3. Kitabım "Aşkpedia" E-Kitap ve Sesli Kitap olarak yayımlandı. Çok yakında basılı kitap olarak da yayımlanacak!



NAŞİDE GÖKTÜRK

 


Naşide Göktürk (12 Mart 1960, İstanbul - 30 Ağustos 2016; Bodrum, Muğla), Türk şair, söz yazarı, besteci, yorumcu.

Daha çok ilk albümüne adını veren "Yüreğim Rehin" adlı şarkısıyla tanınır. Çocukluk ve gençlik yıllarını Büyükada'da geçirdi. Yazmaya okul yıllarında başladı. Bir süre muhasebecilikle uğraştı. Ankara 'da bir kafe işletti. 1990'lı yılların ortalarında ilk albümünü çıkarttı. Yakın arkadaşı Türk sanat müziği sanatçısı Onur Akay, 27 Temmuz 2015 yılında Naşide Göktürk'e Akciğer ve Pankreas kanseri teşhisi konulduğunu açıkladı. Akay'ın basında yer alan açıklamaları, sanat camiasını ve sanatçının milyonlarca hayranını derinden üzdü.

Bir süre Bodrum'da özel hastanede akciğer kanseri tedavisi gören Naşide Göktürk, 30 Ağustos 2016 tarihinde öldü. Vasiyeti üzerine Bodrum'da defnedildi.


OLMADI GİTTİ

benim hiç sevgilim olmadı
bendim hep sevgili
hep ben sevdim sanki
ne zaman alıp başını gider ya gemiler
benim hep gemilerce acılarım oldu
gemiler battı
ağladım
tuzunu gözyaşından aldı deniz
bende maviyi aldım ondan
kendime seçtim maviyi
kendime ayırdım
mavi mavi ağladım
benim hiç babam olmadı
anılar aradım kendime
bulamadım
çocuk yanımın kırık kaldı bi kanadı
bi kanadım hep anamdı
baban gökte yıldız oldu dediler
inandım
uçtum bulamadım
yalanlar söyledim kendime
aldanamadım
bir yanım babam da kalmış
tamamlanamadım
benim hiç oyuncağım olmadı
yapraklardan kelebekler yaptım
papatyalar topladım kuruttum
uçurtmasını çaldım bir oğlan çocuğunun
göklere saldım
düşler kurdum oyuncak kırmızısı
sonunda yeşil bisiklet aldı dayım bana
attım kendimi kıra bayıra, 
ve o sıra merak saldım dünyayı dolaşmaya
kağıt sandallarla açıldım
okyanusa martıya ve hatta sevdaya...
benim hiç şansım olmadı
hayatın amortisi bana
büyük ikramiye başkalarına
amaa
benim hep şarkım oldu
benim hep şiirim oldu
benim hep gökyüzüm
benim hep denizim
benim hep günbatımlarım oldu
martım ,balığım
köpeğim kuşum oldu
düşüm, düşüncem oldu
evim, ekmeğim oldu
şarabım ,rakım
aşka gönüllü kalbim
gündüzüm gecem oldu
velhasıl
anlatılacak bir hayatım oldu

RECAİZADE MAHMUT EKREM

 



Recaizade Mahmud Ekrem (1 Mart 1847, İstanbul - 31 Ocak 1914, İstanbul), Türk şair ve yazardır. 

19. yüzyıl Osmanlı dönemi Türk edebiyatının önde gelen isimlerindendir. 1860'lı yıllarda Şinâsi ile başlayıp Namık Kemal ve Abdülhak Hamit Tarhan'la gelişen yenileşme hareketinin başlıca temsilcilerinden biridir. Yeni Osmanlılar Topluluğu üyeleriyle yakın ilişki içinde bulunsa da aktif politikaya karışmamış, faaliyetlerini daha çok edebiyatın yenileşmesi yönünde yapmıştır. Mekteb-i Sultânî'de ve Mekteb-i Mülkiyye'deki öğretmenliği sırasında otoriter kişiliğiyle öğrencilerin sevgisini kazanmış, bundan dolayı "Üstat Ekrem" olarak anılmıştır.

31 Ocak 1914'te ölümü nedeniyle okullar tatil edilmiş ve büyük bir cenaze töreni düzenlenmiştir. Mezarı, oğlu Nejad'ın kabri yanında, Küçüksu'dadır.


AH NİJAD!

Hasret beni cayır cayır yakarken
Bedenimde buzdan bir el yürüyor.
Hayaline çılgın çılgın bakarken
Kapanası gözümü kan bürüyor.
Dağda kırda rasgetirsem bir dere
Gözyaşlarım akıtarak çağlarım.
Yollardaki ufak ufak izlere
Senin sanıp bakar bakar ağlarım.
Güneş güler, kuşlar uçar havada,
Uyanırlar nazlı nazlı çiçekler..
Yalnız mısın o karanlık yuvada?
Yok mu seni bir kayırır, bir bekler?
Can isterken hasret odiyle yansın,
Varlık beni alil alil sürüyor.
Bu kaygıya yürek nasıl dayansın?
Bedenciğin topraklarda çürüyor!
Bu ayrılık bana yaman geldi pek,
Ruhum hasta, kırık kolum kanadım.
Ya gel bana, ya oraya beni çek,
Gözüm nuru oğulcuğum, Nijad'ım!

Recaizade Mahmud Ekrem


ÖMER HAYYAM




Gıyaseddin Ebu'l-Feth Ömer İbni İbrahim Nişaburi (18 Mayıs 1048 – 4 Aralık 1131), yaygın olarak bilinen ismiyle Ömer Hayyam 

Fars polimat, matematikçi, astronom, tarihçi, filozof ve şairdi. Selçuklu İmparatorluğu'nun ilk başkenti olan Nişabur'da doğdu. Bir bilgin olarak, Birinci Haçlı Seferi sırasında Selçuklu hanedanının yönetimiyle çağdaştı.

Ömer Hayyam, 4 Aralık 1131'de 83 yaşında, memleketi Nişabur'da öldü ve şimdi Ömer Hayyam'ın Türbesi olan yere gömüldü.


CENNET-İ ÂLÂ MEYHANE Mİ, KERHANE Mİ?

'Irmaklarından şaraplar akacak' diyorsun

Cennet-i âlâ meyhane midir?

'Her Mümin'e iki huri' diyorsun

Cennet-i âlâ kerhane midir?


Tanrı bize cennette vaat ettiği şarabı

Niçin haram etsin bu dünyada, akla sığar mı?

Bir sarhoş Arap, devesini vurmuş Hamza'nın

Peygamber de yasak etmiş Arap'a şarabı


Beni özene bezene yaratan kim? Sen

Ne yapacağımı da yazmışsın önceden

Demek günah işleten de sensin bana

O zaman nedir o cennet cehennem?


Kim senin 'Yasa'nı çiğnemedi ki söyle?

Günahsız bir ömrün ne tadı kalır söyle.

Yaptığım kötülüğü kötülükle ödetirsen eğer

Seninle benim aramda ne fark kalır ki söyle


Tanrı bizi çamurdan yarattığında

Biliyordu bu dünyada ne işimiz olacak

İşlediğim günahlar hep onun emriyledir

O halde cehennemde beni niçin yakacak?


İsyan edip karşında duracağım, neredesin?

Karanlığı, ışığa yoracağım, neredesin?

İbadete karşılık cenneti alacaksam

'Bağış mı ticaret mi' diye soracağım, neredesin?


Kör cehalet çirkefleştirir insanları.

Suskunluğum asaletimdendir.

Her lafa verecek bir cevabım var elbet

Lakin bir lafa bakarım laf mı diye,

Bir de söyleyene bakarım adam mı diye


Dünya, üç beş bilgisizin elinde

Sanırlar ki tüm bilgiler kendilerinde

Üzülme, eşek eşeği beğenir

Bir hayır var sana kötü demelerinde


Sen bu dünyanın sırrına eremezsin

Erenlerin dilini de sökemezsin

Öyleyse iç şarabı, cennet et dünyayı

Öteki cennete ya girer, ya giremezsin


Niceleri geldi, neler istediler

Sonunda dünyayı bırakıp gittiler

Sen hiç gitmeyecek gibisin değil mi?

O gidenler de hep senin gibiydiler


İçin temiz olmadıktan sonra

Hacı hoca olmuşsun kaç para

Hırka, tespih, post, seccade güzel

Ama TANRI KANAR MI BUNLARA?


Sen sofusun hep dinden dem vurursun

Bana da sapık dinsiz der durursun

Peki, ben ne görünüyorsam O'yum

YA SEN NE GÖRÜNÜYORSAN O'MUSUN?


Sen içmiyorsan içenleri kınama bari

Bırak aldatmacayı ikiyüzlülükleri

ŞARAP İÇMEM DİYE ÖVÜNÜYORSUN AMA

YEDİĞİN HALTLAR YANINDA ŞARAP NEDİR Kİ...


Ey kara cübbeli senin gündüzün gece

Taş atma dünyayı bilmek isteyenlere

ONLAR YARATANIN SANATI PEŞİNDELER

SENİNSE AKLIN ABDEST BOZAN ŞEYLERDE....


Ben kadehten çekmem artık elimi;

Tutmam senin kitabını minberini.

Sen kuru bir softasın, ben yaş bir sapık

CEHENNEMDE SEN Mİ DAHA İYİ YANARSIN, BEN Mİ?...


Seni kuru softaların softası seni

Seni cehenneme kömür olası seni

Sen mi haktan rahmet dileyeceksin bana ?

HAKKA AKIL ÖĞRETMEK SENİN HADDİNE Mİ?


Yaşamın sırlarını bileydin

Ölümün de sırlarını çözerdin

Bugün aklın var, bir şey bildiğin yok

YARIN AKILSIZ NEYİ BİLECEKSİN?


Ey kör!

Bu yer, bu gök, bu yıldızlar, boştur boş !

Bırak onu bunu da gönlünü hoş tut hoş !

Şu durmadan kurulup dağılan evrende

BİR NEFESTİR ALACAĞIN, O DA BOŞTUR BOŞ!


Ömer Hayyam

MEHMET EMİN YURDAKUL

 


Mehmet Emin Yurdakul (13 Mayıs 1869, İstanbul - 14 Ocak 1944, İstanbul), Türk şair ve milletvekili. "Türk Şairi", “Millî Şair” olarak anılır.

Türk Millî Edebiyat akımının öncü şairleri arasında yer almıştır. Ulusçu, halkçı görüşleri savunan şiirler yazan Yurdakul, Osmanlı Meclis-i Mebûsan III. Dönem Musul Mebusluğu ile TBMM II. Dönem Karahisar-ı Şarki (Şebinkarahisar), III. Dönem Şebinkarahisar ve IV. Dönem (Ara Seçim), V., VI. Dönem Urfa ve VII. Dönem İstanbul Milletvekilliği ile II. Dönem İrşad Encümeni Reisliği yapmıştır.

Şiir yazmaya Servet-i Fünûn'da başlayan Yurdakul bütün şiirlerinde sade bir dil ve hece ölçüsü kullandı; konularını toplum dertlerinden, sosyal-epik hayat sahnelerinden aldı; uyarıcı-öğretici şiirler yazdı. "Türk Şairi", "Millî Şair" diye anılır. 14 Ocak 1944 tarihinde İstanbul'da öldü. Zincirlikuyu Mezarlığı'na defnedildi.


ANADOLU

Gençliğe
Yürüyordum: Ağlıyordu ırmaklar;
Yürüyordum: Düşüyordu yapraklar;
Yürüyordum: Sararmıştı yaylalar;
Yürüyordum: Ekilmişti tarlalar.
Bir ses duydum, dönüp baktım, bir kadın:
Gözler dönük, kaşlar çatık, yüz dargın;
Derileri çatlak, bağrı kapkara,
Sağ elinin nasırında bir yara
Başında bir eski püskü peştemal
Koltuğunda bir yamalı boş çuval...
........................
-Ne o bacı?
- Ot yiyoruz, n'olacak! …
-Tarlan yok mu?
- Ne öküz var ne toprak...
Bugüne dek ırgat gibi didindim;
Çifte gittim, ekin biçtim, geçindim,
Bundan sonra...
- Kocan nerde?
- Ben dulum;
Kocam şehit, bir ninem var, bir oğlum.
- Soyun, sopun?
- Onlar dahi hep yoksul!
Ah Efendi, bize karşı İstanbul
Neden böyle bir sert, yalçın taş gibi?
Taşraların hayvanlık mı nasibi? ..
........................
Hayır hayır, bu nasibi almak için doğmadın.
Onun için doğdun ki sen kadınlığın hakkiyle
Ocağının karşısında saadete eresin,
Göğsünü kabarttıran anneliğin aşkiyle
Evladına südün gibi pak duygular veresin.
Sen bir aziz yoldaşsın:
Senin sesin hayat için dövüşmeğe koşturur;
Senin sevgin vatan için fedakarlık öğretir;
Senin yüzün insan için bir merhamet duyurur;
Senin ile insanoğlu yeryüzünü şenletir.
Lakin bizler bu hakları unuttuk;
Kadınlığı hayvanlıkla bir tuttuk;
Ninen gibi sana dahi hor baktık;
Seni dahi garip, yoksul bıraktık! ..
........................
Kinler için karaları bağlıyan,
Zevkler için zelil sefil ağlıyan.
Acı gören, cefa çeken, ezilen,
Irzdan başka her şeyini veren sen!
Sen şu güzel vatanında cehennemde gibisin;
Gözyaşınla ıslattığın kanlı toprak üstünde
Sana her yer bir çöl gibi cıvıltısız, çiçeksiz;
'Ekmek' diye ağladığın sağır bir halk önünde
Sana herkes bir kurt gibi merhametsiz yüreksiz.
Senin herbir ümidin
Ayrılıksız, yoksulluksuz bir dünyaya kalmıştır,
Oraya ki masum çiftler hıçkırıksız yaşarlar;
O melekçe sevgilerle birbirini okşarlar;
Ve burada Allah bütün dilekleri yaratır?
Ne vakte dek gençliğine hakaret,
Bu ayrılık, bu gözyaşı bu ölüm? ..
Bu sert demir, bu ağır yük. bu zulüm?
Yazık, sana ağlamıyan şiire;
Yazık, sana titremiyen vicdana;
Yazık, sana uzanmayan ellere;
Yazık, seni kurtarmıyan insana! ..
........................
Ey vatanın bağrı yanık bucağı.
Hani senin bereketli hasadın,
Yeşil yurdun, mesut çatın, şen çiftin?
Hani senin medeniyyet hayatın,
Yolun, köprün, kazman, iğnen, çekicin?
Ey Türklüğün otağı!
Ne vakte dek bu acıklı sefalet,
Bu viranlık, bu inilti, bu kaygu?
Ne vakte dek bu uğursuz cehalet.
Bu taassup, bu görenek, bu uyku?
........................
Yazık, sana ağlamıyan şiire;
Yazık, sana titremiyen vicdana,
Yazık, sana uzanmayan ellere;
Yazık, seni kurtarmıyan insana! ..

 

Mehmet Emin Yurdakul


YAHYA KEMAL BEYATLI





Yahya Kemal Beyatlı, doğum adıyla Ahmed Agâh (2 Aralık 1884, Üsküp - 1 Kasım 1958, İstanbul), Türk şair, mütefekkir, yazar, siyasetçi ve diplomattır.

Cumhuriyet dönemi Türk şiirinin en büyük temsilcilerinden biridir. Şiirleri Divan edebiyatı ile modern şiir arasında köprülük görevi üstlenmiştir. Türk edebiyat tarihi içinde Dört Aruzcu'dan biri olarak kabul edilir. Sağlığında Türk edebiyatının başaktörleri arasında kabul edilmiş ancak hiç kitap yayımlamamıştır.

Yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti'nde milletvekilliği ve bürokratlık gibi siyasi ve idari görevler üstlenmiştir.

Yakalandığı bir çeşit bağırsak iltihabı nedeniyle tedavi için 1957'de Paris'e gitmiştir. Bir yıl sonra 1 Kasım 1958 Cumartesi günü Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Hastanesi'nde vefat etti. Cenazesi Aşiyan Mezarlığı'na defnedildi.

Şair, şiirlerini mükemmel hâle getirmediği gerekçesiyle sağlığında kitaplaştırmak istememiştir. 1 Kasım 1958 tarihinde vefatı üzerine, İstanbul Fetih Cemiyeti'nin 7 Kasım 1959 günkü toplantısında Nihad Sami Banarlı'nın teklifiyle Yahya Kemal Enstitüsü kurulmasına karar verilir ve eserleri yayınlanır.


 SESSİZ GEMİ

Artık demir almak günü gelmişse zamandan,

Meçhule giden bir gemi kalkar bu limandan.

Hiç yolcusu yokmuş gibi sessizce alır yol;

Sallanmaz o kalkışta ne mendil ne de bir kol.

Rıhtımda kalanlar bu seyahatten elemli,

Günlerce siyah ufka bakar gözleri nemli.

Biçare gönüller. Ne giden son gemidir bu.

Hicranlı hayatın ne de son matemidir bu.

Dünyada sevilmiş ve seven nafile bekler;

Bilmez ki, giden sevgililer dönmeyecekler.

Bir çok gidenin her biri memnun ki yerinden.

Bir çok seneler geçti; dönen yok seferinden