'Bilim adamları pirelerin farklı yükseklikte zıplayabildiklerini görürler.
CAM TAVAN
GÖBEKLİTEPE
Arkeolog Klaus Schmidt, insanlık tarihinin yeniden yazılacağı Göbeklitepe’ye son kez bakarken.
CHRİS & NORMA
2013 yılında, Amerikalı aktör ve şarkıcı Chris Salvatore, 31
yaşındayken West Hollywood bölgesindeki yeni dairesine taşındı. Orada, 89
yaşında olan yaşlı komşusu Norma Cook ile tanıştı. Norma yalnız yaşıyordu ve
ileri evrede lösemi hastalığıyla mücadele ediyordu.
Yaş farkları çok büyük olmasına rağmen, aralarında özel bir
dostluk doğdu. Chris sık sık onu ziyaret ediyor, yemek hazırlıyor, onun
hikâyelerini dinliyor ve kendi hayatından kesitler paylaşıyordu. Ancak
Norma’nın durumu kötüleştikçe, Chris onun artık tek başına yaşayamayacağını
anladı. Bunun üzerine tıbbi masraflarını karşılamak için bir bağış kampanyası
başlattı ve Norma’yı kendi evine davet ederek günlük yaşamında ona bakmaya
başladı.
İlişkileri kısa sürede sıradan bir komşuluğun ötesine geçti
ve gerçek bir aile bağına dönüştü. Norma onu “her zaman hayalini kurduğu torun”
olarak tanımlarken, Chris de onu “hiç sahip olmadığı büyükanne” olarak
görüyordu. Birlikte geçen aylarda paylaştıkları yemekler, kahkahalar, güncel
olaylar üzerine sohbetler ve basit ama derin yaşam anları, ilişkilerini daha da
anlamlı kıldı.
15 Şubat 2017’de Norma, Chris’in yanında huzur içinde hayata
veda etti. O, Norma’nın son anlarına kadar yanında olup ona sevgi ve teselli
sundu.
Chris ve Norma’nın hikâyesi, dünyanın dört bir yanında
binlerce insana ilham verdi ve merhamet ile insanlığın sembolü hâline geldi. Bu
hikâye, gerçek bağların ne yaş ne de zorluk tanımadığını hatırlattı. Hatta Our
Neighbor Norma (Komşumuz Norma) isimli bir çocuk kitabına da konu oldu. Böylece
onların dostluk mirası, iyiliğin – goodness’in – başkalarının hayatını
değiştirme gücüne sahip olduğunu sonsuza dek göstermeye devam edecekti.
KONFÜÇYÜS
Çinli filozof, Konfüçyüs’ten
nasihatler:
01. “Bir kelime kararını, bir duygu hayatını, bir insan seni
değiştirebilir…”
02. Gösteriş, bir insanın kültürel zayıflığını yansıtma
halidir.
03. Denginiz olmayan arkadaşlar edinmeyin.
04. Arsız güçlü olunca, haklıyı suçlu çıkarır.
05. Kötü düşünen kötüdür!
06. Devlet gemiye, halk da suya benzer. Gemiyi taşıyan
sudur; ama gemiyi batıran da sudur.
07. Güneşin sana ulaşmasını istiyorsan gölgeden çık.
08. Konfüçyüs’e göre üç tehlike:
Akıllı
insanların duygusuz oluşu.
Duygulu
insanların etkisiz oluşu.
Etkili
insanların akılsız oluşu.
09. Bir işi bilen yapar, az bilen akıl verir, bilmeyen
eleştirir, yapamayan çamur atar.
10. Seveceğin bir iş seçersen, yaşamında bir gün bile
çalışmış olmazsın.
11. Ya bir yol bul ya bir yol aç, ya da yoldan çekil.
12. Çok kişiyle konuş. Az kişiyle düşün. Tek başına karar
ver.
13. Güzel düşünceler üzerine yoğunlaştıkça önce hayatınız ve
en sonunda da dünyanız güzelleşecektir.
14. Kusurlu bir elmas, kusursuz bir çakıl taşından daha
iyidir.
15. Elmas nasıl yontulmadan kusursuz olmazsa; insan da acı
çekmeden olgunlaşmaz.
16. Bir yerde küçük adamların büyük gölgeleri görünüyorsa,
orada güneş batıyor demektir.
17. Büyük insan üç değişik süreçten geçer. Uzaktan
bakıldığında sert görünür, yaklaştığınızda sıcakkanlıdır. Konuşmaya
başladığında ise kararlıdır.
18. İyi insanlar daima kaybederler, çünkü adil dövüşürler,
İyi
insanlar daima kaybederler, çünkü dürüsttürler,
İyi
insanlar daima kaybederler, çünkü kazanmayı önemsemezler.
19. Öğrenip düşünmeyen insan bir kayıptır. Düşünüp
öğrenmeyen insan ise büyük tehlike.
20. Bilenle tartışabilirsin, bilmeyenle tartışabilirsin. Ama
bildiğini sananla tartışmak ahmaklıktır.
21. Keşke insanlar güzelliğe düşkün oldukları kadar
dürüstlüğe düşkün olsa.
22. Sizi iki defadan fazla üzen birine güvenmeyin. İlk
seferinde bu sizin için bir uyarıdır. İkincisi ise bir derstir ve bundan daha
fazlası saygısızlıktır. Size gerçekten değer veren insanları ayırt edin.
23. Yalan söyleyenler, doğru söyleyenlere inanmazlar.
24. Zayıf insanlar intikam alır, güçlü insanlar affeder,
zeki insanlar ise umursamazlar.
25. İyi insan, güzel söz söyleyen değil, söylediğini yapan
ve yapabileceklerini söyleyen insandır.
26. Uzun bir yolculuk tek bir adımla başlar.
27. İyi niyetli insanlar yalana çabuk kanarlar; fakat boşa
giden iyi niyeti asla unutmazlar.
28. Bana balık verme, balık tutmayı öğret.
29. Sevdiğin işi yap, hayatın boyunca çalışmak zorunda
kalma.
30. Hiç kimse başarı merdivenlerini elleri cebinde
tırmanmamıştır.
31. Konuşmaya değer insanlarla konuşmazsan insanları,
konuşmaya değmez insanlarla konuşursan kelimeleri yitirirsin. Sen öyle biri ol
ki ne insanları ne de kelimeleri yitir.
32. Yüksek insanlar adalet için, alçak insanlar ise menfaati
için çaba gösterir.
33. Bir gün, Konfüçyüs’ü görenler ona sormuş,
"Bu
kadar kitap okumuşsun, ne anladın, neyi bildin?"
Konfüçyüs
istifini bozmadan cevaplamış:
"Ne
kadar cahil olduğumu."
34. İnsanların umutlarıyla oynamayın, belki tek sahip
oldukları şey odur.
35. Eş seçmek, kitap seçmeye benzer; iyi tasarlanmış bir
kapak ve cilt ilginizi çekebilir ama içeriği sağlam olmadıkça, sonunu getirmek
zordur.
36. İyi idare edilen bir ülkede yoksulluk utanılacak bir
şeydir.
37. Kötü yönetilen
bir ülkede zenginlik utanılacak bir şeydir
38. Onurlu insanın üzerine titrediği şey karakteridir,
bayağı insanın ise makam ve mevki.
39. Küçükler ot gibidir, büyükler ise rüzgâr: Rüzgâr ne yöne
eserse, otlar o yöne eğilir.
TÜRKAN SAYLAN
Bu ülkeden bir Türkan Saylan geçti.
17 yıl boyunca yaşadığı mahallede, ev sınırlarının dahi
dışına çıkmasına izin verilmemiş. İlk özgür hissedişi, Tıp Fakültesine gitmek
için Beyazıt tramvayına binişi... Hemen bir tıp rozeti alıp iliştiriyor
yakasına, ömür boyu da en değerli takım o oldu diyor. Çünkü ilk ortaokul
yıllarında başlamış doktorluğu hayal etmeye, üstelik gayet net bu konuda; köy
doktoru olmak istiyor.
Daha okurken evleniyor. İlk oğlunu dünyaya getirince ilk
büyük hastalık, tüberküloz. İkinci oğlunda ikinci defa ve bu sefer kemiklerine
yayılmış. Tam 8 ay yüzüstü yatması gerekiyor. Üstüne 2 yıl boyunca da demir
korse giymesi...O demir korse üstündeyken aslanlar gibi sınavları verip mezun
oluyor.
1958 yılında, ilk oğluna hamileyken hayatının dönüm
noktasını yaşıyor. Cüzzamlılar Pavyonunu görünce! Gencecik, hamile bir kadın, o
görüntüye arkasını döneceğine isyan ediyor, o insanlara böyle davranmaya ne
hakkımız var diye... O an hayalini kuruyor Lepra Hastanesinin. Ne parası ne
gücü var, ama işte "inanç" denen o kuvvet içinde!
Bu ülkede cüzzamlılara ilk "eliyle" dokunan doktor
o. Önce Cüzzamla Savaş Derneğini kuruyor. 1977’de ise hayalini
gerçekleştiriyor, Lepra Hastanesi! Öncelikle orada çalışacak doktor ve hemşire
bile bulamıyor, korkuyor herkes çünkü.
Devletten yardım filan hak getire... "Parasızlık, imkânsızlık değil,
bahanedir" diyor. Kendisi diğer hastane personeliyle bir olup dikiş
makinesinin başına oturup nevresimler dikip kermeslerde satıyor, kullanılmayan
sigara filtrelerinden yastıklar yapıyor satıyor gelir olsun diye...
Umutsuzluk kitabında yok. "Ömür boyu hep sıfırdan
başlamaya hazır hissettim kendimi" diyor, "Başıma en kötü ne
gelebilir; tıp diplomamı elimden alırlar. Ee ne var, gider yeniden mezun
olurum"
Kız çocuklarını okutmak için gayretlerini hepimiz biliyoruz.
Ama ya insan yanı?
Renklerden kırmızıyı, çiçeklerden papatyayı sevdiğini, kabak
çekirdeğine bayıldığını, çocukluğuna dair en özlediği şeyin dalından kopmuş
şeftali olduğunu...
Alıntı
ULUSLARARASI POLİS İŞBİRLİĞİ GÜNÜ
Uluslararası Polis İşbirliği Günü (International Day of
Police Cooperation), Interpol ve diğer uluslararası kolluk kuvvetleri
kuruluşları tarafından farklı ülkelerin polis teşkilatları arasındaki
işbirliğini güçlendirmek amacıyla kurulmuştur. Günün amacı, suçla mücadelede
ortak çalışmanın etkinliğini artırmak, deneyim paylaşımını sağlamak ve
uluslararası güvenliği güçlendirmektir.
Gün şu amaçlara hizmet eder:
* Suçla mücadele ve kamu güvenliği konularında deneyim ve
iyi uygulamaları paylaşmak.
* Polis ile uluslararası kuruluşlar arasındaki güven ve
etkileşimi artırmak.
Gelenekler ve kutlama yöntemleri:
* Farklı ülkelerin kolluk kuvvetleri arasında ortak
tatbikatlar ve operasyonlar gerçekleştirmek.
* Uluslararası işbirliği sonuçları hakkında medya ve sosyal
medyada yayınlar yapmak.
* Uluslararası polis işbirliğine olağanüstü katkı sağlayan
personeli ödüllendirmek.
İlginç gerçekler:
* Gün, farklı ülkelerin polis teşkilatları arasında
profesyonel bağların ve güvenin güçlenmesini teşvik eder.
* Küresel güvenliğe yaklaşımın ve toplumun korunması için
ortak eylemlerin önemini hatırlatır.
TATYOS EFENDİ
Gam-zedeyim Deva Bulmam...
Tüm şarkıların bir hikayesi vardır. Şarkılar, kendisini
severek dinleyen her gönülde gizli kalmış bir aşk hikayesini çağrıştırır.
Gamzedeyim Deva Bulmam şarkısı da bu tür şarkılardan biridir.
Hikâyenin kahramanı Kemani Tatyos Efendidir. 1858 yılında
İstanbul’da doğmuş Türk musikisine bestekâr, güftekâr olarak 50 ye yakın eser
bırakmış, ömrü yokluk içinde geçen, öldüğünde kilise defterine ‘Tatyos, 1913
Çalgıcı’ olarak kaydı yapılan bir keman virtiözü…
Tatyos pek konuşkan biri değilmiş. Onun ne düşündüğünü neler
hissettiğini okuyabilen anlayabilen birkaç arkadaşı, dostu varmış. Koltuğunun
altında kemanı, tütünden sararmış bıyıkları, çökmüş avurtları, uykusuzluk ve
aşırı içkiden kan çanağına dönmüş göz çukurları ile hayatın yükünü omuzlarında
taşıyan, çocukluğundan beri dilini gönlüne hapseden ruhuyla ancak kemanıyla
anlatacaklarını anlatan, önceleri düğünlerden kıt kanaat geçimini temin eden
daha sonra Galata’daki Pirinççi gazinosundaki hayatı ve yaptığı besteler,
semailer, peşrevlerle tanınmış ve İstanbul’un dört bir yanında düzenlenen fasıl
heyetlerinde Tatyos Efendinin eserleri çalınır olmuş.
Tatyos Efendinin en yakın iki dostu yazar, gazeteci, besteci
Ahmet Rasim Bey ve gazinodan arkadaşı kemençeci Vasili’dir. Bir akşam
Beyoğlu’ında Ahmet Rasim, Vasili ve Tatyos Efendi ‘Ehl-i aşkın neşvegah-ı
kuşe-i meyhanedir’ ile başlattıkları musiki meşki ‘Bilsen ne bela geçti şu
biçare serimden’ semaisiyle devam etmiş Tatyos Efendi gece boyunca kemanı
elinden hiç bırakmamış. ‘Mâni oluyor halimi takrire hicabım’ gibi içli
şarkıları peş peşe döktürmüş.
Gece nihayete ererken meyhanede birkaç müşteri ve
sandalyeleri toplayıp yerleri süpüren birkaç çocuktan başka kimse kalmamışken
Vasili ve Ahmet Rasim Bey’de tam gitmeye hazırlanırken Tatyos Efendi kemana
uzanmış sanki saatlerdir içen ve çalan o değilmiş gibi kemanı omuzuna
yerleştirip, hafifçe başını kemana eğerek, dudaklarında acı bir tebessümle o
ana kadar duyulmamış o uşşak şarkıya giriş yapıyor;
Gam-zedeyim deva bulmam/Garibim bir yuva kurmam/Kaderimdir
hep çektiren/İnlerim hiç reha bulmam.
Elem beni terk etmiyor/Hiç de fasıla vermiyor/Nihayetsiz bu
takibe/Doğrusu takat yetmiyor.
Ehl-i dilin yoktur kadri/Uğraşma gel Tatyos gayri/Eserin çok
kıymetin yok/Git talihine küs bari.
Tatyos kemanı omuzundan indirdiğinde hiç kimsenin tek bir
kelime edecek hali yoktur. Vasili hıçkıra hıçkıra ağlıyor meyhanede kalanlar da
göz yaşlarını birbirlerine sezdirmeden silmeye çalışıyorlar. Birkaç hafta
içinde İstanbul’da bu şarkıyı ezberlemeyen ne hanende ne de sazende kalıyor.
Tatyos’un naaşı Kadıköy’de bir kilisenin ayin salonuna
getirildiğinde, iki elin parmaklarını geçmeyen kalabalığa ibretle bakan Ahmet
Rasim, daha dün Galata’da Beyoğlu’nda onu dinlemek için yüzlerce kişinin akın
ettiği salonları düşününce, insanların vefasızlığına hayıflanıyor.
Cenazesinde üç bacısı, dul eşi, Ahmet Rasim, kendisiyle
yıllardır çalıştığı iki sazende ve kilisenin uzak köşesinde ağlayan bir
kadından ibaret küçük bir topluluk uğurluyor son yolculuğuna Tatyos’u…
Bu şarkının hikayesini Ahmet Rasim’e vefatından hemen önce
Vasili hasta halinde anlatıyor:
-Tatyos’un Ortaköy’de bir çocukluk aşkı varmış. Kendi
cemaatinden olan kızın ailesi aniden Erivan’a göçünce kavuşamamışlar. Tatyos’da
sonradan şimdiki eşiyle evlendirilmiş. Beraber içtikleri o gece kızın
İstanbul’a döndüğünü ve otuz yıldır evlenmeyip kendisini beklediğini öğrenmiş
Tatyos.
Ahmet Rasim Bey Tatyos’un kilisede yapılan cenaze töreninin
sonunda oturduğu yerden kalkarken kilise sırasına bırakılmış bir zarfı
farkediyor. Zarfın üzerinde ‘Tatyos ile defnedilecektir’ yazmaktadır.
Zarfı otuz yıl önceki çocukluk aşkı olan kadın Ahmet Rasim
Bey’e fark ettirmeden onun yanındaki sıraya koymuştur. Ahmet Rasim zarfı alıp
usulca ceketinin cebine koyar. Zarfın kendi yanına konulmasının bir tesadüf
olamayacağını düşünüp ve zarfın içindekileri okumanın belki de Tatyos’a karşı
ifa edilecek son görev olacağına kanaat getirerek yalnız Ahmet Rasim Bey
tarafından görülen ve yarım saat sonra Tatyos’un naaşı ile toprağa verilen
zarfın içindeki kâğıt da şu dizeler yazılıdır:
Gam-zedesin devan benim/Garip kuşsun yuvan benim/Çektiğimiz
yeter gayri/Kaderimsin inan benim
Takat yetişmez eleme/Bülbül imrenir çileme/Bizim şu kara
sevdamız/Kalsın öteki aleme/
Elbet kadrini bilirim/İste canımı veririm/Küsme talihine
Tatyos/Çok durmam ben de gelirim.
Tarihe karıştı eski sevdalar.
(Alıntıdır.)
ÇAY
Çay ilk olarak milattan önce 2737 yılında, Çin'de medikal
amaçlarla kullanılmaya başlanmış. Zaman ilerledikçe çayı suyla bir araya
getirip bir içeceğe dönüştürmüşler. İlk içilebilir halde kullanılması milattan
önce 10. yüzyıla denk geliyor.
Etimolojik yani kelime kökeni olarak bugün kullandığımız çay
kelimesi, bize Çin'in bir lehçesi olan 'Mandarin'den gelmiştir. Okunuş olarak
"ça", Latin harfleriyle yazılımı "cha" olan bu kelime,
zamanla Orta Asya, Orta Doğu ve Kuzey ülkelerine kadar ilerlemiştir. Bu nedenle
bu coğrafya içinde yer alan neredeyse tüm ülkeler çay kelimesini
"çay" olarak okumaya devam eder.
Çin'de içilmeye başlanan ve artık diğer ülkelere yayılım
gösteren çayın yolculuğu ilk dönemde: Kore, Japonya ve Vietnam üzerine
olmuştur. İnsanlar bu ülkelerde çay içiyorken, çayın neredeyse bir diğer piri
olan Hindistan'da çay hala medikal amaçlarla kullanılıyormuş.
Günümüze yavaş yavaş yaklaşıldığında, 18. yüzyılda çay
eksperleri Çin'den çıkıp Portekiz'e gitmişler ve burada çay ekmeye başlamışlar.
Çay endüstrisi böylece yavaşça kurulmuş. İngiltere'nin Portekiz'e gitmesi ve
buradan çaya dair bilgilerin yanı sıra tohumları da almasıyla çay artık
Avrupa'ya da aktarılmış.
Ancak basit görünen bu süreçte, yani 18. yüzyıla kadar çayın
bir içecek olarak tüketimi hala yaygınlaşmamış, aksine pahalı bir içecek olarak
festival ya da özel durumlarda tüketilmiş.
1785'den sonra İngiltere ve İrlanda, çayı günlük kullanıma
entegre etmişler. Her şey burada da bitmemiş, İngiltere çayın nasıl içildiğini
Hindistan'a tanıtmış ve burada büyük çay yetiştirmeleri yapılmış.
Hükmettiği topraklardan kahveyi getiren ve tüm toprakları
genelinde yeni bir kültüre ön ayak olan Osmanlı'nın çayla tanışma hikayesi,
İstanbul'daki birkaç dükkanın çay ithalatı yapmasıyla başlamış. Çayın değerli
ve güzel bir içecek olduğunun farkına varan Osmanlı, Sultan II. Abdulhamid
döneminde Çin'den getirilen fidanları Bursa'ya ektirmiş ancak ekolojik
nedenlerle burada çay yetiştirmek mümkün olmamış.
Yapılan araştırmalara göre Türklerin çayla tanışıklığı
aslında çok daha öncelere Orta Asya'ya dayanıyormuş. Hatta 12. yüzyıl bile
diyebiliriz. Bir Kazan Kırım Türk'ü ve dil ıslahatçısı olan Abdül'l-Kayyum
Nasıri'nin kitabı Fevakihü'l-Cülesa'da ilk çay içen Türk'ün Hoca Ahmet Yesevi
olduğu vurgulanmış.
Çay konusunda bilinenin aksine çok büyük bir varlık
gösteremeyen Osmanlı, bu sırada I. Dünya Savaşı'nı yaşamış. Kaybettiği
topraklar ve ticari anlaşmalar nedeniyle bir kültür haline gelen kahveyi
oldukça pahalıya ithal etmeye başlamış. Yemen'den gelen kahveler çok pahalı bir
hal almış.
Bu konuda önlem alınması gerektiğini düşünen Mustafa Kemal
Atatürk, Türkiye topraklarında yetiştirilebilecek bir bitki olan çayın
yaygınlaşması için çalışmalara başlamış. Kahvenin pahalı yüzüne karşılık çay,
daha ucuza imal edilebilen ve kolay ulaştırılabilen bir içecek olmuş.
20. yüzyıla kadar çayla çok haşır neşir olmayan Türkler,
1900'lü yıllarda Karadeniz'in özellikle Rize ilinde çayda önüne geçilemez bir
büyüme gözlemlemiş. 1924 yılında devlet tarafından Rize'de çay yetiştirilmesi
konusunda bir yasa çıkarılmış. 1930'lara gelindiğinde Gürcistan'dan alınan 70 Ton siyah çay tohumu ekilmiş ve Rize'nin bir çay yıldızı olması sağlanmış.
Dönem-dönem yapılan tüm regülasyonlara rağmen, dünyada en
yüklü miktarda çay üretimi gerçekleştiren ilk 6 ülke arasındaki yerimizi
almışız.



