3. Kitabım "Aşkpedia" E-Kitap ve Sesli Kitap olarak yayımlandı. Çok yakında basılı kitap olarak da yayımlanacak!



CAM TAVAN



'Bilim adamları pirelerin farklı yükseklikte zıplayabildiklerini görürler.

Birkaçını toplayıp 30 cm yüksekliğindeki bir cam fanusun içine koyarlar.
Metal zemin ısıtılır. Sıcaktan rahatsız olan pireler zıplayarak kaçmaya çalışırlar ama başlarını tavandaki cama çarparak düşerler. Zemin de sıcak olduğu için tekrar zıplarlar, tekrar başlarını cama vururlar.
Pireler camın ne olduğunu bilmediklerinden, kendilerini neyin engellediğini anlamakta
zorluk çekerler.
Defalarca kafalarını cama vuran pireler sonunda o zeminde 30 santimden fazla zıpla(ya)mamayı öğrenirler.
Artık hepsinin 30 cm zıpladığı görülünce deneyin ikinci aşamasına geçilir ve tavandaki cam kaldırılır. Zemin tekrar ısıtılır. Tüm pireler eşit yükseklikte, 30 cm zıplarlar! Üzerlerinde cam engeli yoktur, daha yükseğe zıplama imkânları vardır ama buna hiç cesaret edemezler.
Kafalarını cama vura vura öğrendikleri bu sınırlayıcı ‘hayat dersi’ne sadık halde yaşarlar. Pirelerin isterlerse kaçma imkânları vardır ama kaçamazlar.
Çünkü engel artık zihinlerindedir. Onları sınırlayan dış engel (cam) kalkmıştır ama kafalarındaki iç engel (burada 30cm’den fazla zıplanamaz
inancı) varlığını sürdürmektedir.
Bu deney canlıların neyi başaramayacaklarını nasıl öğrendiklerini göstermektedir.
Bu pirelerin yaşadıklarına ‘cam tavan sendromu’ denir. Bir insanın gelebileceğine inandığı en üst nokta, onun cam tavanıdır.
Cam tavanınız hayallerinizin tavan yüksekliğini gösterir. İnsan inandığına denktir.
Dr. David Schwartz - “Cam Tavan Sendromu ”

GÖBEKLİTEPE



Arkeolog Klaus Schmidt, insanlık tarihinin yeniden yazılacağı Göbeklitepe’ye son kez bakarken.

Mısır piramitlerinden tam 7 bin yıl, İngiltere’deki Stonehenge’den ise 6 bin yıl daha eski bir yapı var Anadolu’da. Adı Göbeklitepe. Şanlıurfa’nın kıraç topraklarında, sıradan bir tepenin altında saklanmış bu yerleşim insanlık tarihini baştan aşağı değiştirdi
Aslında burası ilk kez 1963’te fark edilmişti. Chicago Üniversitesi ile İstanbul Üniversitesi’nden gelen araştırmacılar, bölgede taş aletler bulmuştu. Taşları inceleyince bunların Taş Devri’ne, yani 11 bin yıl öncesine ait olduğunu anladılar. Ama gözden kaçırdıkları çok önemli bir şey vardı: Burası sadece birkaç taşın olduğu sıradan bir alan değil, kocaman bir yerleşimdi. Onlar “burada göçebe kabileler yaşadı, büyük bir yerleşim kurmaları mümkün değil” diye düşünmüştü. Ama yanıldılar.
Çünkü Göbeklitepe, insanın tarım yapmaya başlamasından çok önce inşa edilmişti. Yani henüz buğdayı bile ekmeyi öğrenmemiş insan, devasa taş sütunlarla tapınaklar yapıyordu.
Bugüne kadar hep şunu öğrenmiştik:
“İnsan önce tarımı öğrendi, yerleşti, köyler kurdu. Sonra din ve tapınak ortaya çıktı.”
Ama Göbeklitepe bu ezberi bozdu. Burada görüyoruz ki önce inanç geldi, sonra yerleşik hayat başladı. Yani insanı yerleşik hayata geçiren sadece karın doyurmak değil, aynı zamanda inanç ve paylaşım ihtiyacıydı.
Bugün Göbeklitepe’nin taşlarına baktığımızda sadece eski bir tapınak görmüyoruz. Aynı zamanda insanın hayal gücünü, birlikte iş yapma gücünü, inancını görüyoruz.
11 bin yıl önce insanlar gökyüzüne bakıyor, hayvanları gözlemliyor, sembollerle anlatıyor ve “Burası kutsal” diyerek dev taşları yan yana diziyordu. O günlerden bugünlere bu kutsallık hiç kaybolmadı.
Göbeklitepe bize şunu söylüyor:
“Tarih, sadece ekmekle değil; hayalle, inançla, dayanışmayla da yazılır.”

CHRİS & NORMA

 



2013 yılında, Amerikalı aktör ve şarkıcı Chris Salvatore, 31 yaşındayken West Hollywood bölgesindeki yeni dairesine taşındı. Orada, 89 yaşında olan yaşlı komşusu Norma Cook ile tanıştı. Norma yalnız yaşıyordu ve ileri evrede lösemi hastalığıyla mücadele ediyordu.

Yaş farkları çok büyük olmasına rağmen, aralarında özel bir dostluk doğdu. Chris sık sık onu ziyaret ediyor, yemek hazırlıyor, onun hikâyelerini dinliyor ve kendi hayatından kesitler paylaşıyordu. Ancak Norma’nın durumu kötüleştikçe, Chris onun artık tek başına yaşayamayacağını anladı. Bunun üzerine tıbbi masraflarını karşılamak için bir bağış kampanyası başlattı ve Norma’yı kendi evine davet ederek günlük yaşamında ona bakmaya başladı.

İlişkileri kısa sürede sıradan bir komşuluğun ötesine geçti ve gerçek bir aile bağına dönüştü. Norma onu “her zaman hayalini kurduğu torun” olarak tanımlarken, Chris de onu “hiç sahip olmadığı büyükanne” olarak görüyordu. Birlikte geçen aylarda paylaştıkları yemekler, kahkahalar, güncel olaylar üzerine sohbetler ve basit ama derin yaşam anları, ilişkilerini daha da anlamlı kıldı.

15 Şubat 2017’de Norma, Chris’in yanında huzur içinde hayata veda etti. O, Norma’nın son anlarına kadar yanında olup ona sevgi ve teselli sundu.

Chris ve Norma’nın hikâyesi, dünyanın dört bir yanında binlerce insana ilham verdi ve merhamet ile insanlığın sembolü hâline geldi. Bu hikâye, gerçek bağların ne yaş ne de zorluk tanımadığını hatırlattı. Hatta Our Neighbor Norma (Komşumuz Norma) isimli bir çocuk kitabına da konu oldu. Böylece onların dostluk mirası, iyiliğin – goodness’in – başkalarının hayatını değiştirme gücüne sahip olduğunu sonsuza dek göstermeye devam edecekti.






KONFÜÇYÜS

 



Çinli filozof,  Konfüçyüs’ten nasihatler:

 

01. “Bir kelime kararını, bir duygu hayatını, bir insan seni değiştirebilir…”

02. Gösteriş, bir insanın kültürel zayıflığını yansıtma halidir.

03. Denginiz olmayan arkadaşlar edinmeyin.

04. Arsız güçlü olunca, haklıyı suçlu çıkarır.

05. Kötü düşünen kötüdür!

06. Devlet gemiye, halk da suya benzer. Gemiyi taşıyan sudur; ama gemiyi batıran da sudur.

07. Güneşin sana ulaşmasını istiyorsan gölgeden çık.

08. Konfüçyüs’e göre üç tehlike:

                Akıllı insanların duygusuz oluşu.

                Duygulu insanların etkisiz oluşu.

                Etkili insanların akılsız oluşu.

09. Bir işi bilen yapar, az bilen akıl verir, bilmeyen eleştirir, yapamayan çamur atar.

10. Seveceğin bir iş seçersen, yaşamında bir gün bile çalışmış olmazsın.

11. Ya bir yol bul ya bir yol aç, ya da yoldan çekil.

12. Çok kişiyle konuş. Az kişiyle düşün. Tek başına karar ver.

13. Güzel düşünceler üzerine yoğunlaştıkça önce hayatınız ve en sonunda da dünyanız güzelleşecektir.

14. Kusurlu bir elmas, kusursuz bir çakıl taşından daha iyidir.

15. Elmas nasıl yontulmadan kusursuz olmazsa; insan da acı çekmeden olgunlaşmaz.

16. Bir yerde küçük adamların büyük gölgeleri görünüyorsa, orada güneş batıyor demektir.

17. Büyük insan üç değişik süreçten geçer. Uzaktan bakıldığında sert görünür, yaklaştığınızda sıcakkanlıdır. Konuşmaya başladığında ise kararlıdır.

18. İyi insanlar daima kaybederler, çünkü adil dövüşürler,

                İyi insanlar daima kaybederler, çünkü dürüsttürler,

                İyi insanlar daima kaybederler, çünkü kazanmayı önemsemezler.

19. Öğrenip düşünmeyen insan bir kayıptır. Düşünüp öğrenmeyen insan ise büyük tehlike.

20. Bilenle tartışabilirsin, bilmeyenle tartışabilirsin. Ama bildiğini sananla tartışmak ahmaklıktır.

21. Keşke insanlar güzelliğe düşkün oldukları kadar dürüstlüğe düşkün olsa.

22. Sizi iki defadan fazla üzen birine güvenmeyin. İlk seferinde bu sizin için bir uyarıdır. İkincisi ise bir derstir ve bundan daha fazlası saygısızlıktır. Size gerçekten değer veren insanları ayırt edin.

23. Yalan söyleyenler, doğru söyleyenlere inanmazlar.

24. Zayıf insanlar intikam alır, güçlü insanlar affeder, zeki insanlar ise umursamazlar.

25. İyi insan, güzel söz söyleyen değil, söylediğini yapan ve yapabileceklerini söyleyen insandır.

26. Uzun bir yolculuk tek bir adımla başlar.

27. İyi niyetli insanlar yalana çabuk kanarlar; fakat boşa giden iyi niyeti asla unutmazlar.

28. Bana balık verme, balık tutmayı öğret.

29. Sevdiğin işi yap, hayatın boyunca çalışmak zorunda kalma.

30. Hiç kimse başarı merdivenlerini elleri cebinde tırmanmamıştır.

31. Konuşmaya değer insanlarla konuşmazsan insanları, konuşmaya değmez insanlarla konuşursan kelimeleri yitirirsin. Sen öyle biri ol ki ne insanları ne de kelimeleri yitir.

32. Yüksek insanlar adalet için, alçak insanlar ise menfaati için çaba gösterir.

33. Bir gün, Konfüçyüs’ü görenler ona sormuş,

                "Bu kadar kitap okumuşsun, ne anladın, neyi bildin?"

                Konfüçyüs istifini bozmadan cevaplamış:

                "Ne kadar cahil olduğumu."

34. İnsanların umutlarıyla oynamayın, belki tek sahip oldukları şey odur.

35. Eş seçmek, kitap seçmeye benzer; iyi tasarlanmış bir kapak ve cilt ilginizi çekebilir ama içeriği sağlam olmadıkça, sonunu getirmek zordur.

36. İyi idare edilen bir ülkede yoksulluk utanılacak bir şeydir.

37.  Kötü yönetilen bir ülkede zenginlik utanılacak bir şeydir

38. Onurlu insanın üzerine titrediği şey karakteridir, bayağı insanın ise makam ve mevki.

39. Küçükler ot gibidir, büyükler ise rüzgâr: Rüzgâr ne yöne eserse, otlar o yöne eğilir.






TÜRKAN SAYLAN

 

Bu ülkeden bir Türkan Saylan geçti.

17 yıl boyunca yaşadığı mahallede, ev sınırlarının dahi dışına çıkmasına izin verilmemiş. İlk özgür hissedişi, Tıp Fakültesine gitmek için Beyazıt tramvayına binişi... Hemen bir tıp rozeti alıp iliştiriyor yakasına, ömür boyu da en değerli takım o oldu diyor. Çünkü ilk ortaokul yıllarında başlamış doktorluğu hayal etmeye, üstelik gayet net bu konuda; köy doktoru olmak istiyor.

Daha okurken evleniyor. İlk oğlunu dünyaya getirince ilk büyük hastalık, tüberküloz. İkinci oğlunda ikinci defa ve bu sefer kemiklerine yayılmış. Tam 8 ay yüzüstü yatması gerekiyor. Üstüne 2 yıl boyunca da demir korse giymesi...O demir korse üstündeyken aslanlar gibi sınavları verip mezun oluyor.

1958 yılında, ilk oğluna hamileyken hayatının dönüm noktasını yaşıyor. Cüzzamlılar Pavyonunu görünce! Gencecik, hamile bir kadın, o görüntüye arkasını döneceğine isyan ediyor, o insanlara böyle davranmaya ne hakkımız var diye... O an hayalini kuruyor Lepra Hastanesinin. Ne parası ne gücü var, ama işte "inanç" denen o kuvvet içinde!

Bu ülkede cüzzamlılara ilk "eliyle" dokunan doktor o. Önce Cüzzamla Savaş Derneğini kuruyor. 1977’de ise hayalini gerçekleştiriyor, Lepra Hastanesi! Öncelikle orada çalışacak doktor ve hemşire bile bulamıyor, korkuyor herkes çünkü.

Devletten yardım filan hak getire...  "Parasızlık, imkânsızlık değil, bahanedir" diyor. Kendisi diğer hastane personeliyle bir olup dikiş makinesinin başına oturup nevresimler dikip kermeslerde satıyor, kullanılmayan sigara filtrelerinden yastıklar yapıyor satıyor gelir olsun diye...

Umutsuzluk kitabında yok. "Ömür boyu hep sıfırdan başlamaya hazır hissettim kendimi" diyor, "Başıma en kötü ne gelebilir; tıp diplomamı elimden alırlar. Ee ne var, gider yeniden mezun olurum"

Kız çocuklarını okutmak için gayretlerini hepimiz biliyoruz. Ama ya insan yanı?

Renklerden kırmızıyı, çiçeklerden papatyayı sevdiğini, kabak çekirdeğine bayıldığını, çocukluğuna dair en özlediği şeyin dalından kopmuş şeftali olduğunu...

Alıntı




ULUSLARARASI POLİS İŞBİRLİĞİ GÜNÜ

 


Uluslararası Polis İşbirliği Günü (International Day of Police Cooperation), Interpol ve diğer uluslararası kolluk kuvvetleri kuruluşları tarafından farklı ülkelerin polis teşkilatları arasındaki işbirliğini güçlendirmek amacıyla kurulmuştur. Günün amacı, suçla mücadelede ortak çalışmanın etkinliğini artırmak, deneyim paylaşımını sağlamak ve uluslararası güvenliği güçlendirmektir.


Gün şu amaçlara hizmet eder:

 * Farklı ülkelerin kolluk kuvvetleri arasındaki işbirliğini sürdürmek ve geliştirmek.

* Suçla mücadele ve kamu güvenliği konularında deneyim ve iyi uygulamaları paylaşmak.

* Polis ile uluslararası kuruluşlar arasındaki güven ve etkileşimi artırmak.

 

Gelenekler ve kutlama yöntemleri:

 * Polis memurları için uluslararası konferanslar, seminerler ve eğitim programları düzenlemek.

* Farklı ülkelerin kolluk kuvvetleri arasında ortak tatbikatlar ve operasyonlar gerçekleştirmek.

* Uluslararası işbirliği sonuçları hakkında medya ve sosyal medyada yayınlar yapmak.

* Uluslararası polis işbirliğine olağanüstü katkı sağlayan personeli ödüllendirmek.

 

İlginç gerçekler:

 * Uluslararası Polis İşbirliği Günü, siber suçlar, insan ticareti ve uyuşturucu ticareti de dahil olmak üzere ulusötesi suçlarla mücadelede çabaların koordine edilmesine yardımcı olur.

* Gün, farklı ülkelerin polis teşkilatları arasında profesyonel bağların ve güvenin güçlenmesini teşvik eder.

* Küresel güvenliğe yaklaşımın ve toplumun korunması için ortak eylemlerin önemini hatırlatır.

DATÇA

 

 Datça - Marina























BURSA

 

 Ulucami Parkı



Tophane Sokağı


 Osmangazi








 Bursa Heykel









TATYOS EFENDİ

 


Gam-zedeyim Deva Bulmam...

Tüm şarkıların bir hikayesi vardır. Şarkılar, kendisini severek dinleyen her gönülde gizli kalmış bir aşk hikayesini çağrıştırır. Gamzedeyim Deva Bulmam şarkısı da bu tür şarkılardan biridir.

Hikâyenin kahramanı Kemani Tatyos Efendidir. 1858 yılında İstanbul’da doğmuş Türk musikisine bestekâr, güftekâr olarak 50 ye yakın eser bırakmış, ömrü yokluk içinde geçen, öldüğünde kilise defterine ‘Tatyos, 1913 Çalgıcı’ olarak kaydı yapılan bir keman virtiözü…

Tatyos pek konuşkan biri değilmiş. Onun ne düşündüğünü neler hissettiğini okuyabilen anlayabilen birkaç arkadaşı, dostu varmış. Koltuğunun altında kemanı, tütünden sararmış bıyıkları, çökmüş avurtları, uykusuzluk ve aşırı içkiden kan çanağına dönmüş göz çukurları ile hayatın yükünü omuzlarında taşıyan, çocukluğundan beri dilini gönlüne hapseden ruhuyla ancak kemanıyla anlatacaklarını anlatan, önceleri düğünlerden kıt kanaat geçimini temin eden daha sonra Galata’daki Pirinççi gazinosundaki hayatı ve yaptığı besteler, semailer, peşrevlerle tanınmış ve İstanbul’un dört bir yanında düzenlenen fasıl heyetlerinde Tatyos Efendinin eserleri çalınır olmuş.

Tatyos Efendinin en yakın iki dostu yazar, gazeteci, besteci Ahmet Rasim Bey ve gazinodan arkadaşı kemençeci Vasili’dir. Bir akşam Beyoğlu’ında Ahmet Rasim, Vasili ve Tatyos Efendi ‘Ehl-i aşkın neşvegah-ı kuşe-i meyhanedir’ ile başlattıkları musiki meşki ‘Bilsen ne bela geçti şu biçare serimden’ semaisiyle devam etmiş Tatyos Efendi gece boyunca kemanı elinden hiç bırakmamış. ‘Mâni oluyor halimi takrire hicabım’ gibi içli şarkıları peş peşe döktürmüş.

Gece nihayete ererken meyhanede birkaç müşteri ve sandalyeleri toplayıp yerleri süpüren birkaç çocuktan başka kimse kalmamışken Vasili ve Ahmet Rasim Bey’de tam gitmeye hazırlanırken Tatyos Efendi kemana uzanmış sanki saatlerdir içen ve çalan o değilmiş gibi kemanı omuzuna yerleştirip, hafifçe başını kemana eğerek, dudaklarında acı bir tebessümle o ana kadar duyulmamış o uşşak şarkıya giriş yapıyor;

Gam-zedeyim deva bulmam/Garibim bir yuva kurmam/Kaderimdir hep çektiren/İnlerim hiç reha bulmam.

Elem beni terk etmiyor/Hiç de fasıla vermiyor/Nihayetsiz bu takibe/Doğrusu takat yetmiyor.

Ehl-i dilin yoktur kadri/Uğraşma gel Tatyos gayri/Eserin çok kıymetin yok/Git talihine küs bari.

Tatyos kemanı omuzundan indirdiğinde hiç kimsenin tek bir kelime edecek hali yoktur. Vasili hıçkıra hıçkıra ağlıyor meyhanede kalanlar da göz yaşlarını birbirlerine sezdirmeden silmeye çalışıyorlar. Birkaç hafta içinde İstanbul’da bu şarkıyı ezberlemeyen ne hanende ne de sazende kalıyor.

Tatyos’un naaşı Kadıköy’de bir kilisenin ayin salonuna getirildiğinde, iki elin parmaklarını geçmeyen kalabalığa ibretle bakan Ahmet Rasim, daha dün Galata’da Beyoğlu’nda onu dinlemek için yüzlerce kişinin akın ettiği salonları düşününce, insanların vefasızlığına hayıflanıyor.

Cenazesinde üç bacısı, dul eşi, Ahmet Rasim, kendisiyle yıllardır çalıştığı iki sazende ve kilisenin uzak köşesinde ağlayan bir kadından ibaret küçük bir topluluk uğurluyor son yolculuğuna Tatyos’u…

Bu şarkının hikayesini Ahmet Rasim’e vefatından hemen önce Vasili hasta halinde anlatıyor:

-Tatyos’un Ortaköy’de bir çocukluk aşkı varmış. Kendi cemaatinden olan kızın ailesi aniden Erivan’a göçünce kavuşamamışlar. Tatyos’da sonradan şimdiki eşiyle evlendirilmiş. Beraber içtikleri o gece kızın İstanbul’a döndüğünü ve otuz yıldır evlenmeyip kendisini beklediğini öğrenmiş Tatyos.

Ahmet Rasim Bey Tatyos’un kilisede yapılan cenaze töreninin sonunda oturduğu yerden kalkarken kilise sırasına bırakılmış bir zarfı farkediyor. Zarfın üzerinde ‘Tatyos ile defnedilecektir’ yazmaktadır.

Zarfı otuz yıl önceki çocukluk aşkı olan kadın Ahmet Rasim Bey’e fark ettirmeden onun yanındaki sıraya koymuştur. Ahmet Rasim zarfı alıp usulca ceketinin cebine koyar. Zarfın kendi yanına konulmasının bir tesadüf olamayacağını düşünüp ve zarfın içindekileri okumanın belki de Tatyos’a karşı ifa edilecek son görev olacağına kanaat getirerek yalnız Ahmet Rasim Bey tarafından görülen ve yarım saat sonra Tatyos’un naaşı ile toprağa verilen zarfın içindeki kâğıt da şu dizeler yazılıdır:

Gam-zedesin devan benim/Garip kuşsun yuvan benim/Çektiğimiz yeter gayri/Kaderimsin inan benim

Takat yetişmez eleme/Bülbül imrenir çileme/Bizim şu kara sevdamız/Kalsın öteki aleme/

Elbet kadrini bilirim/İste canımı veririm/Küsme talihine Tatyos/Çok durmam ben de gelirim.

Tarihe karıştı eski sevdalar.

(Alıntıdır.)




ÇAY

 



Çay ilk olarak milattan önce 2737 yılında, Çin'de medikal amaçlarla kullanılmaya başlanmış. Zaman ilerledikçe çayı suyla bir araya getirip bir içeceğe dönüştürmüşler. İlk içilebilir halde kullanılması milattan önce 10. yüzyıla denk geliyor.

Etimolojik yani kelime kökeni olarak bugün kullandığımız çay kelimesi, bize Çin'in bir lehçesi olan 'Mandarin'den gelmiştir. Okunuş olarak "ça", Latin harfleriyle yazılımı "cha" olan bu kelime, zamanla Orta Asya, Orta Doğu ve Kuzey ülkelerine kadar ilerlemiştir. Bu nedenle bu coğrafya içinde yer alan neredeyse tüm ülkeler çay kelimesini "çay" olarak okumaya devam eder.

Çin'de içilmeye başlanan ve artık diğer ülkelere yayılım gösteren çayın yolculuğu ilk dönemde: Kore, Japonya ve Vietnam üzerine olmuştur. İnsanlar bu ülkelerde çay içiyorken, çayın neredeyse bir diğer piri olan Hindistan'da çay hala medikal amaçlarla kullanılıyormuş.

Günümüze yavaş yavaş yaklaşıldığında, 18. yüzyılda çay eksperleri Çin'den çıkıp Portekiz'e gitmişler ve burada çay ekmeye başlamışlar. Çay endüstrisi böylece yavaşça kurulmuş. İngiltere'nin Portekiz'e gitmesi ve buradan çaya dair bilgilerin yanı sıra tohumları da almasıyla çay artık Avrupa'ya da aktarılmış.

Ancak basit görünen bu süreçte, yani 18. yüzyıla kadar çayın bir içecek olarak tüketimi hala yaygınlaşmamış, aksine pahalı bir içecek olarak festival ya da özel durumlarda tüketilmiş.

1785'den sonra İngiltere ve İrlanda, çayı günlük kullanıma entegre etmişler. Her şey burada da bitmemiş, İngiltere çayın nasıl içildiğini Hindistan'a tanıtmış ve burada büyük çay yetiştirmeleri yapılmış.

Hükmettiği topraklardan kahveyi getiren ve tüm toprakları genelinde yeni bir kültüre ön ayak olan Osmanlı'nın çayla tanışma hikayesi, İstanbul'daki birkaç dükkanın çay ithalatı yapmasıyla başlamış. Çayın değerli ve güzel bir içecek olduğunun farkına varan Osmanlı, Sultan II. Abdulhamid döneminde Çin'den getirilen fidanları Bursa'ya ektirmiş ancak ekolojik nedenlerle burada çay yetiştirmek mümkün olmamış.

Yapılan araştırmalara göre Türklerin çayla tanışıklığı aslında çok daha öncelere Orta Asya'ya dayanıyormuş. Hatta 12. yüzyıl bile diyebiliriz. Bir Kazan Kırım Türk'ü ve dil ıslahatçısı olan Abdül'l-Kayyum Nasıri'nin kitabı Fevakihü'l-Cülesa'da ilk çay içen Türk'ün Hoca Ahmet Yesevi olduğu vurgulanmış.

Çay konusunda bilinenin aksine çok büyük bir varlık gösteremeyen Osmanlı, bu sırada I. Dünya Savaşı'nı yaşamış. Kaybettiği topraklar ve ticari anlaşmalar nedeniyle bir kültür haline gelen kahveyi oldukça pahalıya ithal etmeye başlamış. Yemen'den gelen kahveler çok pahalı bir hal almış.

Bu konuda önlem alınması gerektiğini düşünen Mustafa Kemal Atatürk, Türkiye topraklarında yetiştirilebilecek bir bitki olan çayın yaygınlaşması için çalışmalara başlamış. Kahvenin pahalı yüzüne karşılık çay, daha ucuza imal edilebilen ve kolay ulaştırılabilen bir içecek olmuş.

20. yüzyıla kadar çayla çok haşır neşir olmayan Türkler, 1900'lü yıllarda Karadeniz'in özellikle Rize ilinde çayda önüne geçilemez bir büyüme gözlemlemiş. 1924 yılında devlet tarafından Rize'de çay yetiştirilmesi konusunda bir yasa çıkarılmış. 1930'lara gelindiğinde Gürcistan'dan alınan 70 Ton siyah çay tohumu ekilmiş ve Rize'nin bir çay yıldızı olması sağlanmış.

Dönem-dönem yapılan tüm regülasyonlara rağmen, dünyada en yüklü miktarda çay üretimi gerçekleştiren ilk 6 ülke arasındaki yerimizi almışız.