3. Kitabım "Aşkpedia" E-Kitap ve Sesli Kitap olarak yayımlandı. Çok yakında basılı kitap olarak da yayımlanacak!



ARA GÜLER




Ara Güler Babası Decat Bey ile...

Beyoğlu’nda Galatasaray Lisesi’nin hemen yanında bir kafeteryası vardı; “Ara Kafe” İstanbul’da yaşarken sıklıkla gittim oraya. Yazdığım saçma sapan TV dizilerinden birinin toplantı notlarını düzenlerken yanıma geldi, “Sen ne iş yapıyorsun çocuk?” dedi, “Senaryo yazıyorum, lüzumsuz işler” Güldü, adımı sordu “Tolga Aydoğan” dedim. Hangi dizileri, hangi kitapları yazdığımı sordu. Sonra “Bende geçtim o yollardan” dedi, anlattı. Mevzu fotoğrafa geldi. “Dedemin kardeşi Mustafa Kemal Aydoğan Bulutlarda Atatürk fotoğrafını çeken adamdır” dedim. İlgisi daha da kabardı, konuştuk biraz, “iyi fotoğraf sabır ve şanstır” dedi. Giderayak bir nasihat verdi “dünyanın en iyi fotoğraf makinesiyle en iyi fotoğrafı çekemezsin, en iyi daktiloyla da en iyi senaryoyu yazamazsın, elindeki malzemeyle en iyisini üret!” Sonra garsona seslendi “Bu veletten para mara almayın”

Konuştuğum adamın adı Ara Güler’di. Annesi Verjin Hanım, babası Çanakkale’de gazi olmuş Giresun/Şebinkarahisarlı Eczacı Dacat’tı. Dacat İstanbul’daki dört beş eczacıdan biriydi.

Ara tembeldi, üç kez sınıfta kalmıştı. Ama 6 dil öğrenmişti. Ortaokulun sonunda Dacat Bey, Ara’yı okumuyor diye İpek Film’e sokmuştu, İsmail Cem’in babası İhsan Bey’in yanına. Sinema yandı, Ara çatıya çıktı, itfaiye son anda kurtardı. Annesi o gün korkudan şeker hastası oldu.

Muhsin Ertuğrul tiyatro için makyaj malzemelerini arkadaşı Dacat Bey’in eczanesinden alırdı. Ara, Ertuğrul’un sayesinde tiyatroya merak sardı, dokuz piyes yazdı.

Florya’da Köşkün yanında evleri vardı. Atatürk denize girerken yanına gider sohbet ederdi. “Koruması falan yoktu, şimdilerde öyle mi” derdi.

6-7 Eylül 1955 olaylarında Beyoğlu’nda bir tek babasının eczanesi yağmalanmadı “Güler Eczacılık” tabelası olduğu için onlara dokunmamışlardı. Yaşananları fotoğrafa almıştı içi yana yana.

Muhabir olarak 1958’de Aydın’a gitti, gece yolunu kaybetti, bir köye girdi, köylüler antik sütunların üstüne köy kahvesi yapmıştı. Gün ışıdığında etrafı inceledi, tesadüfen Aphrodisias Antik Kenti’ni keşfetti. Dünyaca ünlü dergilerde gazetelerde fotoğrafları çıktı. Çektiği fotoğraflardan biri o meşhur Times Dergisi’nin kapağı oldu. 2000 senesinde Fransa’dan Legion d’honneur nişanı ile ödüllendirildi. Dustin Hoffman, Alfred Hitchcock, Salvador Dali, Picasso, Marc Chagall, Winston Churchill, Sophia Loren, Marlon Brando, Federicco Fellini, İndra Gandhi, Louis Aragon gibi dünyaca ünlü simaların fotoğraflarını çekti. Türkiye denince akla Ara Güler geldi, İstanbul’un başka yüzünü kadrajına yansıttı.

Bir gün Dacat Bey “Dünyayı geziyorsun köyünü merak etmiyorsun” demişti. 68’in ağustosuydu. Gemiyle Giresun’a oradan da Yaycı köyüne gittiler. Babasının doğduğu ev ve kilise yıkılmış, mezarlıkları da tarla olmuştu. İçi yandı Dacat Bey’in. Fenalaştı. O gün Ara hatıra olsun diye babasının fotoğrafını çekti. Dönüşte Sivas’ta babası “Unuttum” dedi. “Bizim oranın yemişleri güzel olur, haydi geri dönelim” Ara itiraz etti “100 km yol gittik bir yemiş için geri mi dönülür, ben sana İstanbul’da alırım” Dört ay geçti. Dacat son nefesini verdi. Ara’nın içinde pişmanlık vardı “Ah” dedi “keşke Sivas’tan geri dönüp babama yemiş alsaydık” Mezarlığa gitmek için tam evden çıkacaklarken kapı çaldı. Köylülerdi bunlar. Dacat’ın hemşehrisi. Ellerinde bir kutu, içinde yemiş… Tesadüfen getirmişlerdi, hem de defin günü… 10 Aralık 1968 Salı saat 13.30, Beyoğlu Balıkpazarı Üçhoron Ermeni Kilisesi’nde merasim yapıldı. Şişli Ermeni Mezarlığı’na gittiklerinde Ara “tabutu açın” dedi, açtılar, içine babasının çok sevdiği o yemişleri koydu. İkisinin de ruhu huzur buldu. Köyde çektiği o fotoğraf babasının son fotoğrafı olmuştu. 

Sonunda babasına kavuştu. Ardında sayısız ödül, 16 kitap ve fotoğrafa adanmış bir ömür bıraktı. Ara Güler geçti bu dünyadan… Eprimiş, nostaljik, siyah beyaz bir fotoğraf karesi gibi… Bizlere şunu öğütledi "Elinizdeki ile en iyisini yapın!" 

Tolga Aydoğan

(Alıntıdır.)

GENELEV

Al sana genelev...

Hatırlarsınız… Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi ilahiyat fakültesi öğretim üyesi Abdullah Akın diye bir herif, üniversitenin televizyon kanalına çıkarak, hiç utanmadan “1924 yılında camiler kapatıldı, Çanakkale ve Bursa'da genelev olarak kullanılan camiler var” demişti.
*
Bunun üzerine ben de köşemden sormuştum… “Çanakkale veya Bursa'da bu genelevlerin adresini bilen var mı? Herhangi bir devlet büyüğümüz kerhane yapılan camiyi gösterebilir mi?”
*
CHP Bursa milletvekili Ceyhun İrgil bu soruları resmiyete döktü, bilgi edinme kanunu çerçevesinde Bursa Valiliği'ne yazılı olarak başvurdu, “Bursa'da geneleve çevrilen cami var mıdır? Varsa hangi cami, nerede, ne zaman geneleve çevrilmiştir” diye sordu.
*
CHP Çanakkale İl Başkanlığı da “Çanakkale'de hangi cami, nerede, ne zaman genelev yapılmış?” diye sorarak, suç duyurusunda bulundu.
*
Ve dün… Bu sorulara Vakıflar Bölge Müdürlüğü'nden “resmi imzalı” yanıt geldi. Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin Vakıflar Müdürlüğü “camilerin genelev olarak kullanıldığına dair herhangi bir bilgi ve belgeye rastlanılmamıştır” dedi.
*
Böylece… İlahiyatçı Abdullah Akın denilen herifin resmen yalan söylediği, resmen iftira attığı “devletin resmi yazısı”yla belgelendi.
*
E dolayısıyla şimdi “genelev” konusunda “gerçek”leri yazmanın tam vaktidir…
*
İkinci dünya savaşı sona ermişti. Amerikan yönetimi kuklalarını hazırlamıştı, Türkiye'yi uydu haline getirmek için fırsat kolluyordu.
Tam o sırada Washington büyükelçimiz Münir Ertegün kalp krizi geçirdi, vefat etti.
Propaganda şaheseri Beyaz Saray, bu diplomatik fırsatı kaçırmadı.
Münir Ertegün'ün cenazesini Missouri zırhlısına yükledi, ABD'nin dostluk mesajı olarak Türkiye'ye gönderdi.
Missouri zırhlısı ABD'nin en büyük savaş gemisiydi. 270 metre boyundaydı. 1600 mürettebatı vardı. Pasifik'te savaşmıştı. Japon imparatorluğunun ABD'ye kayıtsız şartsız teslimiyet belgesi Missouri'nin güvertesinde yapılan törende imzalanmıştı.
Bu kadar önemli bir savaş gemisinin adeta cenaze arabası gibi gönderilmesi, ABD'nin Türkiye'ye verdiği değeri gösteriyordu.
Hatta, Missouri tek başına yeterli görülmemiş, yanına refakatçi olarak Providence kruvazörüyle, Power destroyeri ilave edilmişti.
Tabutu taşımak için “filo” göndermişlerdi yani!
Kelimenin tam manasıyla gövde gösterisiydi.
Missouri'nin gelişi yalaka basınımız tarafından anbean takip ediliyor, vatandaşa sevinçle duyuruluyordu. “Missouri Cebelitarık'tan geçti, Missouri İtalya açıklarında, Missouri Ege sularında” filan diye manşetler atılıyordu. Fotoğralar yayınlanıyordu, gemilerden röportajlar yayınlanıyordu.
Peki, yalaka basınımızın o dönemin ilkel şartlarında Akdeniz'in ortasından fotoğraf çekebilme, röportaj yapabilme imkanı var mıydı?
Elbette yoktu.
Amerikalılar çekiyor, bunlara veriyor, bunlar da yayınlıyordu.
Yalaka basınımız bugün olduğu gibi o gün de “sahibinin sesi”ydi.
Neticede Boğaz'a demirlediler.
“Mübarek Cuma” gününe denk getirmişlerdi. Hayırlara vesileydi!
*
Bir zamanlar elalemin zırhlıları Boğaz'a demirledi diye kurtuluş savaşı başlatan millet… Elalemin zırhlılarını “kurtarıcı” gibi karşıladı.
*
Sayın ahalimiz Beylerbeyi'nden Üsküdar'a, Beşiktaş'tan Sarayburnu'na kadar bütün sahillere yığıldı, davul zurna çalındı, el sallandı.
Missouri toplumsal histeriye dönüşmüştü.
Yalaka basınımız tarihimizde ilk kez İngilizce manşet attı, sekiz sütuna “Welcome Missouri” dedi.
Kız Kulesi'ne “Welcome Missouri” afişi asıldı.
Hereke'de özel halı dokundu, üzerinde İstanbul haritası vardı, Missouri'nin komutanı oramiral Henry Hewitt'e hediye edildi.
Dolarlarını Türk parasına çevirsinler diye, Dolmabahçe'de döviz bürosu açıldı. Taksim meydanına dev boyutlu Missouri fotoğrafı yerleştirildi. Tekel, Missouri markasıyla sigara üretti. PTT, Missouri anısına pul çıkardı. Vitali Hakko'nun Şen Şapka'sı “Hoşgeldin Missouri” yazılı eşarplar bastı. Amerikan bayraklı uçurtmalar uçuruldu.
İstanbul belediyesi, Beşiktaş'tan Karaköy'e kadar tüm binaları pırıl pırıl boyadı, asfaltı yeniledi. Sadece Amerikalılara hizmet vermesi için, Dolmabahçe'yle Taksim arasında çalışan 12 adet belediye otobüsü tahsis edildi. Otobüsler ücretsizdi.
Sinemalarda, tiyatrolarda 80'er adet koltuk Amerikalılara ayrıldı, bilet parası alınmayacaktı.
Ankara'da Missouri adıyla lokanta açıldı.
Başkentin en iyi lokantalarından biri, adını Washington olarak değiştirdi.
“Rus salatası” aniden “Amerikan salatası” oluverdi!
Niko ve Aleko, iki kardeş Rum vatandaşlarımızdı. İstiklal caddesinde, Atlantik ve Pasifik adıyla iki büfe işletiyorlardı, tost, sahanda yumurta, sosis falan, bugünkü tabirle fastfood satıyorlardı. Uyanık Niko efendi, cafcaflı bir tabela hazırladı, üstüne “Amerikan salatası 35 kuruş” yazdı, büfesinin camına yerleştirdi… İstanbul kuyruğa girdi!
Memlekette ne kadar büfe, birahane, lokanta varsa, hepsi üstüne atladı, kırk yıllık Rus salatası şak diye Amerikan salatasına çevrildi.
*
Karaköy kerhanesi bembeyaz badana yapıldı. Duvarlarına “hoşgeldiniz denizciler” yazıldı. Amerikalı bahriyelilere hastalık bulaşmasın diye doktorlar gönderildi, kerhane komple muayeneden geçirildi.
*
Türk-İslam geleneğinde bir ilk yaşandı…
Dolmabahçe Sarayı'nın hemen yanındaki Bezmialem Valide Sultan Camisi'nin minareleri arasına “Welcome” mahyası asıldı.
*
Camiye asılan “welcome” mahyası, Türkiye'nin Demokrat Parti'yle birlikte hangi şekle bürüneceğini gösteriyordu, Amerikalıların takunyalıları nasıl kullanacağını gösteriyordu, işaret fişeğiydi.
*
Aradan 23 sene geçti.
NATO üyeliği, Kore savaşı, memleket topraklarına monte edilen Amerikan üsleri, Demokrat Parti iktidarında yaşanan rezaletler… Türkiye'nin kısmen de olsa uyanmasını sağlamıştı.
*
1968…
Amerikan 6. Filosu Türkiye'ye geldi.
Missouri gibi karşılanacaklarını sanıyorlardı ama, yanılmışlardı.
Atatürkçü, antiemperyalist gençler tarafından karşılandılar!
*
İstanbul'u gezmek üzere karaya ayak basan Amerikan bahriyelileri, tam bağımsız Türkiye sloganları atan üniversite öğrencileri tarafından Dolmabahçe'den denize döküldü.
*
Bitmedi… Üniversiteli kız öğrenciler tarafından “kızlar yürüyüşü” düzenlendi. “Türkiye 6. Filonun genelevi değildir, Türk kadını onurunu koruyacaktır, yankee go home” sloganları atıldı.
*
Böylesine büyük protestolara rağmen 6. Filo hâlâ Kabataş açıklarında duruyordu.
*
Üniversite öğrencileri “Emperyalizme karşı Mustafa Kemal yürüyüşü” yapmak üzere valilikten izin aldı. Beyazıt'tan başlayıp, Dolmabahçe üzerinden Taksim'e gireceklerdi.
*
Aniden…
Sihirli el değdi.
Dinci basın devreye sokuldu.
*
“Müslüman Türkiye, komünistlere ölüm” manşetleri atılmaya başlandı. Köşe yazarı kisvesi altındaki tetikçiler “memlekete ihanet eden bu hainleri toprağa gömme vakti gelmiştir” diye makaleler döşeniyordu. “Eyy müslümanlar, kızıl kafirlerle topyekün savaş kaçınılmaz olmuştur, sağ kalan gazi olur, canını veren şehitlik şerefini kazanır” diyen bile vardı. Camilerin önünde megafonlarla anonslar yapıldı, cuma namazı çıkışında ahali kışkırtıldı, “cihada hazır olun, din elden gidiyor” deniyordu.
*
Gayet netti. Amerikan çıkarlarına karşı çıkınca “din elden gidiyor”du!
*
Güya “bayrağa saygı” mitingi organize ettiler.
Dolmabahçe'deki Bezmialem Valide Sultan Camisi'nde toplandılar.
Amerikalıları bile şoke ederek, 6. Filoyu “kıble” yaparcasına namaz kıldılar!
*
Sonra da tekbirler getirerek Taksim'e yürüdüler, tarihe “kanlı pazar” olarak geçen katliamı gerçekleştirdiler. Polis-asker seyirci kaldı, taşlarla sopalarla bıçaklarla saldırdılar, iki üniversiteli öldürüldü, 200'den fazla üniversiteli yaralandı.
*
(6. Filonun bayrak gemisi Shangri-La uçak gemisiydi. Seneler seneler sonra, Amerikalı bahriyelilerin Dolmabahçe'den denize döküldüğü noktaya, aynı isimle, Shangri-La oteli açıldı! Ne tatlı tesadüf değil mi… Akp iktidarında yapıldı, asrın liderimiz tarafından açıldı!)
*
Diyeceksiniz ki, hepsini anladık ama “genelev” konusundaki “gerçek”ler nedir?
*
Dolmabahçe'den denize dökülen 6. Filonun İstanbul'a gelmeden önce Türkiye'de uğradığı ilk liman, İzmir'di.
Amerikan bahriyelileri karaya ayak basar basmaz, genelevin bulunduğu Tepecik'e yönelmişlerdi.
Fakat, eşekten düşmüş karpuza dönmüşlerdi.
Çünkü… Tepecik genelevinin kadınları ellerinde terlikle, süpürgeyle sokağa dökülmüştü, “defolun” diye haykırıyorlardı, “bunlar içeri girerse, evleri yakarız” diye bağırıyorlardı, Amerikalıları taşlayarak kovaladılar!
*
Dünyada ilk'ti.
*
Türkiye'deki 6. Filo protestolarının fitilini, işte bu genelev kadınları ateşlemişti.
1968-69 yıllarındaki antiemperyalist eylemlerin öncüsü, genelev kadınlarıydı.
*
Velhasılıkelam…
*
Atatürk döneminde veya bir başka dönemde, herhangi bir camimizin genelev yapıldığı iddiası, resmi belgeli yalandır, resmi belgeli iftiradır.
*
Bu memleketin genelev kadınlarının, bu memleketteki kindar nankör yobazlardan çok daha yurtsever, çok daha cesur yürekli, çok daha namuslu oldukları ise, tarihi gerçektir!

Yılmaz ÖZDİL

(Alıntıdır.)



EĞİTİM ŞART

PAKİSTANLI MÜSLÜMAN BİR BİLİM ADAMININ İLGİNÇ ARAŞTIRMASI.

Dünyada yalnızca 14 milyon Yahudi var.
~Amerika'da 7 milyon,
~Asya'da 5 milyon,
~Avrupa'da 2 milyon,
~Afrika'da 100 bin
Adet Musevi yaşıyor..

Soru: Pekiyi de kaç adet Müslüman İnsan var?
Cevap: 1,4 milyar Müslüman;
~1 milyar Asya,
~400 milyon Afrika,
~44 milyon Avrupa,
~6 milyon Amerika
Kıta'sında Yaşıyor.

Yâni Dünyada 1 Musevi’ye Karşın 100 Müslüman Var...

İyi ama Yahudiler Müslümanlardan niçin 100 kat daha güçlü ve daha zengin ve daha eğitimli ve daha mucitler?

Tarafsız ve Bilimsel Yollarla tespit edilmiş nedenlerini öğrenmek istiyorsanız lütfen okumayı sürdürün.

Tüm zamanların en etkin bilim adamı Albert EİNSTEİN bir Yahudi'ydi.
Psikanalizin babası Sigmund FREUD bir Yahudi'ydi.
Karl MARKS Yahudi'ydi.

Tüm İnsanlığa zenginlik ve sağlık katmış Yahudilere bakalım;
Benjamin Rubin insanlığa aşı iğnesini armağan etti.
Jonas Salk ilk çocuk felci aşısını geliştirdi.
Gertrude Elion lösemiye karşı ilaç buldu.
Baruch Blumberg Hepatit-B aşısını geliştirdi.
Paul Ehrlich frengiye karşı tedaviyi buldu.
Elie Metchnikoff bulaşıcı hastalıklarla ilgili buluşuyla Nobel ödülü kazandı.
Gregory Pincus ilk doğum kontrol hapını geliştirdi.
Bernard Katz nöromüsküler iletişim kaslarla sinir sistemi arası iletişim alanında Nobel ödülü kazandı.
Andrew Schally endokrinoloji metabolik sistem rahatsızlıkları, diyabet, hipertiroidi tedavilerinde kullanılan yöntemi geliştirdi.
Aaaron Beck Cognitive Terapiyi akli bozuklukları, depresyon ve fobi tedavilerinde kullanılan psikoterapi yöntemini geliştirdi.
Gerald Wald insan gözü hakkındaki bilgilerimizi geliştirerek Nobel ödülü kazandı.
Stanley Cohen embriyoloji embriyon ve gelişimi çalışmaları dalında Nobel aldı.
Willem Kolff böbrek diyaliz makinesini yaptı.
Peter Schultz optik lif kabloyu, Charles Adler trafik ışıklarını,
Benno Strauss paslanmaz çeliği,
Isador Kisse sesli filmleri,
Emile Berliner telefon mikrofonunu,
Charles Ginsburg ilk bantlı video kayıt makinesini geliştirdi.
Stanley Mezor ilk mikro işlem çipini icat etti.
Leo Szilard ilk nükleer zincirleme reaktörünü geliştirdi.

Peki, ama.
~Son 100 Yıl içinde Yahudiler sadece Bilimsel alanda 104 Nobel Ödülü kazanırken,
~1.4 milyar Müslüman neden yalnızca 3 Nobel kazandı

Yahudiler niçin bu kadar yaratıcı ve neden bu kadar güçlüler? Yahudi inancına bağlı ve küresel çapta büyüyüp tanınmış şu yatırımcılara ve işadamlarına ve markalarına bakalım;
* Ralph Lauren (Polo),
* Levi Strauss (Levi's Jeans),
* Howard Schultz (Starbuck's),
* Sergei Brin (Google),
* Michael Dell (Dell Bilgisayarları),
* Larry Ellison (Oracle),
* Donna Karan (DKNY),
* Irv Robbins (Baskins & Robbins),
* Bill Rosenberg (Dunkin Dougnuts),
* Richard Levin (Yale Üniversitesi'nin kurucu başkanı).

Yahudi inancına bağlı ve küresel çapta büyüyüp tanınmış şu sanatçılara bakalım:
* Michael Douglas,
* Dustin Hoffman,
* Harrison Ford,
* Woody Allen,
* Tony Curtis,
* Charles Bronson,
* Sandra Bullock,
* Billy Crystal,
* Paul Newman,
* Peter Sellers,
* George Burns,
* Goldie Hawn,
* Cary Grant,
* William Shatner,
* Jerry Lewis,
* Peter Falk...

Yönetmenler ve Yapımcılar arasındaki Yahudiler:
* Steven Spielberg,
* Mel Brooks,
* Oliver Stone,
* Aaaron Spelling (Beverly Hills 90210),
* Neil Simon (The Odd Couple),
* Andrew Vaina (Rambo 1 /2 / 3),
* Michael Mann (Starzky and Hutch),
* Milos Forman (One Flew Over The Cuckoo's Nest, Amadeus),
* Douglas Fairbanks (TheThief of Baghdat),
* Ivan Reitman (Ghostbusters),
* Kohen Kardeşler,
* William Wyler,
* William James Sidis

Sorun kendinize;
250’lik IQ derecesiyle Dünyaya gelmiş en parlak insan hangi dine mensuptur?

Sorun kendinize;
Neden Yahudiler bu kadar güçlüdür?

Cevabı şudur;
Her çocuğa ve her gence kaliteli eğitim verirler...
Bu eğitim türü sorgulayıcı (teslimiyetçi değil), araştırıcı (ezberci değil) ve yaratıcıdır (bilgi üretmek/bulmak içindir)

Soru:
Neden Müslümanlar bu kadar güçsüzdür?

Cevap:
Yanlış eğitim verdikleri ve gelişime yararı olmayan birer eğitim sistemi uyguladıkları için. Büyük oranda Din Eksenli, Sorgusuz, Araştırmadan, Ezberci ve Dayatmacı eğitim verdikleri için.

Oysa Gezegenimizde yaklaşık 1.477 Milyon Müslüman yaşamaktadır.
Yani, toplam Dünya Nüfusu içinde;
Her 5 kişiden biri Müslüman olup, Her bir Hindu'ya 2 Adet Müslüman düşmektedir ve
her bir Budist'e karşılık 2 Müslüman vardır ve
her bir Yahudi'ye karşılık 100 Müslüman bulunmaktadır..

Müslümanlar bu kadar kalabalıklar ama neden güçsüzler?

Nedeni eğitimsizliktir..!
İslam Konferansı Örgütü'nün (OIC) 57 üyesi vardır ve ülkelerin tümünde sadece 500 adet üniversite bulunmaktadır. Yani üniversite başına 3 milyon Müslüman düşmektedir. Başka bir deyişle 3 milyon kişi için bir üniversite yapılmıştır. Bunların kalitesi de başka bir sorundur..

Fakat sadece ABD'de 5 bin 758 adet üniversite vardır.
Shanghai Jiao Tong Üniversitesi tarafından 2004 yılında hazırlanan 'Dünya Üniversitelerinin Akademik Deger Listesi'ne Müslüman çoğunluğa sahip ülkelerin hiç birinden ilk 500’e giren tek bir üniversite yoktu.
Neden?
Yanıt; Kalitesiz ve ezberci eğitim...

OKUMA YAZMA ORANLARI DA ÇOK DÜŞÜK.

UNDP tarafından toplanan verilere göre Hıristiyan Dünyasında okuma, yazma bilenlerin oranı % 89’dur. Bunların %98’i ise en az ilkokul mezundur ve 100 kişiden 40’ı üniversite mezunudur. 15 Hıristiyan çoğunluğa sahip ülkedeki okuma, yazma oran ise %100’dür, yani bu 15 ülkede okuma, yazması olmayan tek kişiye rastlamak olası değildir..

Müslüman ülkelerde durum bunun zıddıdır: 100 kişiden sadece 40’ı okuma, yazma bilir ve herkesin okur, yazar olduğu bir tek Müslüman ülke bulunmamaktadır! Bunların %50’si ilkokul mezundur ve sadece %2’si üniversiteyi bitirmiştir..

BİLİM İNSANLARININ ORANLARI DA ÇOK DÜŞÜK.

ABD’de toplam bilim insanı sayısı 4.000, Japonya’da 5.000’dir. 57 Müslüman çoğunluğa sahip ülkelerdeki toplam bilim adamı sayısı ise sadece 230 kişidir. Akademisyenlerin hepsi bilim insanı değildir. Bilim insanı demek, pozitif bilimlerle aktif olarak uğraşan kişi demektir. Her 1 milyon Müslüman kişiye sadece 1 bilim insanı düşmektedir.

Teknisyenler bakımından Müslüman çoğunluklu Arap ülkelerdeki durum daha da kötüdür.

Her 1 milyon Müslüman Arap nüfus içinde 50 teknisyen bulunmaktadır. Hıristiyan dünyasında ise her bir milyon kişi içinde 1000 teknisyen bulunmaktadır.

NEDEN?
Yanıt: Kalitesiz, ezberci eğitim ve ARGE’ye araştırma geliştirmeye yeterli kaynak ayrılmaması.
Çünkü Müslümanlar gayri safi milli gelirin yalnızca % 0,2’sini araştırma, geliştirme bütçesi olarak ayırıyor.
Buna karşın Hıristiyan dünyası araştırma, geliştirmeye % 5 oranında, yani 25 kat daha fazla fon ayırmaktadır.

SONUÇ.
İslam dünyası yeni bilgi üretebilecek kapasiteden yoksundur. Ayrıca dünyanın ürettiği bilgiyi kendi halklarına öğretmekte de başarısızdır. Bunun kanıtı ise ileri teknoloji ihracat rakamlarında saklıdır:
~Pakistan’ın ileri teknoloji ihracatının toplam ihracatın içindeki oran %1’dir.
~Suudi Arabistan, Kuveyt, Fas ve Cezayir’in ise % 0,3’tür.
~Hristiyan Singapur'da bu oran % 58'dir.

Gelecek Bilgi temelli toplumların olacaktır.
İlginçtir, Müslüman 57 ülkenin gayri safi milli hâsılalarının toplamı 2 trilyon doların altındadır.

Buna karşın 310 milyonluk ABD tek başına 12 trilyon dolar değerinde mal ve hizmet üretmekte;
Çin 8 trilyon dolar,
Japonya 3,8 trilyon dolar ve Almanya 2,4 trilyon dolarlık üretim yapmaktadır. Satın alma gücü eşitlenerek hesaplama yapılmıştır.

Mal ve hizmet üretimi
İspanya’da 1 trilyon doların üzerindedir.
Katolik Polonya 489 milyar dolarlık mal ve hizmet üretimi gerçekleşmektedir.
Budist Tayland 545 milyar dolar değerinde mal ve hizmet üretimi yapmaktadır.

İşin daha acıklı tarafı ise şudur:
İslam Dünyasının gayri safi milli hâsılasının tüm dünya gayri safi milli hâsılası içindeki oranı hızla azalmaktadır.

O halde Müslümanlar neden bu kadar güçsüzdür?

Cevap: Eğitim Yoksunluğu. Tam anlamıyla söylersek; KALİTELİ ve ÇAĞDAŞ EĞİTİM YOKSUNLUĞU.

Çok kesin biçimde söylersek;
~AKILCI OLMAYAN,
~EZBERCİ,
~TESLİMİYETÇİ,
~DİN EKSENLİ,
~ÇAĞDIŞI EĞİTİM.

Araştırmayı yapan:
Dr. Faruk SALEEM
İslamabat - PAKİSTAN
Alıntıdır.

İNSAN

 



Hayal et: Sokakta yürüyorsun ve vücudunun içinde, yaşadığın mahalleden başka bir şehre gidip geri dönebilecek kadar geniş bir iç ağ taşıyorsun…
İnsan vücudu tam olarak bu kadar etkileyici.
Vücudumuzun içinde, toplamda 72 kilometreyi bulan sinir lifleri var. Bu lifler, düşünce hızında elektriksel mesajlar taşıyan ultra hızlı bir otoyol gibi çalışıyor. Bir parmağını kıpırdatmandan, ilkokuldaki ilk arkadaşının adını hatırlamana kadar her şey bu ağ sayesinde oluyor.
Bu yolların arasında gerçek bir dev var: Siyatik sinir. Bazı insanlarda uzunluğu 1 metreyi bile geçiyor! Omurganın alt kısmından ayağa kadar uzanan adeta vücudun “uzun mesafe treni”.

Bu arada tüm sinir trafiğini yöneten merkez, beyin ve omurilikten oluşan merkezi sinir sistemi. Yaklaşık 45 cm uzunluğundaki omurilik, vücudun en önemli “ana kablosu”.
Ve bu sadece başlangıç…
Vücudunda öyle bir doğal boru hattı ağı bulunuyor ki, en iyi mühendisleri bile kıskandırır:
95.000 kilometreden fazla damar!
Evet, doğru. Hepsini uç uca ekleseniz Dünya’nın etrafını iki kez dönecek kadar uzun.
Bu damarlardan kan hücreleri, savunma orduları, besinler ve hatta duygularını haber veren kimyasal mesajlar akıp gidiyor. Öyle verimli bir lojistik sistem ki, hiçbir teslimat şirketi yaklaşamaz bile.
Tüm bunların üzerine, bir yapı oyuncağından çıkmış gibi görünen 206 kemikten oluşan bir iskelet sistemi kuruludur. Bu kemikler yalnızca seni ayakta tutmaz; organlarını korur, kan hücreleri üretir ve zıplamana, dans etmene, sarılmana hatta gülmene bile imkân sağlar. Onlarla birlikte çalışan kaslar, tendonlar ve eklemler ise sen düşünmeden kusursuz bir koreografi halinde çalışır.
Sonuç olarak insan vücudu; nefes almanı, düşünmeni, hissetmeni ve hareket etmeni sağlayan biyolojik bir senfoni gibidir.

Dışarıdan basit görünsek de, içeride evrendeki en zarif, en karmaşık ve en etkileyici makinelerden birine sahibiz.

Kaynak:
• “Anatomy, Central Nervous System”, National Library of Medicine — Lauren Thau, Vamsi Reddy, Paramvir Singh




SEZARYEN



Sezaryen, annenin bebeğine kavuşabilmesi için tam yedi katmanın—deri, deri altı doku, fasya, sağ karın kasları, periton, rahim ve amniyotik kese—tek tek açıldığı, eşsiz bir cerrahi operasyondur.

Tüm bunlar yetmezmiş gibi, anne birkaç saat içinde hem ameliyatın etkisinden toparlanmak hem de dünyaya yeni gözlerini açmış, son derece hassas bir canlının sorumluluğunu üstlenmek zorundadır.
Meme bezlerinin uyarılmasıyla başlayan yoğun rahim kasılmaları, artan oksitosin salgısı ve çok katmanlı bir ameliyat sonrası yaşanan ağrılar...
Eğer sezaryen doğum yaptıysanız, bilin ki düşündüğünüzden çok daha güçlüsünüz. Kendinizle gurur duyun. Çünkü siz, sadece bir doğum değil, aynı zamanda bir mucizeyi göğüslediniz.

ZÜLFÜ LİVANELİ


Zülfü Livaneli diyor ki.

"Sorun, onun gitmesiyle bitmeyecektir.
Sorun onu iktidara getiren, üst üste dokuz seçim kazandıran, bir sürü yolsuzluk ve yönetim skandallarına rağmen körü körüne peşinden giden halktır. Daha doğrusu halkın bir bölümüdür.

Bu halk yığının Anadolu Müslümanlığıyla, gelenekle, ahlakla, haram helal kavramıyla, merhametle, şefkatle hiçbir ilgisi yoktur.
Köyden kente göçle başlayan, ne köylü ne kentli olabilen, bütün değer ölçülerinden kopmuş, vahşi birer yaratık haline gelmiş, talandan yalandan pay kapmaya çalışan ve literatürde lumpen proletarya olarak tanımlanmış olan kitledir bu.
AKP’ye oy vermiş olanların tümünü böyle yaftalamak doğru değil elbette. İçlerinde düzgün ve samimiyetle oy veren seçmenler de olabilir. Ama o kitlenin genel karakteristiği budur.
Bu kesim kendini önce arabesk müzikle gösterdi. Güzelim türküleri, geleneksel şarkıları, Anadolu’nun büyük şiir geleneğini terk eden insanlar, bir anda mide bulandırıcı seslere, insanın kulağını tornavida gibi delen elektro bağlamalara, içinde hiçbir hakiki lirizm ve hüzün barındırmayan 'Ben de isterem!' saldırganlığına kaptırdı kendini. Şehirler kaçak mahallelerle, üzerinde demir filizleri bırakılmış sıvasız çirkin yapılarla, lağım kokan mahallelerle doldu.
Suç oranı ve özellikle kadına karşı şiddet akıl almayacak ölçülerde arttı. Bunun adına ‘’muhafazakarlık’’ denilebilir mi? Elbette denilemez. Aşağı yukarı sayıları kırk milyon dolayında tahmin edilen bu kitle Itri, Mimar Sinan estetiğine de sahip değildir; Anadolu’da yüzyıllarca aydınlık bir nehir gibi akmış olan Karacaoğlan, Pir Sultan, Dadaloğlu temizliğine de. Dolayısıyla bu kesim muhafazakar değil, Türkiye’ye çarpık ve ahlak ölçülerinden yoksun bir ‘’modernleşme’’ sunan yeni bir oluşumdur.
Lafı uzatmadan söyleyeyim. Bu kesimin hayatta en çok nefret ettiği model uygarlaşma, kültür, temizlik ve zarafet simgesi Mustafa Kemal Atatürk, kanıyla canıyla savunduğu lideri ise şimdiki cumhurbaşkanıdır. Kimse kendini aldatmasın. Sayıları çok kalabalık olan bu kesim, ne olursa olsun, hangi skandal patlarsa patlasın sonuna kadar liderini destekleyecek ve Cumhuriyet’e karşı çıkacaktır.
Erdoğan siyasi ömrünü tamamlasa da ona benzeyen başka bir lider bulmakta gecikmeyecektir. Çünkü Türkiye’nin çürüyen kesimi , bu bozulmayı önce müzikle, sonra hayatımızın her alanına egemen olan lümpenleşme ve arabeskleşmeyle ifade etmeye devam ediyor.
Gafil aydınlardan (!) destek alan lümpen kültür, örgütlü cehaletle beslenerek kılcal damarlarımıza kadar yayılıyor. Bu manzaraya, lümpenlerin ele geçirdiği muazzam para ve iktidar gücünü de eklerseniz geleceğin hiçbirimiz için kolay olmadığı çok açık. Erdoğan bu kitlenin lideridir ve onun yokluğunda yeni bir lider bulacaklarına hiçbir kuşku yok.
Mustafa Kemal aydınlığını savunan kitleler birleşene ve kendi aralarındaki çelişkileri gidererek, evrensel değerleri savunan bir Türkiye kültürü yaratana kadar acılar devam edecek."

ZÜLFÜ LİVANELİ


ZEKÂ TÜRLERİ


8 tane zekâ türü vardır. Bu zekâ türleri ; sözel zekâ, sayısal zekâ, görsel zekâ, müzik zekâsı, bedensel zekâ, sosyal zekâ, içsel zekâ ve doğal zekâdır. Her birinin ayrı bir özelliği vardır.

Sözel Zekâ;

Sözel zekâlı olan kişiler kelimeleri cümleleri çok etkili kullanırlar. Bir şeyi dinleyerek öğrenmeyi çok severler ve duygularıyla düşüncelerini sözlerle anlatmayı severler. Sözel zekâlı kişiler iyi yazar ve bir konuyu iyi anlatırlar. Kitap okumayı çok seveler. Genellikle kelimelerle düşünürler.

Sayısal Zekâ;

Sayısal zekâlı insanlar sebep sonuç ilişkisi kurarlar. Bir konu hakkında ‘neden’ kelimesini sürekli kullanırlar ve genellikle çok soru sorarlar. Kafalarını, olaylar arasında bağlantı kurmaya ve bir olaya yorarlar. Hesap yapmayı çok severler. Sayısal zekâya sahip insanların bilim adamı, matematikçi gibi meslekleri olma ihtimali çok yüksektir.

Görsel Zekâ;

Görsel zekâya sahip olan insanlar duyduklarını akılda tutmazlar aksine gördüklerini akıllarında tutarlar. Öğrenme tercihleri film veya slayt şeklindedir. Sürekli hayal kurarlar. Resimli kitaplara ve sanat eğitimlerine yatkındırlar. Görsel zekâlı insanlar renklere çok hassastır.

Müzik Zekâsı;

Ritim, nota , ses tonu, melodi gibi müziksel olaylara çok yatkındırlar. Müziksel olayları hemen fark ederler. Melodiler hemen akılda tutabilirler. Müzikle beraber çalıştıklarında daha verimli olurlar. Müziklere mırıldanarak veya ıslık çalarak tempo tutarlar.

Bedensel Zekâ;

Bir sorunu çözmek için veya yeni bir şey üretme için bedenlerini, ellerini ve parmaklarını kullanabilirler. Bedensel zekâya yatkın olan kişiler konuşurken, bir şeyi anlatırken beden dillerini çok kullanırlar. Bu beden dilleri, koşma, zıplama, mimik ve jestlerden ibarettir. Bedensel zekâlı olan bir insanın el becerisi iyidir. Tamir işlerini yapmayı severler. Başka bir insanın mimiklerini taklit edebilirler.

Sosyal Zekâ;

Sosyal zekâ, etrafındaki insanların duygularını, düşüncelerini, istek ve ihtiyaçlarını anlama gücüdür. Sosyal zekaya sahip olan insanların, bir insanı kolayca tanıma gücü vardır. Liderlik özelliğine sahiptir. Yüzleri çok iyi okuyabilirler. Sosyal zekâlı insanların analiz edebilme, yorumlama ve değerlendirme özellikleri yüksektir. Bir şeyi organize etmeyi, bir insana yardım etmeyi, bir konuda liderlik yapmayı çok severler.

İçsel Zekâ;

İçsel zekâ, insanın kendini tanıması, kendisiyle ilgilenmesi, güçlü veya zayıf taraflarını fark etmesidir. İçsel zekâ, kişinin kim olduğunu, ne yapmak istediğini bilme kapasitesidir. Birey düşünürken kendi duygularıyla ve istekleriyle bağdaştırırlar. Bağımsız olayı ve olayları net bir şekilde konuşmayı severler.

Doğal Zekâ;

Çevre, doğa olayları ve ekolojik faktörleri duyarlıdırlar. Düşünürken, doğa, hayvan ve bitki figürleri ile düşünürler. Hayvan beslemeyi, doğayı, toprağı çok severler.

ORTADOĞULULUK

Merak etmeyiniz yazı sizi yemeyecek!

Siz okuyunca kendi kendinizi yiyeceksiniz!
Ülkemiz Ortadoğulu bir zihniyet tarafından, Ortadoğulu bir üslupla yönetiliyor ve görünen o ki yakında tamamen Ortadoğu’ya dönüşeceğiz.
Ortadoğululuk nedir bilir misiniz...?!
-Ölümü yüceltip güzel yaşamayı aşağılamak Ortadoğululuktur.
-Dini yüceltip bilime kayıtsız kalmak Ortadoğululuktur.
-Lideri yüceltip, iyi sistem kurmayı aşağılamak Ortadoğululuktur.
-İmanı yüceltip aklı aşağılamak Ortadoğululuktur.
-Duyguları yüceltip mantığı küçümsemek Ortadoğululuktur.
-Müteahhitti yüceltip, mühendisi aşağılamak Ortadoğululuktur.
-Üniversiteleriyle değil, camileriyle gurur duymak Ortadoğululuktur.
-Alnı secde görüyor diye, zorba ve hırsız politikacılara oy vermek Ortadoğululuktur.
-İmamları yüceltip, filozofları aşağılamak Ortadoğululuktur.
-Ev kadınlığını yüceltip, kariyer yapan kadını aşağılamak Ortadoğululuktur.
-Kendi çocuklarını Amerika’da okutup, halk çocuklarını imam hatiplere zorlamak Ortadoğululuktur.
-Sözü yüksek olanı değil, sesi yüksek olanı iyi lider sanmak Ortadoğululuktur.
-Kurumsal çözümler üretmek yerine, karizmatik lidere tapmak Ortadoğululuktur.
-Hatasından öğrenmek yerine, onunla duygusal bağ kurup hayatını bataklığa çevirmek Ortadoğululuktur.
-Standart sahibi olmak yerine, düştükçe “beterin beteri var” diye kendini avutmak Ortadoğululuktur.
-Başına gelene katkısını görmek yerine, hep dış güçleri suçlamak Ortadoğululuk.
-Şeytan taşlamaktan ibadet etmeye zaman bulamamak Ortadoğululuktur. -Kendi hayatında hiçbir başarısı yokken, sürekli atalarıyla övünmek Ortadoğululuktur.
-Sıkılmış bir yumruğun, açık bir elden daha güçlü olduğuna inanmak Ortadoğululuktur.
Yukarıdaki maddelerin birçoğunun dinle ilgili olduğunu görüyorsunuz, neden...?!
Çünkü ortalama bir Ortadoğulunun beyninin yüzde 75'i dinle kaplıdır. Bu yüzden diğer şeylere çok az yer kalır.
Onun zihniyetiyle ilgili söylediğiniz her şeyi, dinine saldırı sayar.
Dinle ilgili olmayan pek fikri olmadığı için, dinini ilgilendirmeyen hiçbir eleştiri yapma şansınız da yoktur!
Üstünüzü ıslatmadan, elinizle balık yakalamanın imkansızlığı gibi bir şey.
İronik bir şekilde, Ortadoğulular ülkelerinin sıkıcılığından kaçıp, nefes almak için turist olarak Türkiye'ye geliyor. Türkiye'nin yöneticileri ise gittikçe ülkemizi Ortadoğululaştırıyor.
Birkaç yıldır, yılın yarısını yurt dışında geçiriyorum.
Yurt dışında, gittiğim en iyi restoranların en iyi yerlerinde hep Arap şeyhlerinin çocukları, yanlarında Rus sevgilileriyle oturduğunu görüyorum.
Kendi ülkelerini modernleştirmek yerine, modern ülkelerde hayatlarını yaşıyor, kendi halklarına da din pazarlıyorlar.
Gidip, bu adamların ülkesinde, “bu adamlar size din merkezli yaşamayı övüyor ama kendileri son derece dünyevi yaşıyor” desem, beni o diktatörlerin polislerinden önce, o yoksul insanlar linç eder.
Celladına aşık zihniyetteki insanlar için ne yapılabilir ki...?!
Bu açıklamayı kimseyi ikna etmek için yazmadım.
Mantığa inanmayan insanların mantıklı argümanlarla değiştirilemeyeceğini bilecek kadar tecrübeliyim.
Bu hayatta, bazıları akılla öğreniyor, bazıları acıyla.
Maalesef bu coğrafya, acıyla öğrenenlerin coğrafyası.
Benimki, sadece geleceğe dönük bir “ben dememiş miydim” notu.
Bu topraklarda, her şeyin bir gün anlaşıldığını ama hep geç anlaşıldığını biliyorum.
Hepsi bir gün neyin ne olduğunu anlarlar, ama hep geç anlarlar!
Azgelişmişlerin kaderi iki kelimede saklıdır:
İdrak gecikmesi!
Matbaanın 300 yıl geç geldiği bir topluma, mantık da olması gerekenden 30 yıl sonra geliyor.
Neyin en mantıklı çözüm olduğuna karar vermeden önce 30 yıl kavga ediliyor!
"Coğrafya kaderdir" der, İbni Haldun, bizim kaderimiz de idrak gecikmesi!

Mümin Sekman - Sosyolog
(Alıntıdır)