3. Kitabım "Aşkpedia" E-Kitap ve Sesli Kitap olarak yayımlandı. Çok yakında basılı kitap olarak da yayımlanacak!



UNUTULANLAR


Dün Bugün Yarın

Develer tellal, pireler berber iken, Samsun cigarasının içinden odun çıktığı günlerde… İstanbul’la Ankara arasında “alo!” diyebilmek için santrala yazdırıp altı saat beklediğimiz, cep telefonunun sadece Kaptan Kirk tarafından kullanıldığı, sokaklarda ayı oynatıldığı, kalantorların Murat 124’e bindiği, Anadol’un kaportasının inekler tarafından yenildiği rivayetlerine inanılan, salça sürülmüş ekmek dilimi dönemlerinde…

Mutfak zeminlerinin muşamba kaplandığı, tencere kalaylattığımız Arap sabunu kokulu zamanlarda…
Avaramu’yu ezberleyen kızlar Raj Kapoor’a hastayken, Ömer henüz turist bile değilken, Vahi Öz’e güldüğümüz, zavallı Ayşecik’in zengin babasından habersiz, kötü kalpli üvey anne yanında çileler çektiği, “n’ayır”, “n’olamaz”lı yıllarda…
Mesut Bahtiyar’dan şarkılar dinlediğimiz, Cem Karaca’nın İzmir fuarını zangır-zangır salladığı, Özay Gönlüm’ün 'yaren’ini tıngırdattığı, yerli Elvis Erol Büyükburç’la kalipso kralı Metin Ersoy’un gazinoları inim inim inlettiği, Cemal Kamacı’nın kroşe patlattığı, Metin Oktay’ın ağları deldiği, Neil Armstrong "Ay’a falan ayak basmadı, hepsi Hollywood tezgâhı" diye iddiaya girilen, kasetleri acayip kapışılan Arif Susam’ın "oo-ooo Ahmet bey de burdaymış!”, diyerek sintizaygır çaldığı günlerde, Ümit Besen’in masasının ayağı kırık, pantolonların paçası bol ve Kastelli bankerken…
Muavinli dolmuşçuların Orhancı-Ferdici diye birbirini solladığı arabeskli sabahların, Barış Manço’nun “lambaya püf!”, dediği elektrik kesintili akşamlarında, mum ışığının gölgesinde parmaklarımızı eğip bükerek duvarda tavşan yaptığımız, yün fanilaları soba askısında kuruttuğumuz, Killing okuduğumuz, başka eğlencemiz olmadığı için radyoda 'arkası yarın’lara kulak kesildiğimiz - ki, uyarlayan Çetin Köroğlu, efekt Ertuğrul İmer’dir, - yine ayıptır söylemesi- Arzu Okay’ın rüyalarımıza girdiği, Martin Luther King yaşarken, Sadun Boro’nun 'Kısmet’iyle dünya turuna çıkmasına heyecanlanıp, Avanak Avni’yle tanıştığımız, Zübük’ün kaleme alındığı, sutyen ’in bile nerdeyse porno kabul edildiği, Halikarnas Balıkçısı’nın Bodrumlu süngerci zannedildiği, otomobillerin arkasına bugün bile hâlâ ne manaya geldiğini bilmediğim STP’lerin yapıştırıldığı, şehirlerarası otobüslerde sigara içildiği, damalı taksiler çağında…
Keban Barajı ortada bile yokken, İbrahim Tatlıses inşaatlarda demirci olarak çalışırken, nüfusumuz 40 milyon, Hababam Sınıfı öğrencileri ise ilkokuldayken, trişkadan tayyare MTA Sismik-1 Hora’nın uzay mekiği muamelesi gördüğü teknoloji fukaralığında…

Turnike atmayı Beyaz Gölge’den öğrendiğimiz, Doktor Richard Kimble babamızın oğluymuş gibi, şerefsiz Falconetti’ye küfürler ettiğimiz, polisimizi Komiser Colombo, hukukumuzu Avukat Petroçelli’den ibaret sandığımız, kapı gibi adam McMillan’ın aids’ten ölene kadar eşcinsel olduğunu bilmediğimiz hayal kırıklıklarında…

Kunta Kinte gibi zenci olmadığı halde, Isaura’nın neden köle olduğunu anlayamadığımız, yamuğunu gördüğümüz arkadaşlarımıza “N’aber lan Ceyar?”, diye seslendiğimiz, saat kurup, sabahın kör karanlığında kalkarak, uykulu gözlerle Muhammed Ali’nin (Hristiyan iken adı Cassius Clay idi) maçını seyrettiğimiz, onunla birlikte 'kelebek gibi uçup arı gibi soktuğumuz' masum tiryakiliklerde…
İstanbul’da basılan gazetelerin, ülkenin diğer şehirlerine ancak ertesi gün, uzak il ve ilçelere ise bir kaç gün sonra ulaşabildiği, TV kanalı olarak sadece TRT’nin var olduğu, haberleri Jülide Gülizar’ın Zafer Celasun’un okuduğu, -bizim ahali akıl edemez- diye düşündüklerinden olsa gerek; "televizyonunuzu kapatmayı unutmayınız!", diye uyarı yazısı koydukları, “necefli maşrapa” zavallılığında yaşıyor iken...

Çamaşır makineleri merdaneli, Haile Selasiye, Habeşistan imparatoruyken…

Ve, dönüp bakıyoruz geriye…

Wi-fi’larımız, iPad’lerimiz, akıllı telefonlarımız, uydu antenlerimiz yoktu ama,

dün daha mutluyduk galiba, bugünümüz ise durağan hele hele yarınlarımızı düşünmek bile istemiyorum!....

(Alıntıdır.)






POMPEİ




Çoğu insan, 79 yılında İtalya'daki Vezüv Yanardağı’nın patlamasında ölen kurbanların taş kesildiğini ya da mucizevi bir biçimde korunduğunu sanıyor. Ama gerçek çok daha ilginç ve çok daha ürkütücü.

Yanardağ patladığında, ölümcül kül ve zehirli gaz dalgası Pompei’yi sardı ve binlerce kişiyi neredeyse anında öldürdü. Cesetler sıcak kül tabakalarının altında gömüldü ve zamanla doğal şekilde çürüyerek, sertleşmiş volkanik malzeme içinde boşluklar bıraktı.

19. yüzyılda arkeologlar çığır açan bir keşif yaptı: Bu boşluklara dikkatle alçı dökerek, kurbanların inanılmaz derecede ayrıntılı dökümlerini elde edebiliyorlardı; kıyafetlerinin kıvrımlarını, hatta yüzlerine kazınmış acıyı bile.
Yani bugün Pompei’de gördüğünüz şeyler fosilleşmiş insanlar değil; bir zamanlar orada yatan bedenlerin kusursuz kalıpları. Bedenlerin bıraktığı boşluklara dökülen alçıyla oluşturulmuş kopyalar. Bu ürkütücü figürler, felaketin birer anlık görüntüsü; arkeoloji sayesinde bize geri dönen, zamana donmuş kareler.

Bir dahaki sefere bu kasvetli dökümlerden birini gördüğünüzde, unutmayın: İnsan kalıntılarına değil, tarihin şekline bakıyorsunuz. Bir anın her şeyi nasıl değiştirebileceğinin ve geçmişin hâlâ bizi nasıl derinden etkileyebileceğinin güçlü bir hatırlatıcısı.





ULUSLARARASI JİNEKOLOJİK SAĞLIK GÜNÜ

 



Uluslararası Jinekolojik Sağlık Günü (International Gynaecological Health Day) her yıl 10 Eylül’de kutlanır. Bu gün, dünya çapında kadınların üreme ve jinekolojik sağlığına özen göstermenin önemine dikkat çekmek için oluşturulmuştur.

Bu günü başlatma girişimi, kadın sağlığı ve kadın hakları alanında çalışan uluslararası kuruluşlara aittir. Tarih, kaliteli sağlık hizmetlerine, düzenli muayenelere ve jinekoloji alanında eğitime erişimin, yaşadığı ülkeden bağımsız olarak her kadın için garanti edilmesi gerektiğini hatırlatmak amacıyla seçilmiştir.


* Jinekolojik sağlık sorunları hakkında farkındalığı artırmak.
* Koruyucu muayenelerin ve düzenli doktor ziyaretlerinin önemini vurgulamak.
* Kadın sağlığıyla ilgili konulardaki tabu seviyesini azaltmak.
* Kanser dahil olmak üzere hastalıkların önlenmesi ve erken teşhisine yönelik programları desteklemek.


* Tıbbi kurumlar ve sivil toplum kuruluşları, hastalıkların önlenmesine adanmış konferanslar, seminerler ve kampanyalar düzenler.
* Medyada ve sosyal ağlarda düzenli kontrollerin ve kişisel bakımların önemi hakkında bilgiler yayılır.
* Bazı ülkelerde kadınlar için ücretsiz muayeneler ve danışmanlık hizmetleri sunulur.
* Kadın toplulukları ve vakıflar, her kadının sağlık ve tıbbi hizmet hakkını hatırlatan destek kampanyaları yürütür.

Uluslararası Jinekolojik Sağlık Günü, milyonlarca kadının yaşam kalitesiyle doğrudan bağlantılı konulara dikkat çekmeye yardımcı olur. Bu gün, jinekolojik sağlığa özen göstermenin yalnızca tıbbi değil, aynı zamanda toplumsal bir görev olduğunu ve toplumun refahını bir bütün olarak etkilediğini hatırlatır.

İZMİR'İN KURTULUŞU



İzmir'in Kurtuluşu, 26 Ağustos'ta başlayan Büyük Taarruz harekâtı sonucu Türk ordusunun Yunan işgali altındaki İzmir'e 9 Eylül 1922'de girmesini belirten tarih terimidir.

Mudanya Ateşkes Antlaşması ve sonrasında Lozan Barış Antlaşması'na uzanan süreci başlatması dolayısıyla Millî Mücadele'nin sona ererek Türk milletinin kurtuluşu ve bağımsızlığını elde edişinin simgesi olmuş çok önemli bir tarihi olaydır.

Alsancak sahilde bulunan bir anıt

Arka plan

İzmir'in, 15 Mayıs 1919 yılında Yunan güçleri tarafından işgal edilmesi, Anadolu'da Millî Mücadele'nin başlamasında önemli bir aşama olarak kabul edilir. O tarihe kadar Anadolu'da işgallere karşı dağınık olan düşünce ve örgütlenme biçimleri mevcuttu. İzmir’in işgali, Anadolu insanın direniş ve karşı koyuş düşüncesini körüklemiş, İstanbul'da başlayan işgali protesto mitingleri Anadolu'nun en ücra köşelerine kadar yayılmış, Damat Ferit Hükûmeti'nin düşmesine sebep olmuştu. Artık İzmir, Anadolu harekâtı için temel sembollerden biri haline getirilmişti ve İzmir'in işgaline karşı protesto mitingleri, her yıl işgalin yıl dönümlerinde, Anadolu'nun çeşitli kent ve kasaba merkezlerinde tekrarlanmakta; konu sürekli gündemde tutulmaktaydı. Birinci İnönüİkinci İnönü, Aslıhanlar-Dumlupınar ve Sakarya Meydan Muharebelerinde Millî Mücadele'nin kazanılmasında önemli adımlar atılmıştı.

Tarihçe

Türk ordusu tarafından 26 Ağustos 1922'de başlatılan Büyük TaarruzKurtuluş Savaşı'nın son safhası idi. Kesin sonuç beş gün içinde elde edildi. Çalköy'de bulunan Başkomutan Mustafa Kemal Paşa 30 Ağustos'ta ordulara bir bildiri yayımlayarak tarihî "Ordular, ilk hedefiniz Akdeniz'dir. İleri!” emrini verdi.

Taarruz emri ile birlikte İzmir yönüne doğru ilerleyişe geçen Türk ordusu birliklerinin en önünde Fahrettin Altay Paşa komutasındaki 5. Süvari Kolordusu bulunuyordu. Kolordunun üç öncü süvari tümeni (1., 2. ve 14. tümenler) birbiri ile yarış halinde farklı kollardan İzmir'e doğru ilerledi. Şehre ulaşan ilk birlikler 9 Eylül sabahı KadifekaleSarıkışlaKarşıyakaPaket Postanesi' ve Hükûmet Konağı'nda göndere Türk bayrağını çekip İzmir'in kurtuluşunu ilan etmiştir.

Süvarilerin şehre girişi ve İzmir gönderlerine Türk bayrağı çekilmesi

9 Eylül 1922'de Mustafa Kemal Paşa'nın Kadifekale'de dalgalanan Türk bayrağını seyrettiği Belkahve'deki heykeli
Kadifekale burçlarına Türk bayrağı dikilmesi

Ayrı tümenlere bağlı Türk süvari birlikleri birbiriyle yarış halinde ilerleyerek Kadifekale'ye vardı ve Kadifekale burçlarına birlikte bayrak dikti. Kadifekale'de Türk bayrağını göndere çeken subaylar, Mürsel Paşa komutasındaki 1. Süvari Fırkası öncü birliklerinden Teğmen Celil Bey, Kafkas Tümeni Süvari Bölüğü'nden Teğmen Besim Bey ile 2. Süvari Fırkası 4. Alay komutanı Binbaşı Ali Reşat Bey'dir.

Karşıyaka'da göndere Türk bayrağı çekilmesi

Kurmay Yarbay Suphi komutasındaki 14. Süvari Fırkası, İzmir'e kuzeyden sarkarak, Menemen ve Karşıyaka'ya ulaşıp bayrak çekti. Kadın savaşçı Kara Fatma, bu öncü birlikler içinde Çiğli'ye ilk giren süvariler arasında yer aldı.

Sarı Kışla ve Paket Postanesi'ne Türk bayrağı çekilmesi

1. Tümene bağlı bir grup süvari, sabah çok erken saatlerde Yüzbaşı Zeki Bey komutasında Konak'a vararak Sarı Kışla'ya, yine 1. Süvari Fırkası'ndan Üsteğmen Selahattin ise Paket Postanesi’ne Türk bayrağını çekti.

İzmir Hükûmet Konağı'na Türk bayrağı çekilmesi

2. Tümen 4. Alay Komutan Muavini Yüzbaşı Şerafettin yönetiminde iki bölük de Bornova'dan Konak istikametinde ilerleyişini sürdürmüştü. Şerafettin Bey komutasında yaya olarak en önde giden sekiz er, Bornova'dan Halkapınar'a ilerleyişi sırasında Punta'daki Tuzakoğlu fabrikasına yaklaştıkları sırada fabrika pencerelerinden ani bir ateşe uğradı. Bu olayda 4 asker hayatını kaybetti ve hemen orada defnedildiler.Olayda can veren askerlerin isimleri şöyledir: Akşehirli Bekiroğlu Mehmet, Antalyalı Ömer oğlu Hakkı (Sarıarslan), Nevşehirli Ahmet oğlu Seyit Mehmet ve Nevşehirli Ahmet oğlu Ahmet.

Yüzbaşı Şerafettin ve yanındaki birkaç kişi, Kordonboyu'ndan Pasaport İskelesi'ne geldiğinde bir Rum tarafından atılan el bombası ile hafif yaralandı. Şerafettin Bey, yaralı haliyle ilerlemeye devam ederek saat 10.30’da vilayet konağına geldi.

Bu arada 4. alay 2. takım komutanı Teğmen Ali Rıza konağa ulaşıp Yunan bayrağını indirmiş, kendisine bir kadının verdiği el yapımı Türk bayrağını göndere çekmişti. Yüzbaşı Şerafettin'in konağa ulaşıp yanında Teğmen Ali Rıza (Akıncı), Teğmen Hamdi (Yurteri) ve Diyarbakırlı Çavuş Mehmet Raşit ile birlikte alay bayrağını göndere çekmesi ile İzmir'in işgalden kurtuluşu ilan edilmiş oldu.

Mustafa Kemal, Fevzi ve İsmet Paşaların İzmir'e gelişi

Başkomutan Müşîr Mustafa Kemal Paşa, yanında Müşîr Fevzi Paşa ve yaveri Binbaşı Salih Bey ile birlikte İzmir'e geliyor. (10 Eylül 1922)

Birinci Süvari Tümeni Komutanı Mürsel Paşa bir Fransız harp gemisi telsizi vasıtasıyla, İzmir’e girildiğini Ankara’ya bildirdi. Belkahve'den tarihi günü izleyen Başkomutan Mustafa Kemal Paşa, yanında Fevzi ve İsmet Paşalar olduğu halde, 10 Eylül sabahı İzmir'e girdi ve Fahrettin Paşa ile buluşarak doğruca Hükûmet Konağı'na gitti. Konağın balkonundan, başarıyı millete mal eden kısa bir konuşma yaptı.

Takip Harekâtı

Mustafa Kemal Paşa'nın ordulara 1 Eylül'de verdiği tarihi emirle başlayan ve 18 Eylül 1922 tarihine kadar yapılan "Takip Harekâtı" ile bütün Batı Anadolu'daki Yunan askerleri, Türk sınırları dışına çıkarılmıştır. Takip Harekâtı'nın başarı ile sonuçlanması sayesinde İzmit bölgesinden İstanbul Boğazı'na, Balıkesir bölgesinden Çanakkale Boğazı'na kadar Türk ordusu için hayati önem taşıyan diğer stratejik hedefler de İtilaf Devletlerinin işgalinden, olaysız olarak ve barış yoluyla kurtarılmıştır.

Türk ordusunun kazandığı bu zafer, Mudanya Ateşkes Antlaşması'na giden süreci başlatmış; Türkiye, Mudanya Ateşkes Antlaşması'ndan sonra 24 Temmuz 1923'te Lozan Barış Antlaşması'nı imzalayarak bağımsızlığını kazanmıştır.

S.O.S

 


S.O.S 'İN ANLAMINI BİLİYOR MUSUNUZ? YADA ÇOĞUMUZ YANLIŞ BİLİYOR...

Çok kişi S.O.S.'in gemimizi kurtar (Save Our Ship), ruhumuzu kurtar (Save Our Soul) veya diğer sinyalleri durdur (Stop Other Signals) kelimelerinin baş harflerinden oluştuğunu sanır. Bu bilgiler tamamıyla yanlış olup S.O.S. harfleri hiç bir kelimenin baş harfinden oluşturulmamıştır.
Tamamen telgraf zamanından kalmadır ve gemilerde de yakın zamana kadar telsiz telgraf kullanılıyordu. Bilindiği gibi telgrafta mors alfabesi denilen sistemde her harf, nokta ve çizgilerin değişik kombinasyonundan oluşuyor.
Bu sinyali gönderen maniple denilen alete tek dokunuşta karşıya nokta yani 'bip', biraz daha uzunca basınca 'dııııt' sinyali gidiyordu. Gönderenler de, alanlar da mors alfabesini ezbere bildiklerinden bu 'bip' ve 'dııııt' larda hangi harfler olduğunu çözüyor ve normal yazıya dönüştürüyorlardı.
İmdat çağrısının çok kolay akılda tutulabilmesi için 1908'de üç çizgi, üç nokta, üç çizgi olan S.O.S. seçildi. Yani telsizde 'dııııt, dııııt, dııııt, bip, bip, bip, dııııt, dııııt, dııııt' sinyali aldığınızda hemen acil yardıma ihtiyacı olan biri olduğunu anlıyordunuz.
Filmlerde görmüşsünüzdür. Gemiler, özellikle uçaklar, tehlikeli bir durumda yardıma ihtiyaçları olduğunda 'mayday' (meydey) çağrısı yaparak durumlarını bildirirler. Bu kelime Fransızca'da bana yardım et anlamındaki m'aidez kelimesinden türetilmiştir.
Hiç dikkat ettiniz mi, filmlerde telsizle konuşan her kişinin ismi hep 'Roger' (rocır) dır. Halbuki 'roger' telsiz konuşmalarında 'anladım' anlamında kullanılır ve her iki taraf da cümlenin başında ve sonunda bu kelimeyi kullanırlar. Filmleri tercüme edenler ise bu kelimeyi bir erkek ismi sandıklarından, herkes birbirine 'Roger' diye ismen hitap ediyormuş gibi çevirirler.
Nasıl bizde telefonda harfleri söylemek için Ankara'nın 'A'sı, Bursa'nın 'B'si denilirse Roger kelimesi de İngilizce'de 'R' harfinin tanımı için kullanılır, yani Roger'in 'R'si denilir. R harfi ise mors alfabesinde başlangıçta 'anlama'nın kodu idi.
Sonra konuşmalı iletişime geçilince 'Roger' olarak kullanılmaya başlanıldı. Filmleri tercüme edenlerin ABD bahriyesinde nasıl oluyor da bu kadar Roger bir araya geliyor diye uyanmamaları gerçekten ilginç!



İLLEGAL BİLİM

İLLEGAL BİLİM İNSANI...

Marie Curie yasal olarak üniversiteye gidemezdi.
Bu yüzden bunu yasadışı yollardan yaptı ve gizli bir örgüt olan 'Uçan Üniversite'ye gitti.
Uçan Üniversite, o zamanlar Rus İmparatorluğu'nun kontrolü altında olan Polonya'da faaliyet gösteren ve cinsiyet ayrımcılığı nedeniyle yüksek eğitimden dışlanan kadınlara kurslar sunan bir yeraltı eğitim ağıydı.
'Uçan Üniversite' adı, kurslar yetkililer tarafından tespit edilmekten kaçınmak için özel evler de dahil olmak üzere çeşitli yerlerde gizlice düzenlendiği için kullanıldı.
Marie Curie ilk yıllarında Uçan Üniversite'nin öğrencilerinden biriydi ve fizik, kimya ve matematik derslerine katılıyordu.

Uçan Üniversite'de edindiği deneyim daha sonraki akademik çalışmalarında kendisine yardımcı olmuş ve çığır açan keşiflerine katkıda bulunmuştur.
Nobel Ödülü kazanan ilk kadın, iki kez kazanan ilk kişi ve iki farklı bilim dalında Nobel Ödülü kazanan tek kişi olmuştur: fizik ve kimya.

Uçan Üniversite 1885'ten 1905'e kadar faaliyet göstermiştir. Uçan Üniversite 1920 yılında resmi olarak dönüştürüldü ve tamamen akredite bir akademik kurum olan Özgür Polonya Üniversitesi oldu...

CAM TAVAN



'Bilim adamları pirelerin farklı yükseklikte zıplayabildiklerini görürler.

Birkaçını toplayıp 30 cm yüksekliğindeki bir cam fanusun içine koyarlar.
Metal zemin ısıtılır. Sıcaktan rahatsız olan pireler zıplayarak kaçmaya çalışırlar ama başlarını tavandaki cama çarparak düşerler. Zemin de sıcak olduğu için tekrar zıplarlar, tekrar başlarını cama vururlar.
Pireler camın ne olduğunu bilmediklerinden, kendilerini neyin engellediğini anlamakta
zorluk çekerler.
Defalarca kafalarını cama vuran pireler sonunda o zeminde 30 santimden fazla zıpla(ya)mamayı öğrenirler.
Artık hepsinin 30 cm zıpladığı görülünce deneyin ikinci aşamasına geçilir ve tavandaki cam kaldırılır. Zemin tekrar ısıtılır. Tüm pireler eşit yükseklikte, 30 cm zıplarlar! Üzerlerinde cam engeli yoktur, daha yükseğe zıplama imkânları vardır ama buna hiç cesaret edemezler.
Kafalarını cama vura vura öğrendikleri bu sınırlayıcı ‘hayat dersi’ne sadık halde yaşarlar. Pirelerin isterlerse kaçma imkânları vardır ama kaçamazlar.
Çünkü engel artık zihinlerindedir. Onları sınırlayan dış engel (cam) kalkmıştır ama kafalarındaki iç engel (burada 30cm’den fazla zıplanamaz
inancı) varlığını sürdürmektedir.
Bu deney canlıların neyi başaramayacaklarını nasıl öğrendiklerini göstermektedir.
Bu pirelerin yaşadıklarına ‘cam tavan sendromu’ denir. Bir insanın gelebileceğine inandığı en üst nokta, onun cam tavanıdır.
Cam tavanınız hayallerinizin tavan yüksekliğini gösterir. İnsan inandığına denktir.
Dr. David Schwartz - “Cam Tavan Sendromu ”

GÖBEKLİTEPE



Arkeolog Klaus Schmidt, insanlık tarihinin yeniden yazılacağı Göbeklitepe’ye son kez bakarken.

Mısır piramitlerinden tam 7 bin yıl, İngiltere’deki Stonehenge’den ise 6 bin yıl daha eski bir yapı var Anadolu’da. Adı Göbeklitepe. Şanlıurfa’nın kıraç topraklarında, sıradan bir tepenin altında saklanmış bu yerleşim insanlık tarihini baştan aşağı değiştirdi
Aslında burası ilk kez 1963’te fark edilmişti. Chicago Üniversitesi ile İstanbul Üniversitesi’nden gelen araştırmacılar, bölgede taş aletler bulmuştu. Taşları inceleyince bunların Taş Devri’ne, yani 11 bin yıl öncesine ait olduğunu anladılar. Ama gözden kaçırdıkları çok önemli bir şey vardı: Burası sadece birkaç taşın olduğu sıradan bir alan değil, kocaman bir yerleşimdi. Onlar “burada göçebe kabileler yaşadı, büyük bir yerleşim kurmaları mümkün değil” diye düşünmüştü. Ama yanıldılar.
Çünkü Göbeklitepe, insanın tarım yapmaya başlamasından çok önce inşa edilmişti. Yani henüz buğdayı bile ekmeyi öğrenmemiş insan, devasa taş sütunlarla tapınaklar yapıyordu.
Bugüne kadar hep şunu öğrenmiştik:
“İnsan önce tarımı öğrendi, yerleşti, köyler kurdu. Sonra din ve tapınak ortaya çıktı.”
Ama Göbeklitepe bu ezberi bozdu. Burada görüyoruz ki önce inanç geldi, sonra yerleşik hayat başladı. Yani insanı yerleşik hayata geçiren sadece karın doyurmak değil, aynı zamanda inanç ve paylaşım ihtiyacıydı.
Bugün Göbeklitepe’nin taşlarına baktığımızda sadece eski bir tapınak görmüyoruz. Aynı zamanda insanın hayal gücünü, birlikte iş yapma gücünü, inancını görüyoruz.
11 bin yıl önce insanlar gökyüzüne bakıyor, hayvanları gözlemliyor, sembollerle anlatıyor ve “Burası kutsal” diyerek dev taşları yan yana diziyordu. O günlerden bugünlere bu kutsallık hiç kaybolmadı.
Göbeklitepe bize şunu söylüyor:
“Tarih, sadece ekmekle değil; hayalle, inançla, dayanışmayla da yazılır.”

CHRİS & NORMA

 



2013 yılında, Amerikalı aktör ve şarkıcı Chris Salvatore, 31 yaşındayken West Hollywood bölgesindeki yeni dairesine taşındı. Orada, 89 yaşında olan yaşlı komşusu Norma Cook ile tanıştı. Norma yalnız yaşıyordu ve ileri evrede lösemi hastalığıyla mücadele ediyordu.

Yaş farkları çok büyük olmasına rağmen, aralarında özel bir dostluk doğdu. Chris sık sık onu ziyaret ediyor, yemek hazırlıyor, onun hikâyelerini dinliyor ve kendi hayatından kesitler paylaşıyordu. Ancak Norma’nın durumu kötüleştikçe, Chris onun artık tek başına yaşayamayacağını anladı. Bunun üzerine tıbbi masraflarını karşılamak için bir bağış kampanyası başlattı ve Norma’yı kendi evine davet ederek günlük yaşamında ona bakmaya başladı.

İlişkileri kısa sürede sıradan bir komşuluğun ötesine geçti ve gerçek bir aile bağına dönüştü. Norma onu “her zaman hayalini kurduğu torun” olarak tanımlarken, Chris de onu “hiç sahip olmadığı büyükanne” olarak görüyordu. Birlikte geçen aylarda paylaştıkları yemekler, kahkahalar, güncel olaylar üzerine sohbetler ve basit ama derin yaşam anları, ilişkilerini daha da anlamlı kıldı.

15 Şubat 2017’de Norma, Chris’in yanında huzur içinde hayata veda etti. O, Norma’nın son anlarına kadar yanında olup ona sevgi ve teselli sundu.

Chris ve Norma’nın hikâyesi, dünyanın dört bir yanında binlerce insana ilham verdi ve merhamet ile insanlığın sembolü hâline geldi. Bu hikâye, gerçek bağların ne yaş ne de zorluk tanımadığını hatırlattı. Hatta Our Neighbor Norma (Komşumuz Norma) isimli bir çocuk kitabına da konu oldu. Böylece onların dostluk mirası, iyiliğin – goodness’in – başkalarının hayatını değiştirme gücüne sahip olduğunu sonsuza dek göstermeye devam edecekti.






KONFÜÇYÜS

 



Çinli filozof,  Konfüçyüs’ten nasihatler:

 

01. “Bir kelime kararını, bir duygu hayatını, bir insan seni değiştirebilir…”

02. Gösteriş, bir insanın kültürel zayıflığını yansıtma halidir.

03. Denginiz olmayan arkadaşlar edinmeyin.

04. Arsız güçlü olunca, haklıyı suçlu çıkarır.

05. Kötü düşünen kötüdür!

06. Devlet gemiye, halk da suya benzer. Gemiyi taşıyan sudur; ama gemiyi batıran da sudur.

07. Güneşin sana ulaşmasını istiyorsan gölgeden çık.

08. Konfüçyüs’e göre üç tehlike:

                Akıllı insanların duygusuz oluşu.

                Duygulu insanların etkisiz oluşu.

                Etkili insanların akılsız oluşu.

09. Bir işi bilen yapar, az bilen akıl verir, bilmeyen eleştirir, yapamayan çamur atar.

10. Seveceğin bir iş seçersen, yaşamında bir gün bile çalışmış olmazsın.

11. Ya bir yol bul ya bir yol aç, ya da yoldan çekil.

12. Çok kişiyle konuş. Az kişiyle düşün. Tek başına karar ver.

13. Güzel düşünceler üzerine yoğunlaştıkça önce hayatınız ve en sonunda da dünyanız güzelleşecektir.

14. Kusurlu bir elmas, kusursuz bir çakıl taşından daha iyidir.

15. Elmas nasıl yontulmadan kusursuz olmazsa; insan da acı çekmeden olgunlaşmaz.

16. Bir yerde küçük adamların büyük gölgeleri görünüyorsa, orada güneş batıyor demektir.

17. Büyük insan üç değişik süreçten geçer. Uzaktan bakıldığında sert görünür, yaklaştığınızda sıcakkanlıdır. Konuşmaya başladığında ise kararlıdır.

18. İyi insanlar daima kaybederler, çünkü adil dövüşürler,

                İyi insanlar daima kaybederler, çünkü dürüsttürler,

                İyi insanlar daima kaybederler, çünkü kazanmayı önemsemezler.

19. Öğrenip düşünmeyen insan bir kayıptır. Düşünüp öğrenmeyen insan ise büyük tehlike.

20. Bilenle tartışabilirsin, bilmeyenle tartışabilirsin. Ama bildiğini sananla tartışmak ahmaklıktır.

21. Keşke insanlar güzelliğe düşkün oldukları kadar dürüstlüğe düşkün olsa.

22. Sizi iki defadan fazla üzen birine güvenmeyin. İlk seferinde bu sizin için bir uyarıdır. İkincisi ise bir derstir ve bundan daha fazlası saygısızlıktır. Size gerçekten değer veren insanları ayırt edin.

23. Yalan söyleyenler, doğru söyleyenlere inanmazlar.

24. Zayıf insanlar intikam alır, güçlü insanlar affeder, zeki insanlar ise umursamazlar.

25. İyi insan, güzel söz söyleyen değil, söylediğini yapan ve yapabileceklerini söyleyen insandır.

26. Uzun bir yolculuk tek bir adımla başlar.

27. İyi niyetli insanlar yalana çabuk kanarlar; fakat boşa giden iyi niyeti asla unutmazlar.

28. Bana balık verme, balık tutmayı öğret.

29. Sevdiğin işi yap, hayatın boyunca çalışmak zorunda kalma.

30. Hiç kimse başarı merdivenlerini elleri cebinde tırmanmamıştır.

31. Konuşmaya değer insanlarla konuşmazsan insanları, konuşmaya değmez insanlarla konuşursan kelimeleri yitirirsin. Sen öyle biri ol ki ne insanları ne de kelimeleri yitir.

32. Yüksek insanlar adalet için, alçak insanlar ise menfaati için çaba gösterir.

33. Bir gün, Konfüçyüs’ü görenler ona sormuş,

                "Bu kadar kitap okumuşsun, ne anladın, neyi bildin?"

                Konfüçyüs istifini bozmadan cevaplamış:

                "Ne kadar cahil olduğumu."

34. İnsanların umutlarıyla oynamayın, belki tek sahip oldukları şey odur.

35. Eş seçmek, kitap seçmeye benzer; iyi tasarlanmış bir kapak ve cilt ilginizi çekebilir ama içeriği sağlam olmadıkça, sonunu getirmek zordur.

36. İyi idare edilen bir ülkede yoksulluk utanılacak bir şeydir.

37.  Kötü yönetilen bir ülkede zenginlik utanılacak bir şeydir

38. Onurlu insanın üzerine titrediği şey karakteridir, bayağı insanın ise makam ve mevki.

39. Küçükler ot gibidir, büyükler ise rüzgâr: Rüzgâr ne yöne eserse, otlar o yöne eğilir.