3. Kitabım "Aşkpedia" E-Kitap ve Sesli Kitap olarak yayımlandı. Çok yakında basılı kitap olarak da yayımlanacak!



DAMAR





AŞIRI ŞEKER TÜKETİMİ DAMARLARI SERTLEŞTİRİR VE KALP-DAMAR HASTALIKLARI RİSKİNİ ARTIRIR.

Beslenmede aşırı şeker tüketimi yalnızca kilo veya metabolizmayı etkilemez; doğrudan damarları da zedeler. Damarların sertleşmesine yol açarak, sessizce kalp-damar hastalıkları riskini artırır. Bu zarar, genç ya da zayıf kişilerde bile görülebilir; çünkü sorun kilo değil, şekerin damarlar üzerindeki etkisidir.


Kan şekeri yükselmeleri ve damar hasarı
Şekerli içecekler, tatlılar, rafine unlar ve ultra işlenmiş gıdalar tüketildiğinde kanda ani glikoz yükselmeleri oluşur. Bu dalgalanmalar oksidatif stres yaratır ve damarların iç yüzeyini kaplayan hassas tabaka olan endoteli zedeler.
Endotel hasar gördüğünde damarlar esnekliğini kaybeder ve sertleşmeye başlar.
Damar sertliği ve ateroskleroz
Damar sertliği, LDL kolesterolün damar duvarlarında birikmesini kolaylaştırır ve aterosklerozu başlatır ya da hızlandırır. Bu süreç, gözle görülen yağlanmadan farklı olarak sessiz ilerler. Kalbi, beyni ve hayati organları besleyen damarlar giderek daralır.
Zamanla kan akışı azalır; kalp krizi ve felç riski artar.
İnsülin, iltihap ve yaşlanma
Aşırı şeker tüketimi, insülin hormonunu kronik olarak yükseltir. Yüksek insülin seviyeleri damar iltihabını ve sertliğini artırır. Ayrıca ileri glikasyon son ürünleri (AGEs) oluşumunu teşvik eder. Bu bileşikler damarları sertleştirir, yaşlandırır ve daha kırılgan hale getirir.
Sessiz iltihaplanma
Şeker, düşük düzeyli ama sürekli bir sistemik iltihabı besler. Bu iltihap damarları içeriden yıpratır, kanın daha zor akmasına neden olur ve tansiyonu yükseltir.
İltihaplı bir damar, erken yaşlanan bir damardır.
En tehlikelisi: Belirti vermemesi
Bu hasar yıllarca belirti vermeden ilerleyebilir. Pek çok kişi sorunu ancak yüksek tansiyon, göğüs ağrısı ya da ani bir kalp-damar olayı yaşadığında fark eder.
Şeker acıtmaz… ta ki hasar oluşana kadar.
İyi haber
Eklenmiş şekeri azaltmanın faydaları hızlıdır. Şekerli içecekleri, tatlıları ve ultra işlenmiş gıdaları azaltmak; gerçek gıdaları, liften zengin besinleri ve sağlıklı yağları tercih etmek endotel fonksiyonunu iyileştirir, iltihabı azaltır ve damarları korur.
Sonuç
Aşırı şeker, endoteli zedelediği, iltihabı artırdığı ve plak oluşumunu hızlandırdığı için damarları sertleştirir ve kalp-damar hastalıkları riskini yükseltir.
Şekeri azaltmak yalnızca metabolik bir tercih değil, kalp sağlığına dair hayati bir karardır.
Çünkü esnek damarlar, sağlıklı atan bir kalbin temelidir.
Kaynaklar:
• American Heart Association (AHA) – Added Sugars and Cardiovascular Disease
• Harvard T.H. Chan School of Public Health – Sugar, Inflammation, and Heart Health

ELENA GOLİAKOVA




1990’lı yıllarda Elena Goliakova’nın adı Avrupa spor göklerinde parlıyordu.

Genç ve narin yüzlü bir Rus’tu o; buzun üzerinde bir kelebeğin hafifliğiyle, bir kuğunun zarafetiyle süzülürken, gücüyle inceliğini birleştiren hareketleriyle seyircileri büyülüyor, kendi kuşağının en büyük artistik buz pateni yıldızlarından biri olarak alkışların ve hayran bakışların merkezinde duruyordu. Sanki yalnızca buzun üzerinde yaşamak için doğmuş gibiydi.
Ama kader, ona bambaşka ve hiç kimsenin tahmin edemeyeceği bir yol hazırlamıştı.
2000 yılında Elena, kalbinde kocası ve aynı zamanda antrenörü olan Nikolay Svitov’a duyduğu büyük sevgiyle ve daha da büyük bir hayalle ülkesinden ayrıldı. O hayal, artistik buz pateni neredeyse hiç tanımayan bir ülkeye, Meksika’ya taşımaktı.
Monterrey’de küçük bir akademi kurdular. Çocuklar, Elena’nın büyüleyici adımlarıyla buzun sihrini ilk kez keşfediyordu. Çift, bölgede neredeyse yok sayılan bir spora yeni bir kapı aralamayı başarmıştı.
Fakat hayaller, ne kadar parlak olursa olsun, bir anda tuzla buz olabilir.
Birkaç yıl sonra akademi kapandı. Ardından, 2006’da yüreğini hançerleyen acı bir boşanma geldi. Hüznün gölgesi yavaş yavaş Elena’nın yüzüne sinmeye başladı, dünyası çatırdamaya doğru gidiyordu.
Ve 2010’da en yıkıcı haber geldi: “Paranoid şizofreni” teşhisi.
Hastalık zihnini kuşattı, düşüncelerini paramparça etti, buz üzerindeki o eşsiz dengesini elinden aldı. Artık herkesin tanıdığı şampiyon değil, kendi içindeki amansız bir canavarla savaşan bir kadındı.
Hayatı kökten değişmişti.
Ne ışıklar altında ne de buz pistlerinde yaşıyordu artık. Onu Jalisco eyaletinin Tepatitlán sokaklarında, önünde paslı bir alışveriş arabasıyla yürürken görmek mümkündü. Arabasında, yıkılmış dünyasının kırıntıları: birkaç eşya ve tek tesellisi olmuş küçük hayvanlar…
Mahalleli onu iyi tanıyor. Her gün dağınık saçlarıyla, bakışları başka bir evrene dalmış halde yürüdüğünü görüyorlar. Bazen Rusça, bazen İngilizce konuşuyor; ama çoğu insan onu anlamıyor. Yardım eli uzatan çok oldu, fakat o çoğunu geri çevirdi: ya dilin duvarına çarptı ya da hastalığın kök saldığı derin korkularına.
Böylece Elena’nın hikâyesi, bir peri masalı gibi başlayan buz üzerindeki yolculuktan sokaklarda unutulmuş bir hayata dönüştü.
Podyumların ve alkışların zirvesinden, soğuk kaldırımların ve paslı bir arabanın sessizliğine…
Görkemli bir şöhret ışığından, hastalığın ve yalnızlığın zifiri karanlığına.
Onun hikâyesi yalnızca kişisel bir trajedi değil, hepimize acı bir hatırlatmadır:
Şöhret bir gün sönebilir, ruh sağlığı en kıymetli hazinedir ve zafer ile çöküş arasındaki çizgi bazen akıl almaz derecede ince olabilir.
Bu hikâye, buzun üzerine düşen donmuş bir gözyaşı gibidir:
İnsanın kırılganlığını, hayatın bir anda nasıl tersine dönebileceğini ve en büyük şampiyonların bile dayanılmaz bir acıyla yüzleşebileceğini gösteren bir ders.

KAMONDO MERDİVENLERİ

 



Karaköy’de, Voyvoda Caddesi ve Banker Sokağı’nın birleştiği noktada bulunan Kamondo Merdivenleri mimarisi sebebiyle turistler tarafından ilgi görüyor. 19. Yüzyılın sonlarına doğru Abraham Salomon Kamondo’nun o dönemde Avusturya Lisesi’nde okuyan torunlarının eve gelirken yolu uzatmalarına ve fazla yorulmalarına çözüm olması amaçlı yaptırdığı merdivenler, halk arasında “Âşıklar Merdiveni” olarak anılıyor.
Komando merdivenlerinin yapısından bahsedecek olursak merdivenin yapımında Neoklasik, Ampir gibi tarzlar bir araya gelmiş ve farklı bir ‘eklektik’ sistemi oluşturulmuştur. Helezoik yapıya sahip olan merdivenin zikzak şeklinde olmasının sebebi olarak ise yukarıdan düşen birinin aşağıya kadar düşmesini engellemek olduğu söylenmekte. Merdivenin inşa edilmesinde torunlarının yaşadığı zorluklar etkili olsa da Kamondo, o dönemde yaşayan Levantenlerin, Galata’daki iş yerlerinden Pera tarafında olan evlerine gitmelerinin kolaylaştırılmasını da düşünmüştür.
Kamondo merdivenlerinden bahsetmişken merdivenleri yaptıran meşhur aileden bahsetmezsek olmaz. Abraham Kamondo, dönemin ünlü Banker ailelerinin mensubudur. Modern bankacılığın kurucularından olmasının yanı sıra İstanbul’da ilk belediyenin kuruluşunda, kentsel altyapının modernleşmesinde, yeni ve modern eğitim kurumlarının oluşumunda rol almış, önemli şehircilik, mimarlık ve kültür yatırımlarına da öncülük etmiştir. İstanbul’un 19. yy’da Avrupa kentleri ile paylaştığı değerlerin, kurumların oluşmasında Abraham Salomon Kamondo ve Kamondo ailesinin önemli katkıları vardır.
Abraham Salomon Kamondo, 1873’te öldüğünde, kaynaklara göre, mezarı isteği üzerine Paris’ten İstanbul’a getirilmiş ve Hasköy’de Yahudi mezarlığına kendi adına yapılan anıt mezara defnedilmiştir.
Kamondo Ailesi, İspanya’daki engizisyondan kaçarak ilk önce Venedik’e, ardından İstanbul’a gelmiş. Daha sonra ise Cumhuriyet döneminde ailenin son fertleri İstanbul’dan ayrılıp Paris’e yerleşmişler. Bir engizisyondan kaçarken bir değerine yakalanan Kamondo ailesi, II. Dünya Savaşı sırasında Auschwitz-Birkenau Alman Nazi Toplama ve İmha Kampı (1940-1945) kamplarında yok edilmiştir.

Işıl Sıpçık
Fotoğraf / Dicle Güngör

İSTANBUL DEYİMLERİ

DİLİMİZE YERLEŞMİŞ 10 İSTANBUL DEYİMİ


1. ÜSKÜDAR’DA SABAH OLDU

Üsküdar’da deniz kıyısındaki Valide Sultan ve Mihrimah Sultan camilerinin müezzinleri, karşı tarafta yaşayan padişaha seslerini duyurabilmek ve ondan ihsan alabilmek, belki saray müezzinliğine yükselebilmek ümidiyle sabah ezanlarını mutlaka Beşiktaş’taki cami müezzinlerinden önce okurlarmış. Bir şeyin zamanını geçirmek, geç kalmak anlamında bugün dahi kullanılmakta olan “Üsküdar’da sabah oldu” deyimi vaktiyle aynı hat üzerinde olmalarına rağmen Üsküdar’ın Beşiktaş’tan önce okunan sabah ezanlarından kaynaklanmıştır.

2. MARMARA ÇIRASI GİBİ TUTUŞMAK
Eskiden ocak, soba veya mangalda ateş yakabilmek için çıralar kullanılır, bu çıralar ise çarşılarda tutam halinde satılırdı. Aniden parlayanlar, öfkelenenler için kullanılan bu deyim, sakızlı çam ağaçlarıyla meşhur olan Marmara Adası’ndan toplanan, reçinesi bol olduğu için kolay yanan çıralardan doğmuştur.

3. KABAK BAŞINDA PATLAMAK
Su kabaklarının içleri oyularak şişe gibi kullanıldığı yıllarda, Galata meyhanelerinde içleri şarap dolu kabaklar sıra-sıra vitrine dizilir; isteyen külhanbeyi hangi kabağın ipini keserse onu alır ve bitirmeden yerinden kalkmazmış. Meyhaneye yapılan baskınlarda zabıtalar ve bekçiler tarafından mekandaki küpler ve fıçılar devrilir, sıra-sıra asılmış şarap kabakları da meyhaneci ve araya giren müşterilerin başında patlatılırmış.

4. DİNGO'NUN AHIRI
İstanbul’da ulaşım için atlı tramvayların kullanıldığı yıllarda, iki at ile çekilen tramvaylara, dik Şişhane yokuşunu çıkabilmesi için fazladan atlar koşturulurdu. Azapkapı’da tramvaya eklenen takviye atlar, Taksim’de Dingo isimli bir Rum vatandaş tarafından işletilen ahırda dinlendirilir, sonra tekrar Azapkapı’ya götürülürlerdi. Gün içinde sürekli atların girip çıktığı ahırın bu durumu dolayısıyla, girenin çıkanın belli olmadığı yahut her önüne gelenin girip çıkabildiği yerler için bu deyim kullanılmıştır.

5. GOYGOYCULUK YAPMAK
Vaktiyle Muharrem ayında ilahiler okuyarak kapı-kapı dolaşıp dilenen tarikat mensubu dilencilere goygoycu adı verilirdi. Bu kişiler, Muharrem ayından iki gün önce Üsküdar’daki tekkelerine giderek şeyhlerinin yanında toplanır ve buradan dörder beşer kişilik gruplar halinde semtlere dağılırlardı. Muharrem’in birinci gününden onuncu gününe kadar sokaklarda ilahiler okuyarak dolaşan goygoycular, gülbank çekerler ve durdukları kapının önünde dua ederlerdi. Günümüzde bu deyim gevezelik, boşboğazlık yapmak anlamında kullanılmaktadır.

6. ÇAPULCU
Vaktiyle tulumbacı takımlarına sızmış işsiz güçsüz adamlara çapulcu adı verilirdi. Bunlar zaman içinde birtakım sınavlardan ve denemelerden geçerek takıma alınmalarına rağmen, bazıları ahlak düşkünlüğü sebebiyle yine ilk fırsatta yangın yerinden hırsızlığa kalkışırlar, durum fark edilirse polise teslim edilirler ve o semte bir daha adım atamazlardı.1910’lu yıllarda İstanbul şehremini görevini sürdüren Cemil Topuzlu, hatıralarında itfaiye teşkilatındaki aksaklıkları dile getirirken “çapulculuktan” bahsetmektedir.

7. BULGURLU’YA GELİN GİTMEK
Bir işte gereğinden fazla telaş gösterenlere söylenen bu deyimin hikayesi şudur; Bulgurlu Köyü, suyu ve havası nedeniyle güzel bir köydür, eskiden beri de pehlivan çıkaran bu köyün delikanlıları güzelliği ile meşhur olmuştur. Bu delikanlılarla evlenmek için civardaki köylerin genç kızları can atarlardı. Dokuz gün festival havasında geçen Bulgurlunun düğünleri de pek meşhurdu. Eğer Bulgurludan bir görücü gelip kızı beğenerek nişan taktı mı, kız nişan bozulur korkusuyla çeyizini noksanlarını tamamlaması, bir an evvel nikah kıyılıp Bulgurlu ’ya gelin gitmek için annesini, babasını gece gündüz sıkıştırırmış.

8. PÜSKÜLLÜ BELA
II. Mahmud devrinde önce askerler, ardından memurlar için resmi başlık olarak kabul edilen fes, kısa sürede halk arasında da kullanılmaya başlanır. Fesin yaygınlaşmasıyla beraber değişik renk ve biçimlerde, püsküllü ve püskülsüz biçimde modeller ortaya çıkmıştır. Yağmur ve kardan kalıbı bozulan, rüzgarda püskülleri sürekli karışan fesin kullanımı zahmetli ve masraflı bir iştir. Püsküllü bela deyimi bu durumdan esinlenerek ortaya çıkmıştır.

9. BALIK KAVAĞA ÇIKINCA
Karşılıklı noktalarda bulunan Rumeli ve Anadolu Kavağı, çok rüzgarlı ve akıntının kuvvetli olduğu yerlerdir. Buralarda bu yüzden balık tutmak neredeyse imkansızdır. İstanbul’da balığın bol bulunduğu ve dolayısıyla fiyatının düştüğü zamanlarda şehirde tutulan balıkların, Kavaklar’a kadar götürülüp satıldığı görülür. Diğer zamanlarda düşük ücretle balık almak isteyen müşterilere balıkçılar tarafından verilen cevap ise “O sizin dediğiniz ücret balık kavağa çıkınca olur” şeklindedir.

10. İKİ DİRHEM BİR ÇEKİRDEK
Kılık kıyafetleriyle dikkat çeken İstanbul hanımefendileri ve beyefendileri için kullanılan bu tabir, aynı zamanda gösterişten uzak ve giydiğini kendisine yakıştıran anlamlarını da taşır. Deyimde geçen “dirhem” ve “çekirdek” tabirleri kuyumculukta hassas tartılar için kullanılan ağırlık ölçüleridir. O dönemde piyasada en değerli para olan Osmanlı altını, tartıda iki dirhem bir çekirdek gelmektedir. Kılık kıyafet konusunda titiz olan kimselerin piyasada en yüksek değere ve hassas ölçülere sahip altın sikkeyle beraber değerlendirilen bir deyim olmuştur.


SAFİYE ALİ

 

 

Türkiye’nin ilk kadın tıp doktoru Dr. Safiye Ali 1894’de İstanbul'da doğdu. Amerikan Kız Koleji’nde öğrenim gördü. Kolej yıllarında iken tıp doktoru olmaya karar verdi. Darülfünun Tıp Fakültesi henüz kadın öğrenci kabul etmiyordu. I. Dünya Savaşı sürerken maddi güçlüklere rağmen Almanya’ya giderek Würzburg Üniversitesi Tıp Fakültesinde öğrenim gördü. Amerikan Koleji mezunu olması sebebiyle zorluk çıkaran Bavyera Millî Eğitim Bakanlığı, sınavda aldığı birincilik derecesi karşılığı Safiye Ali’ye “doktor namzedi” unvanını verdi.

İstanbul’a döndükten altı hafta sonra kadın ve çocuk hastalıkları ihtisası yapmak üzere tekrar Almanya’ya gitti. Burada Dr. Ferdinand Krekeler (sonradan aldığı adı ile Ferdi Ali) ile evlendi.

Haziran 1923’te Türkiye’nin ilk kadın doktoru olarak icazetnamesini aldı ve eşi ile birlikte Cağaloğlu’nda muayenehane açtı. İlk zamanlar tanınmadığı için muayenehanesine kimse gelmemiştir ve hatta kadın olduğu için düşük vizite ücreti ödemek isteyenler bile olmuştur. İstanbul’da beş yıl doktorluk yaptı ancak karşılıksız olarak anne-çocuk sağlığına yaptığı hizmetler klinik çalışmalarının önüne geçti. Bu dönemde ayrıca Amerikan Koleji bünyesinde açılan ilk kız tıp okulunda jinekoloji ve obstetrik dersleri vererek kızlara tıp eğitimi veren ilk kadın öğretim üyesi olarak tarihe geçti.

Safiye Ali (2 Şubat 1894, İstanbul - 5 Temmuz 1952, Dortmund)

Türkiye Cumhuriyeti'nin ilk kadın tıp doktoru ve tıp eğitimi veren ilk kadındır. Anne çocuk sağlığı üzerine çalışmalar yapan Safiye Ali'nin adı Süt Damlası Bakımevleri ile anılır.

Mesleki çalışmalarının yanı sıra İstanbul'da başlayan feminist harekete katılarak Türk kadınının seçilme hakkı için mücadele etmiştir.

Babası Sultan Abdülaziz ve II. Abdülhamid'in yaverlerinden Ali Kırat Paşa, annesi Şeyhülharem Hacı Emin Paşa'nın kızı Emine Hasene Hanım'dır. Safiye Ali, dört kız kardeşin en küçüğü idi.

Ailesi, Osmanlı İmparatorluğu döneminde çeşitli hizmetleriyle tanınmıştır. Dedesi Hacı Emin Paşa 17 yıl Mekke şeyhülislamlığı yapmış ve hâlen aktif beş vakıf kurmuştur. Babasını küçük yaşta kaybeden Safiye Ali, dedesi Emin Paşa'nın Valideçeşme'deki konağında büyümüştür.





YELLEN


Konumuzun eski ABD Merkez Bankası Başkanı Janet YELLEN ile alâkası yok!


Yellenme - Osuruk Nedir?

Osuruk vücuttaki toksinleri atmanın bir yoludur. Mide ve bağırsaklarda biriken aşırı miktardaki gazın baskı yapması sonucunda osururuz.

Osuruk ana olarak beş çeşit gazdan oluşur;

Nitrojen(N2),

Karbondioksit(CO2),

Hidrojen(H2),

Metan(CH2),

Oksijen(O2).

Bunlardan metan patlayıcıdır. Yandığı takdirde mavi renk, güçlü bir alevi olur. Bunu kendi kıçınızda denemeyin! Tabi bunlar tek başına osuruğa o kokuyu vermezler.

Kokunun nedeni karbon(C) ve sülfürdür(S).

Nasıl osururuz?
Ağzımızı her açışımızda içeri hava girer ve döngü başlar. Tahmin edeceğiniz üzere, içeri giren hava dışarı çıkmak zorundadır. Bu durumda hava, sekiz metrelik bir sindirim tünelinden geçtikten sonra dışarı çıkabilir. Hava, önce midemize girer. Bu sırada hâlâ sadece oksijen ve nitrojenden oluşan havanın bir kısım oksijeni burada emilir, geri kalan mideden bağırsağa geçer. Fermantasyon sonucu ortaya çıkan karbondioksit de birleşime katılır. Osuruğa gürültülü, yüksek ve sulu sesi ile kokusunu verebilmek için bağırsaklarda protein ve karbonhidrat olması gerekir.

Sindirim sırasında bakteriler fermente olup kalan besinlere saldırır. Bu sırada diğer gazlar üretilir. Bazı yiyecekler gaz yapar; lahana gibi selüloz açısından zengin besinler, fasulye, mantar...

Çıkmayan osuruğum nereye gider?
Çıkmak isteyen gaz içerde durmaz. Kaâle almayabilirsiniz, bastırmaya çalışabilirsiniz, suçu başkasına atabilirsiniz, ama eninde sonunda kokulu gerçek ortaya çıkacaktır. Zaten osurmazsak vücudumuzdaki toksinler tekrar kana karışıp bizi zehirler. Aynı zamanda da karın bölgesinde şişkinlik ve ağrıya neden olur. Daha az osuruğun sırrı, yemek yerken konuşmamaktır. Eğer yemek yerken konuşursanız, gaz bir delikten içeri girecek ve bir başka delikten de dışarı çıkmak isteyecektir.
Çıkarken ne olduğunu anlamadığın şey işte bu, osuruk.

*İyi insanın içinde kötü şey durmaz .
*Bir osuruk bin hekime bedeldir.
*İyi günlerde sağlıklı osuruklar.



İNCİR AĞACI


Neden İncir ağaçları, bahçelerin eve uzak bölümlerine dikilir?

İncir ağacını evinizin önüne dikecekseniz dikmeyin,
Gölgesi için dikecekseniz de dikmeyin, Kökleri aşırı sık,
ve hızlı yayılan aynı zamanda güçlü ve genişleyicidir.
Suyu da çok sever.
Diğer kökler gibi engel karşısında kök engelin etrafını dolanmak yerine delip geçer.
Beton olsa, plastik te olsa deler.
Bu yüzden evin yakınında
İncir ağacı dikmek o eve zarar vermek demektir,
Ağacın kökleri Zaman içinde büyüdükçe Evin su borularını kanalizasyon kanallarını, temellerini sarar,
İncir suya koşar, ağacın kökleri toprak altında ki suyu bulmak için metrelerce uzar.
Eğer İncir ağacını evinize yakın, dikerseniz ,O mutlaka
Evin su giderini bulur, Yıllar
sonra bir bakarsınız mutfağınızda, banyonuzda lavabodan incir kökü çıkmış...
Yada kökler Ahtapot gibi boruları sarar, tıkar, hatta parçalar.
İncir kökü , suyu bulmak için toprak altında 10-15 metre gider.
“Ocağına İncir ağacı dikmek” deyimi de buradan gelir.

Alıntı

HAYAT İŞTE


CAHİT SITKI TARANCI

Küçükken yaramazlık yaptığı için babası tarafından pencereden aşağı sarkıtılmıştır. O günden sonra ölümden korkmuş ve eserlerinde hep “ölüm” temasını işlemiştir.



NAZIM HİKMET

Nazım Hikmet’in en değişik özelliği devamlı beyaz pantolon giymesiydi. İlham geldiğinde aklındaki sözleri hemen beyaz pantolonuna not alıyormuş. Tüm dünyanın tanıdığı bir şair olmak, böyle değişik özelliklere sahip olmaya bağlıdır belki de.
Bursa cezaevinde ıslak ıslak çok dayak yediği için onun en büyük korkusu su olmuştur.


ÖZDEMİR ASAF

"R" leri söyleyemeyen şair...
Bir gün matbaadan çıkıp Karaköy’e gitmek için bindiği taksinin şoförü sorar:
“Neğeye biğadeğ?” Utancından “Kağaköy” diyemez, “Eminönü” der. İner. Oradan Karaköy’e kadar yürür.


YAHYA KEMAL

Hiç evi olmamıştır. Ölene kadar otelde yaşamıştır. Nazım Hikmet’in annesine aşık olmuştur.


TEVFİK FİKRET

Aynı zamanda iyi bir ressamdır. Evinin planını da kendisi çizmiş ve evine isim veren ilk şairimiz olmuştur. En büyük takıntısı: Sol tarafında kimseyi yürütmemek.


AHMET HAŞİM

Hastalık derecesindeki takıntısı ise: Toprak yemesidir. Haşim’in şiirlerinde hep gün batımı, gece, ay ışığı, hüzün olmasının sebebi çirkin olmasından derler.


TOMRİS UYAR

Üç büyük şairi (Turgut Uyar, Cemal Süreya, Edip Cansever) kendisine tutsak eden kadın… Bahsi geçen güzel.


CEMAL SÜREYA

Sevgili Cemal soy ismindeki iki y’den birini bir iddia sonucu kaybetmiştir. Evet, soy ismi tek “y” ile yazılıyor.


ORHAN VELİ

Ölümü belediyenin açtırdığı bir çukur yüzündendir. Çukura düşmesi sonucu başından yara almış ve ölüm sebebi bu olmuştur.


CEMİL MERİÇ

En ünlü sözleri kitap okumak üzerine olan Cemil Meriç gözlerinde oluşan bir rahatsızlık nedeni ile yazıları okumayacak duruma gelmiştir. Gözleri göremez duruma geldiğinde ise yakınlarının yardımı ile yazmaya devam etmiş hatta en verimli eserlerini gözlerinin görmediği dönemlerde kaleme almıştır.


SABAHATTİN ALİ

Sabahattin Ali su gibi Türkçesi ile kitaplarını kaleme almıştır. Kısacık ömründe hayata her daim pozitif düşüncelerle bakan Ali diksiyon takıntısına sahipmiş. Yanlış telaffuz edilen bir söz duyduğunda hemen bunu düzeltme girişiminde bulunurmuş. Hatta bu durumundan eşi Aliye Hanım oldukça rahatsız olur, bunu da kendisine söylermiş. Sabahattin Ali bu olayı arkadaşlarına “ Aliye hanım bana bu yüzden fena içerliyor. Karı koca ağız tadı ile kavga edemiyoruz. Kavganın ortasında tutup diksiyon yanlışlarını düzeltiyorum” diye anlatırmış.


AHMET ARİF
Türkçeyi en iyi kullanan şairlerimizden Ahmed Arif aynı zamanda Zazaca, Arapça ve Kürtçe dillerini de biliyordu. Ata binmeyi daha küçük yaşlarda öğrenen Arif şahlanmayan ata binmezdi. Yaşamının büyük bir bölümünde günde 4 paket sigara içen Ahmed Arif tam bir sigara tiryakisiydi.


HÜSEYİN RAHMİ GÜRPINAR

Kulağa sevimli gelen bir alışkanlık! Unutulmaz filmlerden olan Gulyabani filminin esinlenildiği aynı ismi taşıyan kitabın yazarı Hüseyin Rahmi Gürpınar temizlik hastasıymış. Öyle ki, bu özelliğinden dolayı hiç evlenmemiş ve devamlı eldivenleri ile gezmiş. Kendini sosyal ortamlardan soyutlayan büyük yazar evde örgü örmekten çok hoşlanır. Yurtdışından yeni örgü modelleri getirtirmiş. Aynı zamanda örmediği ve yazmadığı zamanlarda mutfağına kapanır ve ev reçelleri yaparmış.


YAŞAR KEMAL

Yaşamı boyunca Türk edebiyatına sayısız eser bırakan usta kalem Yaşar Kemal çocukluğunda pek bir talihsiz olaylar yaşamış. Babası Van’dan göç ettiği sırada yanına aldığı Yusuf isimli bir çocuğu kendi çocukları ile birlikte büyütmüş. Yusuf’un camide namaz kılarken babasını kalbinden bıçaklayarak öldürülmesine tanık olan Büyük yazar 12 yaşına kadar kekeleyerek konuşmuş. Sağ gözündeki durum ise daha küçük yaşlarda eniştesinin kurban kesmesini izlerken bıçağın bir anda fırlayarak Yaşar Kemal’in gözüne gelmesi ile kör olmasına neden olmuş.


ÜMİT YAŞAR OĞUZCAN

Söylenenlere göre Ümit Yaşar yirmi üç kez, kendi sözlerine göre de üç kez intihara kalkışmıştı.
1973 yılında Ümit Yaşar Oğuzcan’ın on yedi yaşındaki oğlu Vedat Oğuzcan, Galata Kulesi’nden aşağı atlayarak intihar eder. Rivayet odur ki, cansız bedeni yerde yatarken avucundaki kağıtta bir not yazılıdır: “Baba intihar öyle edilmez, böyle edilir!



BARIŞ
YURTİÇİ SATIŞ SİTELERİ




TOLSTOY'UN BİSİKLETİ

 


Büyük yazar Lev Tolstoy, 7 yaşındaki oğlu Vanichka’nın ölümüne o kadar üzülür ki, dünyaya küser ve münzevi bir hayat yaşamaya başlar.

O günlerde Moskova Bisiklet Severler Derneği, kafasının dağılmasına vesile olabilir diyerek kendisine bir bisiklet hediye eder.

Bu olay yaşandığında Tolstoy 67 yaşındadır ve daha önce hiç bisiklete binmemiştir.

67 yaşında bisiklet sürmeyi öğrenen Tolstoy’dan yola çıkarak Psikoloji, Sosyoloji, Felsefe gibi bilimler, toplumun

“Bu yaştan sonra yapılır mı?”,

“Artık çok geç”

gibi belirli bir yaştan sonra bir şeyleri öğrenme, bir şeylerle uğraşma durumlarını “Tolstoy’un Bisikleti” kavramı ile örneklendirmeye çalışmaktadırlar.

Tolstoy’un bisikleti Moskova müzesinde sergilenmektedir.

Covid-19 ile en çok duyduğumuz sayılardan biri sanırım 65.

Ne zaman bir karar alınsa “65 yaş’a atıf yapılıyor.

“65 yaş üstündekiler sokağa çıkmasın”,

“65 yaş üstündekiler izole olsun”,

“65 yaşındakiler seyahat etmesin” vs.

Bu durumun arka planında “65 yaş üstü yaşlıdır”,

“65 yaş üstü ölüme yakındır” gibi saçma sapan bir düşünce var.

İşin hazin tarafı 65 yaş üstü insanların da bunu benimsiyor olması. Normalde 2-3 haftada bir mutlaka ziyaretimize gelen anne ve babam, Covid-19 başladığından beri olağanüstü durumlar hariç gelmemeye başladılar.

Oysa 5 yaşındaki,

15 yaşındaki,

35 yaşındaki ne kadar riskli ise,

65 yaş da o kadar risklidir.

Covid-19’dan daha riskli ve zararlı bir şey varsa o da genelde tüm insanların, özelde 65 yaş üstünün yaşam enerjisini ellerinden almaktır. Demek ki Tolstoy bugün yaşıyor ve de 67 yaşında olsaydı belki bisiklet kullanmasını öğrenemeyecekti.

Demek ki 70 yaşında Süleymaniye Camisini, 86 yaşında Selimiye Camisini yapan Mimar Sinan bugün o yaşlarda yaşıyor olsaydı bu muhteşem eserlerden mahrum kalacaktık.

Demek ki dünyaca meşhur, Hıristiyanlığın en büyük kilisesi olarak bilinen Aziz Petrus Bazilikası’na 70 yaşındayken mimar olan ve ölene yani 89 yaşına kadar bu Bazilikanın yapımı ile uğraşan Michelangelo bugün yaşıyor olsaydı bu yapıyı göremeyecektik…

Bedenine ve ruhuna gerekli özeni gösteren, içinde yaşama, öğrenme, öğretme, faydalı olma gibi hislere sahip bütün insanlar için hiçbir şeyin ‘yaş’ı olamaz.

İşte yukarda iki-üç örnek verdim.

Ki bu örnekler bu kadarla sınırlı değil.

Alman yazar Goethe, en bilinen eseri Faust’u yazdığında 82 yaşındaydı.

Afrikalıların “beyaz sihirbaz” diye tanımladığı Nobel ödüllü  Alman doktor Albert Schweitzer’in gençlik yıllarındaki tek amacı Afrika’daki insanların hayatını kurtarmaktı.

Bu yüzden tıp eğitimi aldı ve 38 yaşından itibaren Gabon’da insanlara yardım etmeye başladı. Kendi açtığı hastanede, vefat ettiği 90 yaşına kadar ameliyatlara katıldı.

Bugün 106 yaşında olan Muazzez İlmiye Çığ, hâlâ dünyanın kabul ettiği en değerli Sümerolog’dur.

Operada en fazla gösterimi yapılan oyunlardan olan Othello’yu besteleyen İtalyan bestekar Verdi, bu besteyi 75 yaşında yaptı.

Çok iyi anımsıyorum, 2014 yılında yabancı basında şöyle bir haber vardı.

Amerika’da Anna Stoehr isminde bir kadın Facebook’a üye olmak ister.

Doğum tarihi 1900’dür ama Facebook’ta o yıl doğum tarihi kısmı 1905’ten başlıyordu. Mecburen yaşını 99 olarak girer ama Facebook şirketine “gerçek yaşımı kullanmak istiyorum” temalı bir mail atar.

Yani Anna Stoehr şunu haykırıyordu:

“Hâlâ yaşıyorum”…

“Hâlâ yaşıyorum”,

ne güzel bir başkaldırı,

ne muhteşem bir manifesto.

“Yaş”ın sadece bir rakam olduğunun dışavurumu.

Bir toplumun kullandığı dilde var olan kelimeler, o topluma dair yaşantıyı, anlayışı da içinde barındırır.

Mesela bugün “ihtiyar” kelimesini duyduğumuzda zihnimizde avurtları çökmüş, yüzü kırışık dolu, bir elinde baston bir insan tasavvur ediyoruz. Oysa “İhtiyar” Arapça kökenli ama artık Türkçeleşmiş bir kelime. İhtiyar’ın asıl anlamı ‘seçkin’, ‘hayırlı’dır. Hatta “kırsalın millet meclisi” diye tanımlayacağımız

“ihtiyar heyeti” de aslında köyün muhtarı, köyün öğretmeni, köyün imamı gibi seçilmiş kişilerden oluşur.

Ama çoğu kişi ihtiyar heyetini “köyün yaşlıları” olarak biliyor.

İşte bu algı çok yeni. Eskiden seçkin olduğu düşünüldüğü için “ihtiyar” diye tanımlanan 65 yaş üstü, şimdilerde işe yaramaz, bir şey üretemez, sırtımızda yük, kambur gibi haksız ve anlamsız bir yargıyla karşılaşıyor.

Oysa Bernard Shaw ne güzel söyler : “Yaşlanmadan akıllanmayı çok isterdim”…

Ben 65 yaş üstü tanıdıklarımla konuşmaktan son derece keyif ve feyz alırım, kıymetlidir benim için. Pandemiden hemen önce annemler ve sınıf arkadaşlarıyla yaptığım Kars gezisi, o ana kadar katıldığım tüm turları dinamizm, dakiklik ve kaliteli zaman açısından geçmiştir.

Kimse ne yürümekten ne erken kalkmaktan ne de rehberin uzun uzun verdiği tarihi bilgilerden şikâyet etmiş bilakis her şeye doğal merak ve ilgi gösterebilmişlerdir. Gezide daha net anladım ki, ihtiyarlar gençleri cebinden çıkarır.

(100. yaşınızı birlikte kutlamak dileğiyle.)

Hâlâ fırsatınız varsa ‘ihtiyar’ı algıladığınız değil, gerçek manasıyla idrak edip kullanarak yaşamayı deneyin isterim.

 

(Elifgilbazata'dan alıntı.)