiz insanlar ister istemez mutasyona uğradılar. Her şeye şüpheci ve güvensiz yaklaşır oldular. Sülün Osmanlar artık telefonla ya da dijital yazılım ve kopyalama kullanarak dolandırıyorlar.

Zonguldak Nostalji-Y. Yıldırım-2022

(Alıntıdır.)




AUDREY HEPBURN





Dünyanın en güzel kadınlarından biri olarak kabul ediliyordu. Cenaze töreninde, onun yazdığı güzellik üzerine şu ilham verici sözler okundu:

Çekici dudaklara sahip olmak istiyorsan, nazik sözler söyle.
Güzel gözlere sahip olmak istiyorsan, başkalarındaki güzelliği gör.
Zayıf kalmak istiyorsan, yemeğini aç olanlarla paylaş.
Güzel saçlara sahip olmak istiyorsan, her gün bir çocuğun parmaklarının arasında dolaşmasına izin ver.
Kendini iyi hissetmek istiyorsan, asla yalnız yürümediğini bil — seni sevenler ve sevmiş olanlar daima seninledir.
İnsanlar, eşyalardan çok daha fazla ilgiye, şefkate, onarılmaya ve kurtarılmaya ihtiyaç duyar. Hiç kimseyi asla dışlama.
Unutma: Eğer bir gün yardım edecek bir ele ihtiyacın olursa, kollarının ucunda iki tane bulacaksın.
Zamanla şunu anlayacaksın: İki elin var. Biri kendine yardım etmek için, diğeri ise ihtiyacı olanlara yardım etmek için.
Bir kadının güzelliği, giydiği elbiselerde, yüzünde ya da saçını tarama şeklinde değildir.
Gerçek güzellik, gözlerinde görülür; çünkü gözler kalbin kapısıdır, sevginin kaynağıdır.


Bir kadının güzelliği, makyajında değil; ruhunun içten güzelliğindedir.
O, sunduğu şefkattir, ifade ettiği sevgi ve tutkudur.
Bir kadının güzelliği, yıllar geçtikçe daha da büyür, serpilir.
Audrey Hepburn




AZİZ NESİN



Aziz NESİN yayın haklarından dolayı aldığı avansla Çatalca’daki arsayı aldı..İnşaat 1973-74’te başladı.. İnşaat sırasında araziye çadırlar kuruldu..Birinde inşaat malzemeleri vardı, birinde kendisi kalıyordu..

Aziz Nesin bu çadırda tam 8 ay yaşadı, kışı da çadırda geçirdi..
Hatta bir gece yağmur öyle şiddetli yağdı ki, çadırı yıkıldı..Sabaha kadar yağmur altında bekledi..
Vakıf alanında tuvalet yapılıp üstü örtülünce, tamamlanmamış tuvaletin içine attı yazı masasını, yazmaya orada devam etti..Bırakmadı, çünkü yazmazsa vakıf tamamlanamazdı..
Maddi imkansızlıklar nedeniyle vakfın inşası çok uzun sürdü..Para bulunamadığından inşaata tek çivi çakılamadığı zamanlardan geçildi..İnşaat zaman zaman durdu..Aziz Nesin elinde kalan son iki arsayı da satıp vakfın inşaatına devam etti..
İnşaat sırasında yamulan çiviler bile tek tek düzeltilip tekrar kullanıldı..Tek çivi boşa gitmedi..
Arkadaşlarından gelen mektupların arka sayfası boşsa o sayfayı müsvedde olarak kullanırdı..Hediye paketlerini bile attırmazdı.. “Ben paketlerinden çocuklara konfeti yapacağım” derdi..
Kendine 10 yılda bir ayakkabı aldığını söylüyordu.. Ama vakıf kurulduktan sonra çocukların ayakkabılarını 6 ayda bir yeniledi..
Vakfı kurdu, ardından kuyruklarda dolmuş beklemeye, otobüse binmeye, çoğu yere de yürüyerek gitmeye devam etti.. Artırdığı her kuruş çocuklar içindi..Çocuklara ve işçilere yemek de yapardı..Tabakları hazırlar, masalara koyardı..
“Evi, mutluluğu ilk kez yetmiş yaşından sonra Nesin Vakfında buldum..Benim evim Nesin Vakfıdır” diyordu. “Geçen on yıl içinde Türkiye’de bir yazarın kazanabileceği en çok parayı kazandım..
Ama rahat beni rahatsız ettiği için olacak, oldukça sınırlı geçimimizden artan kazancımla kimsesiz çocukları yetiştirmek için bu vakıf kurdum..” dedi..
Tüm baskılara rağmen Aziz Nesin ömrünün sonuna kadar çocuklar için çalışmaya devam etti..
Öldüğünde de vakfa gömülmek istiyordu.. Ama çocukların oyun alanını da daraltmak istemiyor,
bir yandan da çocuklar mezarının üstünde dahi oynasın istiyordu..
Mezarın yeri öğrenilmesin diye 8 çukur kazıldı.. Naaş vakfa getirilirken Ali Nesin gazetecilerin karşısına çıktı, naaşı gece gömeceklerini söyledi ve babasının ölümüyle ilgili demeç vermeye başladı..
Tabii aslında bu bir kandırmacaydı, Ali Nesin gazetecileri oyalayıp kameraları kendine çekince Aziz Nesin 8 mezardan birine yerleştirildi, diğer çukurlarla birlikte mezarın üstü aynı anda örtüldü...
Vakıfta çocukların çok net şekilde tanımlanan “içini dökme”, “yanlış yapma” “başarısız olma”, hatta “şımarma hakkı” var. Nesin Vakfı'nda dayağa, korkuya ve cezaya ise yer yok.

Hakan GÜNGÖR

(Alıntıdır.)



HAY'DAN GELEN

 



Ermenicede 'hay' kelimesi ermeni, 'huyn' kelimesi de rum demektir.

Yüz yıllar evvelinden yeniçeriliğin makbul olduğu devirlerde kapalı çarşıda 4.500 civarında ticaret yapan ermeni esnaf varmış.

Kuyumcusu, antikacısı manifaturacısı ayakkabıcısı akla gelen hepsinin bir koruyucu meleği bir yeniçeri ağası bulunuyormuş.

Hafta sonu cuma günü saat 5 gibi yeniçeri ağası mağazaya gelir, hüsnü kabul görür, kahvesini yudumlar, çubuğunu tüttürür, haracını alır kapıya kadar yol edilirmiş. Ta ki öbür cuma akşamına kadar. O mağazaya başka bir yeniçeri ağası kesinlikle uğrayamazmış.

Diğer tarafta İstanbul'un bütün eğlence yerlerini Rumlar çalıştırırmış.

Gazinolar meyhaneler, barlar, pastaneler lokantalar çorbacılar aklınıza ne gelirse. 

Yeniçeri ağaları Ermenilerden aldıklarını Rumların eğlence yerlerinde harcarlarmış.

Onları görüp; "bu değirmenin suyu nereden geliyor?" diye soranlara da:

"Hay dan gelen huyn a gider" diyorlarmış.


(Alıntıdır.)

SONBAHAR



“Komşunun radyosunda, her sene bu mevsimde durmadan çalan yine o hüzzam şarkı var:

Böyle mi esecekti bu mevsimde bu rüzgâr
Bütün kuşlar vefasız mevsim artık sonbahar
Unutmuş ellerimi eşim, dostum sevgilim
Kalbim acılarla bölünmüş dilim-dilim
Bütün kuşlar vefasız mevsim artık sonbahar…”
Ayrılık mevsimidir bu aylar…
Yazlıkçılar döndüler…
Kırlangıçlar Nil deltasına gitti…
Bu aylarda renk çiçekten ayrılır…
Güneş kumdan…
Menekşe kırmızıdan…
Bahçeler çocuk seslerinden…
Salkım asmadan…
Yaprak dalından…
Bir boş salıncak, rüzgarla terasta sallanır…
Ayrılık mevsimidir bu aylar…
Her sene bu aylarda ben “ayrılık” yazımı yazarım…
Her cümlenin sonuna noktalar, artı iki damla…
Hüzün günleridir…
Yaş gözden ayrılır…
Küçük köpek kaç gündür arkadaşı çocuğu arıyor kumsalda…
Arada bir koşuyor kendi kendine…
Koşunca arkadaşı gelecek sanıyor…
Nereden bilsin…
Bu mevsim ayrılık zamanıdır…
Dün gece ilk yağmur yağdı…
Çatılarda tıkır tıkır…
Küçük gölcükler oluştu sokakta…
Kediler saçak altlarına sığındılar…
Bu sonbahar yağmurları, sanki doğanın ayrılıklara ağlayışıdır…
Yaz aşklarında bu günlerde tenler ayrılır…
Ne çok giden olur…
Ne çok el sallanır bu mevsimde…
'O' ne çok vedadır…
Bu mevsimde ne çok “Beni unutma!..” vardır…
Ayrılık mevsimidir bu aylar…
Aklında bir hüzzam şarkı…
Bir de ayrılıkların sızısı kalır…
“Bütün kuşlar vefasız, mevsim artık sonbahar…”

Bekir Coşkun.

GENEL BİLGİ



Osmanlı’da Genelevler ve Dönemin İlk Genelev Patroniçesi: Langa Fatma

Genelevler yıllardır neredeyse tüm dünyada yaygın bir şekilde hizmet veriyor. Osmanlı döneminde de genelevler bulunuyordu.

Yüzyıllarca hüküm süren Osmanlı İmparatorluğu’na dair hâlâ bilmediğimiz pek çok konu var. Sarayın şaşalı yaşamı ve halkın refahı dillere destan. Ancak Osmanlı İmparatorluğu döneminde hala kapısı aralamayan ve söylentiyle kalan bazı bilgiler var. 1299 yılında kurulup 16. yüzyılda dünyanın en güçlü devleti olan Osmanlı Devleti, 20. yüzyılda ise yıkıldı.

Osmanlı’da genelevler son dönemde yaygınlaştı ve İstanbul gündemine damga vurdu. Osmanlı’da genelevlerin tarihine ve ilk genelev patroniçesi olan Langa Fatma’ya yakından bakalım.

Osmanlı Devleti’nin yönetim şekli ve dini inançları gereği zina haramdı. Ancak yine de erkekleri eğlendirmek için meyhaneler bulunuyordu. Bu meyhanelerde ise kadınlar hem dans ediyor hem de erkeklerle birlikte oluyorlardı.

Ancak genelev adı altında bir oluşum bulunmuyordu taa ki imparatorluğun son yıllarına kadar. Osmanlı’nın son dönemlerinde yaygınlaşan genelevler bir dönem İstanbul gündemine damgasını vurmuştu.

1821 yılında dünya genelindeki veba salgınının İstanbul’a ulaşmasıyla ise, Osmanlı’da geneleveler açığa çıktı. Halk bu salgının nedeni olarak Melek Girmez Sokağı’ndaki genelevleri görüyordu.

Salgın nedeniyle sokaktaki tüm meyhane ve genelevler yıkıldı. Yerine sokağın kötü şöhretini unutturmak için Hidayet Camisi yaptırıldı.

Ancak bu salgının ardından yeni genelevler yaptırıldı. 1884 yılında bir talimatname ile ilk resmi genelevi açıldı. O dönem Osmanlı’nın hükümdarı İkinci Abdülhamit’ti.
Açılan genelev Fatih’in Edirnekapı semtinde bulunuyordu. Bu genelevin ilk işletmecisi ise Langa Fatma olarak bilinen bir kadındı.

Osmanlı tarihçisi ve dönemin devlet adamlarından olan Cevdet Paşa, patroniçe Langa Fatma için şunları söylemiş; “Edirnekapı semtinde bayağı bir mahalleye mutasarrıfa olarak kibarhane ve zarifhane kerhanecilik etmekte olan ve hakkında zaptiye müşiri bile hüküm ve nüfuzu cari olmayan Langa Fatma, şevvalin yirmisekizinci günü veda-i kerhane-i fena edip gitmiş olduğundan İstanbul’un en büyük kerhanesi kapandı ve ondan sonra ol mertebe bir kerhane açılmadı."

O dönem genelevde çalışan kadınların ‘Kartopu Şöhret’, ‘Gümüş gerdan Ülfet’, ‘Vuslat’, ‘Candayanmaz Zişan’, ‘Kaymak tabağı Servet’ ve ‘Ziynet’ gibi lakapları vardı.

Müşterileri ise İstanbul’da sözü geçen önemli kişilerdi. Bu nedenle de Langa Fatma’nın genelevi kapatılamıyordu.

Ünlü yazar Ernest Hemingway anılarında Karaköy genelevleri için “Avrupa’daki refah döneminin en çılgın yılları bile buradaki fuhuşla yarışamaz” der.

Genelevler zaman içerisinde Osmanlı’da artış gösterdi. Bir süre sonra Galata’daki genelev sayısı 100’ü buldu. 1915 yılında ise 359’a ulaştı.

Langa Fatma’nın ölümünün ardından ise genelevi kapatıldı ve bir daha onun ayarında bir genel ev açılamadı. Ancak “Lüküs Nermin” ve “Çanakkaleli Melâhat” isimli kadınlar da özellikle 1940 ile 1960’lı yıllara damga vurdular.
Bu kadınların ikisi de genelev işletmecisiydi.

(Alıntıdır.)

ÖMRÜMÜZ



Hayatta dört aşamalı bir "silinme" süreci vardır:
Bu tamamen senin varoluşuna bağlıdır, başkalarına değil.

55 yaşında:

İş yeri seni siler.
Hayatın boyunca ne kadar başarılı ya da güçlü olursan ol,
bir süre sonra sıradan bir insana dönüşürsün.
Bu yüzden eski işine ve onun verdiği üstünlük duygusuna tutunma.
Egonu serbest bırak,
yoksa iç huzurunu kaybedebilirsin.

65 yaşında:

Toplum seni yavaş yavaş siler.
Eskiden sıkça görüştüğün arkadaşlar ve iş çevresi azalır,
ve artık önceki iş yerinde seni tanıyan pek kalmaz.
"Eskiden müdürdüm, yöneticiydim, ya da şu kişiydim..." deme.
Çünkü yeni nesil seni tanımıyor ve bu seni üzmemeli.
Bu da hayatın doğal bir sürecidir.

75 yaşında:

Aile seni yavaş yavaş siler.
Çok sayıda çocuk ve torunun olsa da,
çoğu zaman sadece eşinle ya da tek başına yaşarsın.
Çocukların arada sırada seni ziyaret ettiğinde,
bu onların sevgisinin bir göstergesidir.
Onları sık gelmedikleri için suçlama,
çünkü onların da kendi hayat mücadeleleri vardır.

85 yaşında:

Zaman seni silmek ister.
Tanıdığın birçok kişi artık hayatta değildir.
Bu aşamada üzülme,
çünkü bu hayatın kuralıdır ve herkes bu yoldan geçecektir.
Bu yüzden:
Hâlâ biraz gücün ve sağlığın varken,
hayatını en iyi şekilde yaşa!
Malından mülkünden dilediğini harca,
gidebildiğin kadar seyahat et,
yardım etmek istediklerine yardım et,
istediğini iç,
oyna, eğlen, sevdiğin şeyleri yap!
Unutma:
Seni asla silmeyecek tek grup:
Eski dostlarındır.
Bu yüzden:
Eski ve samimi arkadaşlarınla daha çok iletişim kur, onları asla unutma...
Alıntıdır

UNUTULANLAR


Dün Bugün Yarın

Develer tellal, pireler berber iken, Samsun cigarasının içinden odun çıktığı günlerde… İstanbul’la Ankara arasında “alo!” diyebilmek için santrala yazdırıp altı saat beklediğimiz, cep telefonunun sadece Kaptan Kirk tarafından kullanıldığı, sokaklarda ayı oynatıldığı, kalantorların Murat 124’e bindiği, Anadol’un kaportasının inekler tarafından yenildiği rivayetlerine inanılan, salça sürülmüş ekmek dilimi dönemlerinde…

Mutfak zeminlerinin muşamba kaplandığı, tencere kalaylattığımız Arap sabunu kokulu zamanlarda…
Avaramu’yu ezberleyen kızlar Raj Kapoor’a hastayken, Ömer henüz turist bile değilken, Vahi Öz’e güldüğümüz, zavallı Ayşecik’in zengin babasından habersiz, kötü kalpli üvey anne yanında çileler çektiği, “n’ayır”, “n’olamaz”lı yıllarda…
Mesut Bahtiyar’dan şarkılar dinlediğimiz, Cem Karaca’nın İzmir fuarını zangır-zangır salladığı, Özay Gönlüm’ün 'yaren’ini tıngırdattığı, yerli Elvis Erol Büyükburç’la kalipso kralı Metin Ersoy’un gazinoları inim inim inlettiği, Cemal Kamacı’nın kroşe patlattığı, Metin Oktay’ın ağları deldiği, Neil Armstrong "Ay’a falan ayak basmadı, hepsi Hollywood tezgâhı" diye iddiaya girilen, kasetleri acayip kapışılan Arif Susam’ın "oo-ooo Ahmet bey de burdaymış!”, diyerek sintizaygır çaldığı günlerde, Ümit Besen’in masasının ayağı kırık, pantolonların paçası bol ve Kastelli bankerken…
Muavinli dolmuşçuların Orhancı-Ferdici diye birbirini solladığı arabeskli sabahların, Barış Manço’nun “lambaya püf!”, dediği elektrik kesintili akşamlarında, mum ışığının gölgesinde parmaklarımızı eğip bükerek duvarda tavşan yaptığımız, yün fanilaları soba askısında kuruttuğumuz, Killing okuduğumuz, başka eğlencemiz olmadığı için radyoda 'arkası yarın’lara kulak kesildiğimiz - ki, uyarlayan Çetin Köroğlu, efekt Ertuğrul İmer’dir, - yine ayıptır söylemesi- Arzu Okay’ın rüyalarımıza girdiği, Martin Luther King yaşarken, Sadun Boro’nun 'Kısmet’iyle dünya turuna çıkmasına heyecanlanıp, Avanak Avni’yle tanıştığımız, Zübük’ün kaleme alındığı, sutyen ’in bile nerdeyse porno kabul edildiği, Halikarnas Balıkçısı’nın Bodrumlu süngerci zannedildiği, otomobillerin arkasına bugün bile hâlâ ne manaya geldiğini bilmediğim STP’lerin yapıştırıldığı, şehirlerarası otobüslerde sigara içildiği, damalı taksiler çağında…
Keban Barajı ortada bile yokken, İbrahim Tatlıses inşaatlarda demirci olarak çalışırken, nüfusumuz 40 milyon, Hababam Sınıfı öğrencileri ise ilkokuldayken, trişkadan tayyare MTA Sismik-1 Hora’nın uzay mekiği muamelesi gördüğü teknoloji fukaralığında…

Turnike atmayı Beyaz Gölge’den öğrendiğimiz, Doktor Richard Kimble babamızın oğluymuş gibi, şerefsiz Falconetti’ye küfürler ettiğimiz, polisimizi Komiser Colombo, hukukumuzu Avukat Petroçelli’den ibaret sandığımız, kapı gibi adam McMillan’ın aids’ten ölene kadar eşcinsel olduğunu bilmediğimiz hayal kırıklıklarında…

Kunta Kinte gibi zenci olmadığı halde, Isaura’nın neden köle olduğunu anlayamadığımız, yamuğunu gördüğümüz arkadaşlarımıza “N’aber lan Ceyar?”, diye seslendiğimiz, saat kurup, sabahın kör karanlığında kalkarak, uykulu gözlerle Muhammed Ali’nin (Hristiyan iken adı Cassius Clay idi) maçını seyrettiğimiz, onunla birlikte 'kelebek gibi uçup arı gibi soktuğumuz' masum tiryakiliklerde…
İstanbul’da basılan gazetelerin, ülkenin diğer şehirlerine ancak ertesi gün, uzak il ve ilçelere ise bir kaç gün sonra ulaşabildiği, TV kanalı olarak sadece TRT’nin var olduğu, haberleri Jülide Gülizar’ın Zafer Celasun’un okuduğu, -bizim ahali akıl edemez- diye düşündüklerinden olsa gerek; "televizyonunuzu kapatmayı unutmayınız!", diye uyarı yazısı koydukları, “necefli maşrapa” zavallılığında yaşıyor iken...

Çamaşır makineleri merdaneli, Haile Selasiye, Habeşistan imparatoruyken…

Ve, dönüp bakıyoruz geriye…

Wi-fi’larımız, iPad’lerimiz, akıllı telefonlarımız, uydu antenlerimiz yoktu ama,

dün daha mutluyduk galiba, bugünümüz ise durağan hele hele yarınlarımızı düşünmek bile istemiyorum!....

(Alıntıdır.)