3. Kitabım "Aşkpedia" E-Kitap ve Sesli Kitap olarak yayımlandı. Çok yakında basılı kitap olarak da yayımlanacak!



ZEKÂ TÜRLERİ


8 tane zekâ türü vardır. Bu zekâ türleri ; sözel zekâ, sayısal zekâ, görsel zekâ, müzik zekâsı, bedensel zekâ, sosyal zekâ, içsel zekâ ve doğal zekâdır. Her birinin ayrı bir özelliği vardır.

Sözel Zekâ;

Sözel zekâlı olan kişiler kelimeleri cümleleri çok etkili kullanırlar. Bir şeyi dinleyerek öğrenmeyi çok severler ve duygularıyla düşüncelerini sözlerle anlatmayı severler. Sözel zekâlı kişiler iyi yazar ve bir konuyu iyi anlatırlar. Kitap okumayı çok seveler. Genellikle kelimelerle düşünürler.

Sayısal Zekâ;

Sayısal zekâlı insanlar sebep sonuç ilişkisi kurarlar. Bir konu hakkında ‘neden’ kelimesini sürekli kullanırlar ve genellikle çok soru sorarlar. Kafalarını, olaylar arasında bağlantı kurmaya ve bir olaya yorarlar. Hesap yapmayı çok severler. Sayısal zekâya sahip insanların bilim adamı, matematikçi gibi meslekleri olma ihtimali çok yüksektir.

Görsel Zekâ;

Görsel zekâya sahip olan insanlar duyduklarını akılda tutmazlar aksine gördüklerini akıllarında tutarlar. Öğrenme tercihleri film veya slayt şeklindedir. Sürekli hayal kurarlar. Resimli kitaplara ve sanat eğitimlerine yatkındırlar. Görsel zekâlı insanlar renklere çok hassastır.

Müzik Zekâsı;

Ritim, nota , ses tonu, melodi gibi müziksel olaylara çok yatkındırlar. Müziksel olayları hemen fark ederler. Melodiler hemen akılda tutabilirler. Müzikle beraber çalıştıklarında daha verimli olurlar. Müziklere mırıldanarak veya ıslık çalarak tempo tutarlar.

Bedensel Zekâ;

Bir sorunu çözmek için veya yeni bir şey üretme için bedenlerini, ellerini ve parmaklarını kullanabilirler. Bedensel zekâya yatkın olan kişiler konuşurken, bir şeyi anlatırken beden dillerini çok kullanırlar. Bu beden dilleri, koşma, zıplama, mimik ve jestlerden ibarettir. Bedensel zekâlı olan bir insanın el becerisi iyidir. Tamir işlerini yapmayı severler. Başka bir insanın mimiklerini taklit edebilirler.

Sosyal Zekâ;

Sosyal zekâ, etrafındaki insanların duygularını, düşüncelerini, istek ve ihtiyaçlarını anlama gücüdür. Sosyal zekaya sahip olan insanların, bir insanı kolayca tanıma gücü vardır. Liderlik özelliğine sahiptir. Yüzleri çok iyi okuyabilirler. Sosyal zekâlı insanların analiz edebilme, yorumlama ve değerlendirme özellikleri yüksektir. Bir şeyi organize etmeyi, bir insana yardım etmeyi, bir konuda liderlik yapmayı çok severler.

İçsel Zekâ;

İçsel zekâ, insanın kendini tanıması, kendisiyle ilgilenmesi, güçlü veya zayıf taraflarını fark etmesidir. İçsel zekâ, kişinin kim olduğunu, ne yapmak istediğini bilme kapasitesidir. Birey düşünürken kendi duygularıyla ve istekleriyle bağdaştırırlar. Bağımsız olayı ve olayları net bir şekilde konuşmayı severler.

Doğal Zekâ;

Çevre, doğa olayları ve ekolojik faktörleri duyarlıdırlar. Düşünürken, doğa, hayvan ve bitki figürleri ile düşünürler. Hayvan beslemeyi, doğayı, toprağı çok severler.

ORTADOĞULULUK

Merak etmeyiniz yazı sizi yemeyecek!

Siz okuyunca kendi kendinizi yiyeceksiniz!
Ülkemiz Ortadoğulu bir zihniyet tarafından, Ortadoğulu bir üslupla yönetiliyor ve görünen o ki yakında tamamen Ortadoğu’ya dönüşeceğiz.
Ortadoğululuk nedir bilir misiniz...?!
-Ölümü yüceltip güzel yaşamayı aşağılamak Ortadoğululuktur.
-Dini yüceltip bilime kayıtsız kalmak Ortadoğululuktur.
-Lideri yüceltip, iyi sistem kurmayı aşağılamak Ortadoğululuktur.
-İmanı yüceltip aklı aşağılamak Ortadoğululuktur.
-Duyguları yüceltip mantığı küçümsemek Ortadoğululuktur.
-Müteahhitti yüceltip, mühendisi aşağılamak Ortadoğululuktur.
-Üniversiteleriyle değil, camileriyle gurur duymak Ortadoğululuktur.
-Alnı secde görüyor diye, zorba ve hırsız politikacılara oy vermek Ortadoğululuktur.
-İmamları yüceltip, filozofları aşağılamak Ortadoğululuktur.
-Ev kadınlığını yüceltip, kariyer yapan kadını aşağılamak Ortadoğululuktur.
-Kendi çocuklarını Amerika’da okutup, halk çocuklarını imam hatiplere zorlamak Ortadoğululuktur.
-Sözü yüksek olanı değil, sesi yüksek olanı iyi lider sanmak Ortadoğululuktur.
-Kurumsal çözümler üretmek yerine, karizmatik lidere tapmak Ortadoğululuktur.
-Hatasından öğrenmek yerine, onunla duygusal bağ kurup hayatını bataklığa çevirmek Ortadoğululuktur.
-Standart sahibi olmak yerine, düştükçe “beterin beteri var” diye kendini avutmak Ortadoğululuktur.
-Başına gelene katkısını görmek yerine, hep dış güçleri suçlamak Ortadoğululuk.
-Şeytan taşlamaktan ibadet etmeye zaman bulamamak Ortadoğululuktur. -Kendi hayatında hiçbir başarısı yokken, sürekli atalarıyla övünmek Ortadoğululuktur.
-Sıkılmış bir yumruğun, açık bir elden daha güçlü olduğuna inanmak Ortadoğululuktur.
Yukarıdaki maddelerin birçoğunun dinle ilgili olduğunu görüyorsunuz, neden...?!
Çünkü ortalama bir Ortadoğulunun beyninin yüzde 75'i dinle kaplıdır. Bu yüzden diğer şeylere çok az yer kalır.
Onun zihniyetiyle ilgili söylediğiniz her şeyi, dinine saldırı sayar.
Dinle ilgili olmayan pek fikri olmadığı için, dinini ilgilendirmeyen hiçbir eleştiri yapma şansınız da yoktur!
Üstünüzü ıslatmadan, elinizle balık yakalamanın imkansızlığı gibi bir şey.
İronik bir şekilde, Ortadoğulular ülkelerinin sıkıcılığından kaçıp, nefes almak için turist olarak Türkiye'ye geliyor. Türkiye'nin yöneticileri ise gittikçe ülkemizi Ortadoğululaştırıyor.
Birkaç yıldır, yılın yarısını yurt dışında geçiriyorum.
Yurt dışında, gittiğim en iyi restoranların en iyi yerlerinde hep Arap şeyhlerinin çocukları, yanlarında Rus sevgilileriyle oturduğunu görüyorum.
Kendi ülkelerini modernleştirmek yerine, modern ülkelerde hayatlarını yaşıyor, kendi halklarına da din pazarlıyorlar.
Gidip, bu adamların ülkesinde, “bu adamlar size din merkezli yaşamayı övüyor ama kendileri son derece dünyevi yaşıyor” desem, beni o diktatörlerin polislerinden önce, o yoksul insanlar linç eder.
Celladına aşık zihniyetteki insanlar için ne yapılabilir ki...?!
Bu açıklamayı kimseyi ikna etmek için yazmadım.
Mantığa inanmayan insanların mantıklı argümanlarla değiştirilemeyeceğini bilecek kadar tecrübeliyim.
Bu hayatta, bazıları akılla öğreniyor, bazıları acıyla.
Maalesef bu coğrafya, acıyla öğrenenlerin coğrafyası.
Benimki, sadece geleceğe dönük bir “ben dememiş miydim” notu.
Bu topraklarda, her şeyin bir gün anlaşıldığını ama hep geç anlaşıldığını biliyorum.
Hepsi bir gün neyin ne olduğunu anlarlar, ama hep geç anlarlar!
Azgelişmişlerin kaderi iki kelimede saklıdır:
İdrak gecikmesi!
Matbaanın 300 yıl geç geldiği bir topluma, mantık da olması gerekenden 30 yıl sonra geliyor.
Neyin en mantıklı çözüm olduğuna karar vermeden önce 30 yıl kavga ediliyor!
"Coğrafya kaderdir" der, İbni Haldun, bizim kaderimiz de idrak gecikmesi!

Mümin Sekman - Sosyolog
(Alıntıdır)

FENER BALIĞI



Fener balıkları çiftleştiğinde, erkek balık dişiye tutunur ve zamanla tek bir vücut halinde birleşirler. Hayatlarının geri kalanında artık aynı bedeni paylaşırlar. Bu durum, "eşeysel parazitizm" (veya cinsel parazitlik) olarak bilinir.

Okyanusun zifiri karanlık derinliklerinde, bir eş bulmanın hayatta sadece bir kez karşılaşılabilecek bir olay olduğu bu ortamda, bazı derin deniz fener balığı türleri hayvanlar aleminin en uç üreme stratejilerinden birini geliştirmiştir: Eşeysel parazitizm.

Bu tuhaf üreme sisteminde, minik erkek fener balığı kendisinden çok daha büyük olan dişiyi ısırarak onun vücuduyla kaynaşır ve zamanla kalıcı, sperm üreten bir uzantı haline gelir. Zamanla erkek balık gözlerini, yüzgeçlerini ve iç organlarının çoğunu kaybeder; geriye neredeyse sadece bir kalp ve testisler kalır. Besin ihtiyacı için ise ortak kan dolaşımı aracılığıyla tamamen dişiye bağımlı hale gelir. Bu olağanüstü adaptasyon, okyanusun uçsuz bucaksız ve ıssız derinliklerinde dişinin her an hazır bir sperm kaynağına sahip olmasını garanti altına alır.

Bilim insanlarını asıl büyüleyen nokta, bu fener balıklarının, dişinin bağışıklık sistemi erkeği "yabancı bir istilacı" olarak algılayıp saldırmadan, böylesine çarpıcı bir biyolojik birleşmeyi nasıl gerçekleştirebildiğidir. Science ve Discover Magazine ’de yayımlanan araştırmalar, bu birleşmeyi gerçekleştiren fener balığı türlerinin bazı kritik bağışıklık genlerini kaybettiğini ortaya koyuyor; bu da normal şartlarda yabancı dokuyu reddedecek olan bağışıklık tepkisinin esasen baskılanması anlamına geliyor.
Genlerdeki bu kayıp, erkek ve dişinin doku reddi yaşamadan tek bir organizma gibi bir arada yaşamasını sağlar ki bu, omurgalılar arasında oldukça sıra dışı bir immünolojik stratejidir. Bu derin deniz tuhaflığı, parazitizm ile simbiyoz (ortak yaşam) arasındaki çizgiyi bulanıklaştırırken; evrimin sınırları ve bağışıklık toleransı hakkında yeni pencereler açıyor.

Kaynak: Fricke, R., et al. (2020). Loss of immune genes in deep-sea anglerfishes with permanent male attachment. Science, 369(6511), 1311-1314.



LORD CURZON




"Siz Yunanistan’ı yendiniz, İngiltere’yi değil! Bunu unutmayın!” dedi Lord Curzon, Lozan görüşmelerinde.

İsmet Paşa “Hayır” dedi. “Yalnız Yunan’ı yenmedik, güneyde müttefikiniz Fransızları yendik, onun silahlandırdığı Ermenileri yendik. Müttefikiniz İtalyanları Anadolu’dan uzaklaştırdık. Sizin silahlandırdığınız Doğu Ermenilerini ve Pontus çetelerini yendik. Sizin İstanbul yönetimi ile birlikte azdırdığınız isyancıları yendik. Silah ve para ile desteklediğiniz Kuva-yı İnzibatiye’yi yendik. En son olarak da maşanız Yunan ordusunu yenip denize döktük. Mondros’u yendik, Sevr’i yendik, Üçlü Antlaşma’yı yendik. Bunların hepsinin arkasında siz vardınız; hepsinin ipleri, dümeni, düğmesi sizin elinizdeydi. Biz asıl sizi yendik!.."
Lozan kahramanlarına sevgi, rahmet ve minnetle...


DANSÖZ

 

KIVIRMAK ANCAK BU KADAR OLUR.

 

Amerika’da bir süpermarkette, müşteri sadece yarım kivi satın almak istiyor. Müşteri temsilcisi ise, bunun mümkün olmadığını söylüyor. Aralarında söz dalaşı çıkınca da müşteri temsilcisi koşa koşa yetkiliye çıkıyor:

“Efendim, hayvanın biri yarım kivi almak istiyor!”  Bunu der-demez, şöyle bir arkasına dönünce bir de ne görsün; müşteri arkasından gelmiş, ensesinde duruyor…

Müşteri temsilcisi uyanık davranıp, hemen müşteriyi işaret ederek;

“Bu beyefendi de diğer yarısını almak istiyor, efendim…” diyor.

Yetkili durumu hemen anlıyor, adama yarım kiviyi mecburen verip gönderiyorlar.

Yetkili bir müddet sonra elemanı çağırtıyor:

“Tebrik ederim, çok zeki davrandın, vaziyeti iyi idare ettin. Nerelisin sen?

“Brezilyalıyım efendim…”

“Amerika’ya niye geldin?”

 “Brezilya cazip bir yer değil efendim, orada insanlar ya fahişe ya da futbolcu olur.”

Yetkili şaşırmış;

“Biliyor musun, benim karım da Brezilyalı! ”

“Yaaa öyle mi, yenge hangi takımda futbol oynuyor?”

(Alıntıdır.)

E-KİTAP NEDİR?

                                                                 


Elektronik kitap, E-kitap veya e-Kitap, bilgisayarların veya diğer elektronik cihazların düz panel ekranında okunabilen metinden oluşan dijital biçimde sunulan bir kitap yayınıdır.

Bazen "basılı bir kitabın elektronik versiyonu" olarak tanımlansa da, bazı e-kitapların basılı bir eşdeğeri yoktur. E-kitaplar, özel E-kitap okuyucu cihazlar, masaüstü, dizüstü bilgisayarlar, tabletler ve akıllı telefonlar da dahil olmak üzere kontrol edilebilir bir görüntü aygıtına sahip herhangi bir cihazda okunabilir.


E-KİTABIN AMACI VE FAYDASI

Taşınabilirlik, erişim kolaylığı, çevre dostu olma, depolama rahatlığı, kişiselleştirme imkanı gibi faydalar, e-kitap okumanın temel avantajları arasında bulunmaktadır. Bu avantajlar,

HİYOİD KEMİK

 




Hiyoid kemik, insan vücudundaki en benzersiz ve en ilginç kemiklerden biridir. Çünkü hiçbir başka kemiğe eklemle bağlanmaz.
Kafatası, omurga, kaburgalar ve uzuvlar birbirine bağlıyken; hiyoid kemik bağımsız olarak var olur.

Konumu:
Boynun ön kısmında, gırtlağın (larinks) hemen üstünde ve dilin altında yer alır. Yapısal bir destekten çok, işlevsel bir rol üstlenir.

Onu özel yapan ne?
Hiyoid kemik tamamen kaslar ve bağ dokuları (ligamentler) tarafından asılı tutulur.
Dile, çeneye, yutağa (farinks) ve gırtlağa bağlanan bu yumuşak dokular sayesinde kemik yerinde durur.
Bu nedenle hiyoid kemik sıklıkla “serbest yüzen kemik” olarak adlandırılır. İnsan iskeletinde bu özelliğe sahip başka hiçbir kemik yoktur.

Günlük hayattaki hayati görevleri:
Hiyoid kemik;
• Konuşma,
• Yutma,
• Yeme
gibi çoğu zaman fark etmeden yaptığımız temel işlevler için kritik öneme sahiptir.

Dile sağlam bir temel sağlayarak konuşma sırasında gerekli olan karmaşık hareketleri mümkün kılar. Konuşurken veya yutkunurken, hiyoid kemik kasların yardımıyla hafifçe hareket eder ve dil ile boğaz arasındaki koordinasyonu sağlar. Bu kemik olmadan kontrollü konuşma ve güvenli yutma son derece zor olurdu.

Solunumdaki rolü:
Hiyoid kemik, gırtlağı destekleyerek hava yolunun açık kalmasına yardımcı olur. Özellikle yutkunma sırasında, yiyecek ve sıvıların solunum yollarına kaçmasını önlemede merkezi bir rol oynar.

Tıbbi ve adli açıdan önemi:
Hiyoid kemikte meydana gelen hasar veya kırıklar;
• Konuşmayı,
• Solunumu,
• Yutmayı
olumsuz etkileyebilir.

Adli tıpta ise hiyoid kemik incelemesi, boyun travması içeren vakalarda önemli ipuçları sağlayabilir. Normal koşullarda iyi korunduğu için kırıkları nadirdir; bu da onu adli değerlendirmelerde anlamlı kılar.
Özetle:
Küçük ve çoğu zaman göz ardı edilen bu kemik, doğrudan hiçbir kemiğe bağlı olmaması sayesinde esnek bir bağlantı noktası görevi görür.
İletişim, solunum ve beslenme gibi insan yaşamının en temel üç işlevi için vazgeçilmezdir.

Kaynaklar:
• Gray’s Anatomy – The Hyoid Bone
• Cleveland Clinic – Hyoid Bone: Function & Location
• StatPearls (NCBI) – Anatomy, Head and Neck: Hyoid Bone




YAKAMOZ


Genellikle yanlış bilinir..

Yakamoz ; Ay ışığının suya, denize vuran şavkı değildir. Onun adı ayın şavkıdır. Aksine Ay olan gecelerde olmaz.

Yakamoz bir canlıdır, Latince ismi Noctiluca Milliaris olan bu canlı aynı bir ateş böceğinin denizde yasayan versiyonudur. Limunisans maddesini vücudunda barındıran bu canlıya dokunulduğunda bir ışık saçar.

Bu canlı bir planktondur, yani milimetrik boyutlarda bir canlıdır. Bunlardan milyonlarcası bir araya geldiğinde geceleri bir kayık geçerken, veya bir balık sürüsü geçtiğinde bu canlılara çarparak ışık çıkartmalarını sağlarlar.

O yüzden balıkçı sandallarında yüksek bir direk ve bu direğin ucunda oturulacak bir yer vardır. Balıkçılardan biri buraya oturarak ay olmayan gecelerde balıkların yakamoz yaparak geçtikleri yolları görüp dümenciyi oraya yönlendirirler. O yüzden lüfer avlarken lüks ışığı kullanılır. Işık; balık gelsin diye değil, misinanın değdiği yakamozların çıkardığı ışıktan lüfer korkmasın diyedir.

Esasında Yakamoz (eğer göreniniz varsa bilir) olağanüstü bir şeydir.
Yakamoz olduğunda denizde uzun floresan lambalar yanıyormuş gibi olur. Ama bunun için ay ışığı olmaması gerekir. Ay ışığında (daha baskın olduğu için) göremezsiniz. O kadar muhteşemdir ki, o anda tüm romantizm biter; sanki uzaylılar gelmiş gibi denize yönelirsiniz. Bir de yakamozlu ve Ay ışıksız gecelerde denize girince pırıl-pırıl uzaylı gibi olursunuz.

Alıntı.

EVEREST-MAUNA KEA



    

Everest, Dünya’nın en yüksek dağı değil! Gerçek dev, denizin altında saklı…

Okyanusun derinliklerinde öyle bir dağ var ki — zirvesi havada değil, suların altında. Bu dev dağ, Everest’ten tam 1400 metre daha yüksek! Deniz seviyesi sayılmasaydı en yüksek dağ olacaktı.

Bu şaşırtıcı rakip Mauna Kea Yanardağı. Hawaii’de bulunan bu yanardağın yalnızca 4.205 metresi suyun üzerinde görünüyor. Ancak tabanından zirvesine kadar ölçüldüğünde toplam yüksekliği 10.203 metreye ulaşıyor!

 

Karşılaştırma:

 • Everest (Karadan ölçülen en yüksek dağ): 8.848 metre

 • Mauna Kea (Tabanından ölçülen gerçek dev): ~10.203 metre

 

Yani “Dünya’nın gerçek en yüksek dağı hangisi?” sorusunun cevabı bakış açınıza bağlı:

 • Deniz seviyesinden ölçerseniz: Everest birinci.

 • Tabanından zirvesine ölçerseniz: Mauna Kea tartışmasız lider!

 

Daha fazla şaşırtıcı bilgi:

 • Mauna Kea aktif olmayan bir sönmüş yanardağdır.

 • Zirvesi, dünyanın en iyi astronomi gözlem merkezlerinden biridir — çünkü atmosfer burada çok ince ve berraktır.

 • Dağın su altındaki kısmı, milyonlarca yıllık lav katmanlarından oluşur.

 

Kaynaklar:

 • US Geological Survey (USGS) – Mauna Kea Volcano Profile

 • National Oceanic and Atmospheric Administration (NOAA)

 • NASA Earth Observatory