3. Kitabım "Aşkpedia" E-Kitap ve Sesli Kitap olarak yayımlandı. Çok yakında basılı kitap olarak da yayımlanacak!



GİRESUN'UN İLKLERİ




GİRESUN’UN İLKLERİ, Giresunlular. Yeşil Giresun. Çepni diyarı. Bunları Biliyor musunuz...?

1- İlk Şehir Tiyatrosu GİRESUN’ da Kurulmuştur, İlk kadın Tiyatrocu GİRESUN’lu Madam Agavni'dir

2 - Futbolun Kitabını Biz Yazdık!!! Türkiye'de yazılan İlk Futbol Kitabının Yazarı Süleyman Rıza Kuğu Giresunludur, (Asosyeşin Futbol - 1922), Kuğu Ayrıca olimpiyatlara katılan İlk Türk Spor Kafilesindedir sırıkla Atlama Dalında Mücadele Etmiştir (1924 - Paris), Ayrıca Olimpiyat Yolculuğunda kitaplaştırılan Kuğu'nun Eseri Olimpiyatlarla ilgili Türkiye'de Basılan İlk Kitaptır.

3 - Türkiye'de Atatürk'ün Adının Verildiği İlk Okul GİRESUN’ Doğankent'tedir

4 - Devlet Konservatuarını ve Köy Enstitülerinin Kurucusu Bir Giresunludur (Milli Eğitim Bakanı- Hasan Ali Yücel Şair Can Yücel'in Babası)

5 - Atatürk Döneminde Meclisteki Oturumlara Millet Vekilleri hariç Sadece Giresunluların Girebildiğini.

DEVE


Çöllerin efesi sadakat, sabır ve güç sembolü tuzlu suyu tatlı suya çeviren tek canlı develerdir.

Develer tuzlu su içebilir ve hatta deniz suyundan daha tuzlu suları bile tolere edebilirler. Özel böbrek yüzgeç sistemleri sayesinde tuzu süzerler, suyu tutarlar ve çok yoğun idrar üreterek vücutlarının tuz dengesini korurlar. Bu yetenekleri, çöl şartlarında su bulamadıklarında hayatta kalmalarını sağlar.
Develerin Tuzlu Su İçme Özellikleri:
Tuzu süzüp suyu ayırarak tatlı su gibi kullanırlar. Deniz suyundan daha yoğun (yaklaşık %5'ten fazla) tuzlu suları bile sorunsuz içebilirler.
Hücre Dayanıklılığı: Vücut hücreleri tuza dayanıklıdır ve susuzlukta bozulmaz.
Sıvı İhtiyacı: Develer su bulduklarında bir kerede 80-90 litre su içebilirler..
Develer hörgüçlerinde su depolar bilgisi yanlıştır.
Aslında hörgüçlerinde yağ depolanır. Bu yağ gerektiğinde enerjiye ve metabolik suya dönüştürülür. Yani dolaylı olarak susuzluğa dayanmayı sağlar.
Çoğu memelide vücut ısısı sabittir. Ama develerde:
Sabah: ~34°C
Öğleden sonra: ~41°C’dir.
Bu sayede terlemeden hayatta kalırlar ve su kaybını minimuma indirirler.
Çölde hayatta kalmak için:
Çift sıra kirpik
Kapanabilen burun delikleri
Kalın kaşları vardır.
Kum fırtınasında adeta “doğal gözlük ve maske” takmış gibi korunurlar.
Develerin ağız içi:
Sert, kalın papillalarla kaplıdır.
Bu yüzden çöllerdeki kaktüs gibi dikenli bitkileri rahatça yiyebilirler.



SİMİT

 

 

Simit veya İzmir'de kullanılan ismiyle gevrek, susamla kaplı yuvarlak biçimli ekmeklere verilen genel addırTürkiye dahil olmak üzere Orta Doğu ve Balkanlar'da yaygın olarak tüketilmektedir.

 

Etimoloji ve isimlendirme

Arapça samīd سميد "ince bulgur veya irmik" sözcüğünden alıntıdır.

Aramice/Süryanice samīdā סמידא "un" sözcüğünden alıntıdır.

Akatça aynı anlama gelen samīdu sözcüğünden alıntıdır. Akatça sözcük Akatça samādu "öğütmek" fiilinden türetilmiştir. 

İstanbul'a gelen ya da İstanbul'dan doğuya giden kervanların konaklama alanı olarak bilinen İzmit'te yolculara pratik bir yiyecek olarak hazırlanan simit, bu özelliği ile de ilk fast food örneklerinden sayılabilir. Kervanlarda yolculuk yapanların atıştırmalık olarak yanlarına aldıkları simitleri, yol boyunca karşılaştıkları kişilere "Simiti'den" aldıklarını söyledikleri için, bu halka şeklindeki yiyeceğin adı simit olarak kaldı.

Genelde yalnız tüketilen simit, kahvaltı için tercih edildiğinde peynirçay veya reçelle birlikte de yenebilir. Günümüzde simit, modern fırınlarda ve simitevlerinde hazırlanıp satılabildiği gibi cadde ve sokaklarda satıcılık yapan seyyar satıcılar tarafından bir el arabası içinde de satılır.

Simite Yunanistan'da kuluri (Yunanca: κουλούρι) adı verilir.

Bulgaristan'da 'gevrek',

Sırbistan'da 'çevrek'

Romanya'da da 'covrigi' denir.

 

Kökeni

Selçuklu mutfağında kulice (kiliçe çöreği) (simit) ara yemek olarak tüketilirdi. Ahmed Eflâkî'nin Menâkıbü’l Ârifîn adlı eserinden Selçuklu Anadolusu'nda simidin (kulîce/کلیچه,simîd/سميد) tüketildiği anlaşılmaktadır.

Osmanlı İmparatorluğu dönemi simitten bahseden en eski arşivsel kaynaklarda simidin İstanbul'da 1525'ten beri tüketildiği yazmaktadır.

Üsküdar'daki Şer'iyye Sicili'ne göre 1593'te simidin ağırlığı ve fiyatı tarihte ilk kez standartlaştırılmıştır. 17. yüzyıl gezgini Evliya Çelebi, 1630'lu yıllarda İstanbul'da simit satan 70 işletmenin olduğunu yazmıştır. 

Jean Brindesi'nin İstanbul'daki günlük yaşamı resmettiği, 19. yüzyılın başlarına tarihlenen yağlı boya tablolarında simitçiler görülmektedir. 



Warwick Goble de 1906'da İstanbul'daki simitçileri resmetmiştir.





Zamanla simit ve çeşitleri Osmanlı İmparatorluğu'nun genelinde popüler bir yiyecek olmuştur.

 

Hazırlanışı

Maya, bir su bardağı ılık suda eritilir. Kabarması için 2-3 saat kadar bekletilir. 1 su bardağı ılık su ile 2 kaşık pekmez karıştırılır. Unhamur yoğurma kabına alınır. Ortası havuz gibi açıp eritilmiş maya ve tuz ilave edilir. Pekmezli su azar azar eklenerek kulak memesi yumuşaklığında bir hamur yoğurulur. Hamurdan parçalar koparılıp elde yuvarlanarak simit şekli verilir. Derin bir kapta kalan 1 bardak su 1 kaşık pekmezle karıştırılır. Susam, geniş bir tabağa yayılır. Hazırlanan hamurlar pekmezli suya batırılıp çıkarılır (bazı yörelerde bu su kaynatılır, kaynar suya atılan hamur dibe çöker, yüzeye çıktığında alınır), pekmezinin fazlası akıtılır ve fazla kurumadan susama bulanır. Fırın tepsisi hafifçe yağlanıp, simitler aralıklı olarak tepsiye dizilir. Önceden ısıtılmış 200 dereceye ayarlı fırında yaklaşık 30 dakika pişirilir. Sıcak olarak servis yapılır.


Çeşitleri

Ankara Simidi

Ankara Simidi, Türkiye'nin diğer yörelerinde üretilen simitlere göre daha ince, daha küçük, yoğun pekmezli, koyu renkli bir simittir. Ankara Simidinin koyu rengi yanık olmasından değil, pekmezleme işleminin büyük bir ustalıkla yapılarak hamur üzerine yapışması sağlanan pekmezin yarattığı esmerlikten kaynaklanır.

Bursa Simidi

Bursa'da yapılan simit çeşididir. Bursa simidini diğer bölge ve illerde yapılan simitlerden ayıran özellik hamurun halka hâline getirilmesinin ardından bir süre kaynar pekmez içinde bekletilmesidir.

İstanbul Simidi

İstanbul'da yapılan susamlı, pekmezli simit çeşididir. Taşfırın simidinin modern fırınlarda yapılanlardan daha leziz olduğu bilinir.

 

       

 İstanbul’da sokak simitçileri


 Simit Cart And Tram At Taksim Square Istanbul Stok Fotoğraflar & Simit -  Yiyecek'nin Daha Fazla Resimleri - Simit - Yiyecek, Beyoğlu, İstiklal  Caddesi - iStock

İstanbul, Beyoğlu, İstiklal Caddesinin modern arabalı simitçileri.

 

İzmir Gevreği


İzmir Gevreği İzmir'de yapılan bir çeşit simittir. İzmir Gevreği Türk Patent ve Marka Kurumu tarafından tescillenmesi ve coğrafi işaret alması için İzmir Pide ve Gevrekçiler Odası tarafından başvuruda bulunulmuştur. İzmir gevreği 21.01.2021 tarihinde Türk Patent ve Marka Kurumu tarafından tescillenmiş ve coğrafi işaret almıştır.

İzmit Simidi

İzmit Simidi burgulu, halka biçiminde, üzeri susamla kaplı, rengi sarıdan kahveye dönük, dışı çıtır çıtır, içi yumuşak ve tüketildiğinde kuru gelmeyen bir simittir. Un, su, yaş maya ve tuz karıştırılıp 30-35 dakika yoğrulur. Yoğurma işleminin uzun tutulması simidin lezzeti açısından önemlidir. İstenen miktar (120 gr.), ikiye bölünüp 30 cm kadar burgu şekli verilerek uzatılıp birleştirilerek halka şekli verilir. Bu halkalar, önce %30-40'ı kadar sulandırılmış üzüm pekmezine ardından da susamın içine batırılıp çıkarılır. Daha sonra palet arabalarında yaklaşık olarak 20 dakika bekletilir. Bu bekleme işlemi uzarsa kabaran simidin içi boş olur. Dinlenme süresi bu süreden az olursa da simit incelir. Dinlenen simitler yaklaşık 275 °C derecede taş fırında 7-8 dakika pişirilir. Kısa sürede pişirilmesi istenen renge ve lezzete ulaşılmasını sağlar. 

Kastamonu Simidi

Kastamonu Simidi; buğday unu, su, tuz ve yaş ekmek mayasının karışımdan yapılan hamurun, 20-25 dakika dinlendirilmesi, fitil hâline getirilmesi, bağlama yapılması, içerisinde kaynar durumda elma pekmezli veya üzüm pekmezli su bulunan kazanda muamele edilmesi ve fırında pişirilmesi ile elde edilen yöresel bir üründür. Kastamonu Simidi, susam içermemesi nedeniyle “kazan simidi”, “sade simit”, “susamsız simit” ve “kel simit” olarak da bilinmektedir. Ürünün ayırt edici özellikleri simit hamurunun dayanma gücü yani sertliği, fitil hâlindeki hamurun bağlanma yöntemi, ürünün susamsız olması, yüzeyinin parlak, kalın ve gevrek bir kabuğa sahip olmasıdır. 

Manisa Taban Simidi

Şeklinin yassı olmasından dolayı taban simidi adını almıştır. Manisa Taban Simidi un, su, nohut mayası, pekmez ve susamdan oluşan bir simittir. İçeriğinde bulunan nohut mayası nedeniyle tadı tatlımsıdır. Simidin içi beyaz renktedir. Nohut mayası yapımı sırasında kullanılanın dışında ürüne tuz eklenmemektedir. Pekmez susamın simidin yüzeyine yapışması ve kabuğuna renk vermesi amacı ile kullanılır. Sultaniye üzümünden elde edilen pekmez kullanılır.

Nevşehir Simidi

Nevşehir Simidi yöre adı ile özdeşleşmiş fırıncılık mamulüdür. Üretim metodu ve dış görünüşü ile farklılaşarak yöreyle ünlenmiştir. Nevşehir Simidi Türkiye'nin diğer illerinde üretilen simit şeklinden farklı olarak dikdörtgene yakın yuvarlak kenarlı olarak üretilir. Ayrıca hamurun mayalandırılmasında Nevşehir ilinin ustalarının hazırladığı doğal günlük nohut mayası kullanılır. Şeker ve tuz eklenmez. Nevşehir Simidi yedi ila on güne kadar bayatlamadan tazeliğini koruyabilir.

Rize Simidi

Rize simidi, bublik (booblik veya bublyk), (Rusça:бублик), (Ukraynaca:Búblyk) veya kel simit (Lazca: Kerkeli), susamsız bir simit türüdür.

Safranbolu Osmanlı Simidi

Karabük'ün Safranbolu ilçesinde, 1593 tarihli Üsküdar Şer'iyye Sicili'nde "simid-i halka" adı verildiği bilinen Osmanlı simidi, yaklaşık 4 asırdır değişmeyen lezzetiyle üretilmeye devam ediliyor.

Samsun Simidi

Samsun Simidi, diğer simitlerden lezzet olarak çok büyük farklılıklar göstermektedir. Samsun Simidi'nin, mayası az konulur ve mayalanma süresi kısadır. Hamuru yarı sert olup pekmezle karıştırılır. Üzerine 100 kg undan üretilen simide 20 kg susam kullanılmaktadır.

Tirilye Kulurisi

Tirilye Kulurisi, kökeni çok eskiye dayanan bir simit çeşididir. Bursa ili Mudanya ilçesi Tirilye mahallesinde yapılır. Orijinali taş fırınlarda pişirilir. Diğer simitlerden farklı olarak pekmez kullanılmaz. Şekli diğer simitlere göre daha büyük ve tam çember şekilli değildir.Rengi açık sarı (altın rengi) renklidir. Üzeri susam kaplıdır.

Elâzığ Meyveli Simidi

Elâzığ’da yapılan bir simit çeşididir. Ahududu, portakal, vişne, fıstık, kivili çeşitleri yapılmaktadır.

Nevşehir Simidi 

Yöre adı ile özdeşleşmiş fırıncılık mamulüdür. Üretim metodu ve dış görünüşü ile farklılaşarak yöreyle ünlenmiştir. Nevşehir Simidi Türkiye'nin diğer illerinde üretilen simit şeklinden farklı olarak dikdörtgene yakın yuvarlak kenarlı olarak üretilir.

Giresun Simidi

Ekşi maya ile yapılan hamura simit şekli verildikten sonra kaynar suda haşlanıp, üzüm pekmezli suya batırılarak taş fırında odun ateşinde pişirilir. 

 

 

Osmanlı mutfağındaki simit çeşitleri

Şekerli Galata Halkası (Sükkerî Galata Halkası)

Beyaz Arnavut Simidi

Beyaz Arnavut simidi Evliya Çelebi seyahatnamesinde geçen bir simit çeşididir. Yanya'nın bir kazası olan Delvinye (Delvine), ErgiriBelgrat gezilerinde Arnavut simidinden bahseder.

Bahârlı Simit

Bahârlı simit Evliya Çelebi seyahatnamesinde geçen bir simit çeşididir. Galata'da yapılan bir simit çeşidiydi.

Arab Gevreği

Arab gevreği Evliya Çelebi seyahatnamesinde geçen bir simit çeşididir. Manisa'da yapılan bir simit çeşidiydi.

Gurâbiyye Gevreği

Gurâbiyye gevreği Evliya Çelebi seyahatnamesinde geçen bir simit çeşididir. Kasımpaşa'da yapılan bir simit çeşidiydi.

Nohutlu Simit

Nohutlu simit Evliya Çelebi seyahatnamesinde geçen bir simit çeşididir. Arnavutluk'da Elbasan şehrinde yapılan bir simit çeşidiydi.

 

Tüketim şekilleri

Simit tostu

Simidin içine farklı malzemeler konularak yapılan tost çeşididir.

Simit dolması

Çeşme'de ve Karamürsel'de simit ile yapılan bir yiyecektir. Karamürsel Simit dolması, 10.07.2023 tarihinde Türk Patent ve Marka Kurumu tarafından tescillenmiş ve coğrafi işaret almıştır.




DÜNYA TİYATRO GÜNÜ



Dünya Tiyatro Günü, her yıl 27 Mart tarihinde kutlanan uluslararası bir etkinliktir. 1961 yılında UNESCO tarafından kurulan Uluslararası Tiyatro Enstitüsü (ITI) tarafından başlatılmıştır. Bu özel gün, tiyatronun sanatsal ve kültürel önemini vurgulamak, dünya çapında tiyatro sanatını desteklemek ve tiyatro aracılığıyla insanları bir araya getirmek amacıyla kutlanmaktadır.

Dünya Tiyatro Günü'nün Amacı
Dünya Tiyatro Günü’nün temel amacı, tiyatronun insanlık üzerindeki etkisine dikkat çekmek ve toplumların kültürel yaşamında tiyatronun oynadığı rolü kutlamak ve desteklemektir. Bu gün, aynı zamanda sanatın evrenselliğini kutlamak ve kültürel çeşitliliği teşvik etmek için bir fırsattır.

Mesaj Geleneği
Her yıl, tiyatro dünyasından tanınmış bir figür (oyuncu, yazar, yönetmen vb.), Dünya Tiyatro Günü için küresel bir mesaj yazar. Bu mesaj, uluslararası tiyatro topluluğunu birleştiren bir açıklama niteliğindedir ve tiyatronun gücünü, güzelliğini ve sosyal önemini yansıtır. Bu mesaj birçok dile çevrilir ve dünyanın dört bir yanındaki tiyatro etkinliklerinde paylaşılır.

(2026 Yılının Mesajını aşağıda bulabilirsiniz!)

Dünya Çapında Kutlamalar
Dünya Tiyatro Günü kapsamında pek çok farklı etkinlik düzenlenmektedir:
- Ücretsiz tiyatro gösterimleri ve sahne performansları.
- Yerel tiyatro gruplarının ve amatör oyuncuların özel etkinlikleri.
- Paneller, söyleşiler ve tiyatro eğitim programları.
- Özel ödül törenleri ve onur seremonileri.

Tiyatro Tutkunları İçin Önemi
Tiyatro sevenler için bu gün, sahne sanatlarının büyüsünü kutlamak ve tiyatronun sosyal etkisine dair farkındalığı artırmak için bir fırsattır. Ayrıca sanatçıların emeklerine bir saygı duruşu niteliğindedir.

Türkiye'de Dünya Tiyatro Günü
Türkiye'de de Dünya Tiyatro Günü coşkuyla kutlanmaktadır. Tiyatronun sanatseverlerle buluştuğu bu günde, çeşitli sahnelerde ücretsiz oyunlar sergilenir ve tiyatro camiası bir araya gelerek dayanışma mesajları verir. Devlet Tiyatroları, Şehir Tiyatroları ve özel tiyatrolar, bu özel gün için genellikle özel programlar hazırlar. Ayrıca tiyatro üzerine söyleşiler ve etkinlikler de düzenlenir.

Tiyatro ve Kültürel Bağlantılar
Tiyatro, toplumların kendilerini ifade edebileceği en eski sanat biçimlerinden biridir. Dünya Tiyatro Günü sayesinde, kültürler arasındaki diyalogların ve anlayışların gelişmesine katkıda bulunmak, sanatın birleştirici ve eğitici gücünü hatırlamak mümkün hale gelir.

Dünya Tiyatro Günü, sanata olan ilginin artması, tiyatro topluluklarının desteklenmesi ve yeni nesillere sahne sanatlarının önemini aşılamak açısından büyük bir etkendir.

***


27 Mart Dünya Tiyatro Günü Uluslararası Bildirisi ise ünlü Amerikalı aktör, tiyatrocu ve Venedik Tiyatro Bienali'nin sanat yönetmeni Willem Dafoe tarafından kaleme alındı. Uluslararası bildiride Dafoe, “Sosyal ve politik açıdan tiyatro, kendimizi ve dünyayı anlamamız için hiç bu kadar önemli ve hayati olmamıştı.


27 Mart 2026 Dünya Tiyatro Günü Uluslararası Bildirisi

Ben esas olarak bir sinema oyuncusu olarak tanınan bir aktörüm. Ama köklerim derin biçimde tiyatroya dayanır. 1977–2003 yılları arasında Wooster Group’un bir üyesiydim; New York’taki The Performing Garage’da özgün eserler yaratıp sahneledik ve dünyanın dört bir yanında turnelere çıktık. Ayrıca Richard Foreman, Robert Wilson ve Romeo Castellucci ile de çalıştım. Şu anda Venedik Tiyatro Bienali’nin Sanat Yönetmeniyim. Bu görev, dünyadaki gelişmeler ve tiyatro çalışmalarına geri dönme arzum, tiyatronun eşsiz olumlu gücü ve önemi konusundaki inancımı güçlü biçimde şekillendirdi.

New York merkezli tiyatro topluluğu The Wooster Group’taki zamanımın mütevazı başlangıcında, tiyatromuzdaki bazı gösterilerde çoğu zaman çok az seyirci olurdu. Çoğu zaman kural şuydu: Eğer seyirciden daha fazla oyuncu varsa gösteriyi iptal etmeyi seçebilirdik. Ama bunu hiç yapmadık. Topluluktaki birçok kişi tiyatro eğitimi almamıştı; farklı disiplinlerden gelip tiyatro yapmak için bir araya gelen insanlardı—bu yüzden “gösteri devam etmeli” bizim gerçek sloganımız değildi, ancak seyirciyle olan buluşmamızı sürdürmek gibi bir sorumluluk hissediyorduk.

Ayrıca çoğu zaman gündüzleri prova yapar, akşamları ise ortaya çıkan malzemeyi henüz gelişim aşamasında bir çalışma olarak gösterirdik. Bazen eski yapımlarımızla turneler yaparak geçimimizi sağlarken bir gösteri üzerinde yıllarca çalıştığımız olurdu. Bir parça üzerinde yıllarca çalışmak çoğu zaman benim için sıkıcı hale gelirdi ve provaları zaman zaman zorlayıcı bulurdum; fakat gelişim sürecindeki bu gösterimler her zaman heyecan vericiydi—yaptığımız işe duyulan ilginin ne kadar sınırlı olduğunu gösteren o küçücük seyirci sayısı bazen acımasız bir yargı olsa bile. Bu durum bana, seyirci sayısı ne kadar az olursa olsun, tanık olarak seyircinin tiyatroya anlam ve yaşam verdiğini fark ettirdi.

Kumar salonlarındaki tabelada yazdığı gibi: “KAZANMAK İÇİN ORADA BULUNMAK ZORUNDASINIZ.”

Yaratım eyleminin gerçek zamanlı olarak paylaşılan deneyimi—önceden planlanmış ve tasarlanmış olsa bile her zaman farklı olan bu deneyim—kuşkusuz tiyatronun en açık gücüdür. Toplumsal ve politik açıdan tiyatro, kendimizi ve dünyayı anlamamız için hiç olmadığı kadar önemli ve yaşamsal.

"Odada duran fil" ise yeni teknolojiler ve sosyal ağlar. Bunlar bağlantı vaat ediyor ama görünüşe göre insanları birbirinden parçalamış ve izole etmiş durumda. Sosyal medyam olmasa da bilgisayarımı her gün kullanıyorum; hatta bir oyuncu olarak kendimi Google’da arattım ve bilgi almak için yapay zekâya da başvurdum. Ama insan, insan temasının cihazlarla kurulan ilişkilerle yer değiştirme riski taşıdığını fark etmemek için kör olmalı. Bazı teknolojiler bize iyi hizmet edebilir; fakat iletişim çemberinin diğer ucunda kimin olduğunu bilmemek sorunu derindir ve gerçeklik ile hakikat krizine katkıda bulunur.

İnternet sorular ortaya çıkarabilir ama tiyatronun yarattığı hayret duygusunu çok nadiren yakalayabilir. Bu hayret; dikkat, katılım ve eylem ile tepkinin oluşturduğu bir çember içinde bulunanların spontane topluluğuna dayanır. Bir oyuncu ve tiyatro yaratıcısı olarak tiyatronun gücüne inanmaya devam ediyorum.

Giderek daha bölünmüş, daha denetleyici ve daha şiddetli görünen bir dünyada, tiyatro insanları olarak bizim meydan okumamız; tiyatroyu yalnızca dikkat dağıtan bir eğlence sunan ticari bir işletmeye indirgemekten ya da gelenekleri kuru biçimde koruyan kurumsal bir muhafız haline getirmekten kaçınmak ve bunun yerine onun insanları, toplulukları ve kültürleri birbirine bağlayan gücünü geliştirmektir—ve her şeyden önce nereye gittiğimizi sorgulamaktır…

Büyük tiyatro, nasıl düşündüğümüzü sorgulamak ve bizi neyi arzuladığımızı hayal etmeye teşvik etmekle ilgilidir. Biz sosyal varlıklarız ve biyolojik olarak dünyayla etkileşime girmek üzere tasarlanmışız. Her duyumuz karşılaşma için bir kapıdır ve bu karşılaşma aracılığıyla kim olduğumuzu daha iyi tanımlarız.

Hikâye anlatımı, estetik, dil, hareket, sahne tasarımı aracılığıyla—toplam bir sanat formu olarak tiyatro—bize geçmişi, bugünü ve dünyamızın ne olabileceğini gösterebilir.


Willem Dafoe Kimdir?


Willem James Dafoe (d. 22 Temmuz 1955, Wisconsin), üç Akademi Ödülü adaylığı bulunan Amerikalı sinema ve tiyatro oyuncusudur. Kariyerinde The Last Temptation of Christ (1988), Örümcek Adam film serisi (2002-2007) ve Platoon (1986) gibi yüksek bütçeli filmlerde oynamıştır.

2008 yapımı Lars von Trier filmi Antichrist’taki rolüyle Danimarka’nın en önemli ödülü olan Bodil Ödülleri’nde En İyi Erkek Oyuncu ödülünü kazandı. 2014’te yine Lars von Trier’in yönettiği tartışmalı film Nymphomaniac’ta da rol aldı. 2015 yapımı Pasolini filminde de devrinin çok tartışılan yönetmeni Pier Paolo Pasolini’yi canlandırdı.

80’li yıllarda yönetmen Elizabeth LeCompte ile birliktelik yaşayan Dafoe’nin 1982 doğumlu Jack adlı bir oğlu vardır. 2005’ten beri İtalyan yönetmen Giada Colagrande ile evlidir.






İRAN HUDUDUNDA BİR TİLKİ
YURTİÇİ SATIŞ SİTELERİ


ŞEVKİYE MAY

 




Şevkiye May (1915 -23 Mart 1973)

41 yıl boyunca alkışlandığı o kutsal sahneye, diz çöküp bir sevgiliyi öper gibi veda etti... Herkes bunu sadece bir emeklilik sanıyordu, oysa o öpücük hayata atılan son imzaydı...
1915 yılında İstanbul’da, sanatın içine doğdu. Komik Şevki Efendi ve Kantocu Mari Ferha’nın kızıydı. Henüz 12 yaşında bir çocukken "Kontes Mariça" ile adım attığı o büyülü dünya, kısa sürede onun evi oldu. Süreyya Opereti’nde sergilediği zarafet, onu Atina turnelerine, Rumca oyunlara ve uluslararası alkışlara taşıdı.
1933 yılı, hayatının dönüm noktasıydı. İstanbul Şehir Tiyatroları’nın kapısından girdiğinde, yirmi yıl sürecek bir efsanenin ilk satırlarını yazmaya başladı. "Lüküs Hayat"ın o meşhur melodilerinde onun neşesi, "Deli Dolu"nun enerjisinde onun ruhu vardı.
Sadece müzikallerde değil, Shakespeare’den Ibsen’e kadar dünya klasiklerinin devleşen karakterlerine can verdi. Beyazperdede ise Nâzım Hikmet ve Muhsin Ertuğrul’un "Cici Berber"iyle başlayan yolculuğu, "Tosun Paşa"nın unutulmaz karelerine kadar uzandı.
Füsun Erbulak’ın deyimiyle o, iyiliği bir elbise gibi değil, bir nefes gibi taşıyan kadındı. Genç meslektaşlarına kol kanat geren bir abla, evindeki son masa örtüsünü bir başkasına verecek kadar dünya malına sırtını dönmüş bir derviş ruhuydu.
Ancak sahnede binlerce hayat yaşayan bu dev kadının kendi hayatı, evlat acıları ve dinmeyen bir yalnızlıkla örülüydü. Cömertliğiyle başkalarının hayatını aydınlatırken, kendi iç dünyasında aidiyet arayan, yerleşemeyen ve bir türlü huzur bulamayan kırılgan bir ruh gizliydi.
1972 yılında, 41 yıllık sanat yaşamına görkemli bir jübile ile nokta koydu. Sahneyi öperek veda edişi, aslında hayata da bir veda busesiydi.
Kalabalıklar içindeki o derin yalnızlık, İstanbul’da son buldu. Hava gazı ile intihar etti. Başının altına bir gazete sermiş, mutfak pencerelerinin hava deliklerini seloteyp ile tıkamış, kapının altına da bezler sıkıştırmış. Komşuları kokuyu fark ettiklerinde iş işten geçmişti...
23 Mart 1973'te
58 yaşında sessizce aramızdan ayrıldı.
Ardında, Cumhuriyet sanatının ilk kadın cesaretini ve hiç bitmeyecek bir "Lüküs Hayat" tınısını bırakarak...