3. Kitabım "Aşkpedia" E-Kitap ve Sesli Kitap olarak yayımlandı. Çok yakında basılı kitap olarak da yayımlanacak!



HİYOİD KEMİK

 




Hiyoid kemik, insan vücudundaki en benzersiz ve en ilginç kemiklerden biridir. Çünkü hiçbir başka kemiğe eklemle bağlanmaz.
Kafatası, omurga, kaburgalar ve uzuvlar birbirine bağlıyken; hiyoid kemik bağımsız olarak var olur.

Konumu:
Boynun ön kısmında, gırtlağın (larinks) hemen üstünde ve dilin altında yer alır. Yapısal bir destekten çok, işlevsel bir rol üstlenir.

Onu özel yapan ne?
Hiyoid kemik tamamen kaslar ve bağ dokuları (ligamentler) tarafından asılı tutulur.
Dile, çeneye, yutağa (farinks) ve gırtlağa bağlanan bu yumuşak dokular sayesinde kemik yerinde durur.
Bu nedenle hiyoid kemik sıklıkla “serbest yüzen kemik” olarak adlandırılır. İnsan iskeletinde bu özelliğe sahip başka hiçbir kemik yoktur.

Günlük hayattaki hayati görevleri:
Hiyoid kemik;
• Konuşma,
• Yutma,
• Yeme
gibi çoğu zaman fark etmeden yaptığımız temel işlevler için kritik öneme sahiptir.

Dile sağlam bir temel sağlayarak konuşma sırasında gerekli olan karmaşık hareketleri mümkün kılar. Konuşurken veya yutkunurken, hiyoid kemik kasların yardımıyla hafifçe hareket eder ve dil ile boğaz arasındaki koordinasyonu sağlar. Bu kemik olmadan kontrollü konuşma ve güvenli yutma son derece zor olurdu.

Solunumdaki rolü:
Hiyoid kemik, gırtlağı destekleyerek hava yolunun açık kalmasına yardımcı olur. Özellikle yutkunma sırasında, yiyecek ve sıvıların solunum yollarına kaçmasını önlemede merkezi bir rol oynar.

Tıbbi ve adli açıdan önemi:
Hiyoid kemikte meydana gelen hasar veya kırıklar;
• Konuşmayı,
• Solunumu,
• Yutmayı
olumsuz etkileyebilir.

Adli tıpta ise hiyoid kemik incelemesi, boyun travması içeren vakalarda önemli ipuçları sağlayabilir. Normal koşullarda iyi korunduğu için kırıkları nadirdir; bu da onu adli değerlendirmelerde anlamlı kılar.
Özetle:
Küçük ve çoğu zaman göz ardı edilen bu kemik, doğrudan hiçbir kemiğe bağlı olmaması sayesinde esnek bir bağlantı noktası görevi görür.
İletişim, solunum ve beslenme gibi insan yaşamının en temel üç işlevi için vazgeçilmezdir.

Kaynaklar:
• Gray’s Anatomy – The Hyoid Bone
• Cleveland Clinic – Hyoid Bone: Function & Location
• StatPearls (NCBI) – Anatomy, Head and Neck: Hyoid Bone




YAKAMOZ


Genellikle yanlış bilinir..

Yakamoz ; Ay ışığının suya, denize vuran şavkı değildir. Onun adı ayın şavkıdır. Aksine Ay olan gecelerde olmaz.

Yakamoz bir canlıdır, Latince ismi Noctiluca Milliaris olan bu canlı aynı bir ateş böceğinin denizde yasayan versiyonudur. Limunisans maddesini vücudunda barındıran bu canlıya dokunulduğunda bir ışık saçar.

Bu canlı bir planktondur, yani milimetrik boyutlarda bir canlıdır. Bunlardan milyonlarcası bir araya geldiğinde geceleri bir kayık geçerken, veya bir balık sürüsü geçtiğinde bu canlılara çarparak ışık çıkartmalarını sağlarlar.

O yüzden balıkçı sandallarında yüksek bir direk ve bu direğin ucunda oturulacak bir yer vardır. Balıkçılardan biri buraya oturarak ay olmayan gecelerde balıkların yakamoz yaparak geçtikleri yolları görüp dümenciyi oraya yönlendirirler. O yüzden lüfer avlarken lüks ışığı kullanılır. Işık; balık gelsin diye değil, misinanın değdiği yakamozların çıkardığı ışıktan lüfer korkmasın diyedir.

Esasında Yakamoz (eğer göreniniz varsa bilir) olağanüstü bir şeydir.
Yakamoz olduğunda denizde uzun floresan lambalar yanıyormuş gibi olur. Ama bunun için ay ışığı olmaması gerekir. Ay ışığında (daha baskın olduğu için) göremezsiniz. O kadar muhteşemdir ki, o anda tüm romantizm biter; sanki uzaylılar gelmiş gibi denize yönelirsiniz. Bir de yakamozlu ve Ay ışıksız gecelerde denize girince pırıl-pırıl uzaylı gibi olursunuz.

Alıntı.

EVEREST-MAUNA KEA



    

Everest, Dünya’nın en yüksek dağı değil! Gerçek dev, denizin altında saklı…

Okyanusun derinliklerinde öyle bir dağ var ki — zirvesi havada değil, suların altında. Bu dev dağ, Everest’ten tam 1400 metre daha yüksek! Deniz seviyesi sayılmasaydı en yüksek dağ olacaktı.

Bu şaşırtıcı rakip Mauna Kea Yanardağı. Hawaii’de bulunan bu yanardağın yalnızca 4.205 metresi suyun üzerinde görünüyor. Ancak tabanından zirvesine kadar ölçüldüğünde toplam yüksekliği 10.203 metreye ulaşıyor!

 

Karşılaştırma:

 • Everest (Karadan ölçülen en yüksek dağ): 8.848 metre

 • Mauna Kea (Tabanından ölçülen gerçek dev): ~10.203 metre

 

Yani “Dünya’nın gerçek en yüksek dağı hangisi?” sorusunun cevabı bakış açınıza bağlı:

 • Deniz seviyesinden ölçerseniz: Everest birinci.

 • Tabanından zirvesine ölçerseniz: Mauna Kea tartışmasız lider!

 

Daha fazla şaşırtıcı bilgi:

 • Mauna Kea aktif olmayan bir sönmüş yanardağdır.

 • Zirvesi, dünyanın en iyi astronomi gözlem merkezlerinden biridir — çünkü atmosfer burada çok ince ve berraktır.

 • Dağın su altındaki kısmı, milyonlarca yıllık lav katmanlarından oluşur.

 

Kaynaklar:

 • US Geological Survey (USGS) – Mauna Kea Volcano Profile

 • National Oceanic and Atmospheric Administration (NOAA)

 • NASA Earth Observatory

FİLİSTİN

 

FİLİSTİNLİLERİN TÜRKLERE YAPTIĞI ZULÜM VE KÖTÜLÜKLERDEN DOLAYI

BENİM FİLİSTİN DİYE BİR DAVAM YOKTUR...

 

Filistinli Ümmet kardeşlerimizi bir de buradan okuyun.

Şu Filistin dost muymuş, düşman mıymış? Gerçekten işgal edilmiş mi?

Buyurun okuyun...

 

Yıl 1837...

Filistin nüfus sayımı yapılıyor, Filistin’de bulunan Yahudiler ‘in toplam nüfusu 9 bin olarak kayıtlara geçiyor. Filistinli Arapların, Yahudilere toprak satması ile bu rakam elli bine yükseliyor.

Böylece 1882'de ikinci Yahudi yerleşimi kurulmuş oldu...

1908'de Yahudi nüfusu yüz binin üzerine çıkmıştı. Bu topraklar devlet tarafından satılmıyordu. Bizzat o bölgede yaşayan Arap şeyhlerin şahsi mallarıydı. Ederinin çok üstünde fiyatlara satmak için Filistinli Araplar adeta yarışıyordu.

Hâlbuki Osmanlı Padişah’ının bu konuda açık emri vardır. Hiçbir Yahudi'ye toprak satılmayacaktır. Her şeyi kılıfına uyduran Yahudiler, Alman kimliği ile, İngiliz kimlikleri ile toprak satın alıyorlardı. Filistinli Arapların ise gözü doymak bilmiyordu. Yani öyle işgal ederek başlamadı hiçbir şey! Adamlar bastılar parayı aldılar toprakları.

Demek ki neymiş?

Vatanın her bir karışı kutsal imiş, kutsalı satar isen başına bunlar gelir imiş! Osmanlı dönemi sonrası Filistin İngiliz himayesi altına girdi ve toprak satışı yasağı kalkınca Yahudiler satın aldıkları toprakların tapularını kendi üzerlerine aldılar.1925'te 944 bin dönüm olan arazi satılmıştı!1927'de 1 Milyon 124 bin dönüm arazi satılmıştı.

1930'da satılan arazi miktarı 1 Milyon 700 bin dönüme çıkmıştı. Bunlar hep satın alınan arazilerdi. Tapulu belgeliydi!

1948 yılına gelindiğinde bir devlet kurabilecek kadar toprak satın alınmıştı!Öyle bazılarının söylediği gibi Filistin işgal edilmiş falan değildi! Peki, bu Filistinliler nasıl insanlar? Türkler ile bağları neymiş, bir de ona bakalım...

Yıl 1915...Filistin askerleri, Türk askerlerine cephe arkasından saldırmış ve 14 Bin Türk askerinin şehit olmasına, birçok askerin yaralanmasına sebep olmuştur. Arap ihaneti ile esir düşen 15 bin Türk askerinin gözleri asit kuyularında kör edilerek eziyet edilmişti.

Kardeş Filistin ha !

Yıl 1916...Filistin bayrağı, Filistin halkını temsil etmek için kullanılan bayraktır...

İlk olarak Şerif Hüseyin tarafından 1916 yılında Osmanlı Devleti'ne karşı başlatılan Arap ayaklanmasının sembolü olarak dört renkli, “siyah, beyaz, yeşil ve kırmızı" renklerden oluşan bir bayrak tasarlanır...

En üstteki siyah yatay çizgi, Abbasîleri;

Ortadaki yeşil renk Şii Fatımileri;

Alttaki beyaz renk Emevîler’i temsil eder...

Kırmızı üçgen ise 1916 yılında Osmanlı Devleti'ne isyan eden Şerif Hüseyin’in kabilesi Haşimoğlularını, temsil etmektedir. (Diğer bir görüşe göre Arapların Osmanlı Devleti’ne karşı bağımsızlığı için dökülen kanı temsil eder...)

Yıl 1917...Filistinli Araplar İngiliz Lawrance ile bir oluyor ve tarihe Akabe baskını olarak geçecek ihanete imza atıyorlardı. Akabe'deki tüm Türk askerleri katledilmiştir.Bugün Ürdün-Filistin arasındaki Wadi Rum çölünde, Lawrance Rölyefi ile Lawrance'ı dağlara taşlara kazımışlardır.

Aynı yıl yani 1917'de Kudüs Filistinliler tarafından İngilizlere teslim ediliyor!

Bunla da kalmıyor İngiliz General Edmund Allenby Kudüs’e girerken Filistinli Araplar tarafından "El-Nebi" yani peygamber olarak karşılanıyor...

Türkiye Cumhuriyeti’nde bizzat beni şahit olduklarımı da yazayım…;

Yıl 1978...Filistin Kurtuluş Örgütü, terör örgütü PKK'ya kucak açıyor, PKK ile birlikte Türkiye aleyhine faaliyetlere başlıyor.

Yıl 1979...Ankara'da bulunan Mısır Büyükelçiliği Filistinliler tarafından basılıyor bir polisimiz ve bir bekçimiz şehit oluyor...

Yıl 1980...Filistin Halk Kurtuluş Cephesi lideri George Habash, Lübnan'ın Sidon şehrindeki kamplarını Asala terör örgütüne açıyor, Asala'nın diplomatlarımızı katlettiği eylemlerine bu Filistinli teröristler de destek veriyor...Kardeşe bak kardeşe, siz bu kardeşin ihanetini unutabilirsiniz! Ben üniversite yıllarımda bunları düşüne düşüne yaşadım...

Yıl 1989...Yaser Arafat, "Ermenistan'ın haklı davasını destekliyoruz" açıklamaları yapıyor...

Karabağ işgaline ve Ermeni katliamlarına destek veriyor...Kardeşin ihaneti bitmiyor...

Yıl 1993Filistinli Araplar, Mesud Barzani'nin "Bağımsız Kürdistan" fikrine de destek oluyor...

Adamlar Türk milletine ihanete doymuyor...

Yıl 2002...Binbaşı Cengiz Toytunç Batı Şeria'da Barış gücünde görevliyken aracı durdurularak şehit ediliyor...

Yıl 2009...Filistin Devlet Başkanı Mahmut Abbas, Kıbrıs'ta Türklerin işgalci olduklarını, Rumların tüm tezlerini desteklediklerini dünyaya açıklıyor...Siz Filistin için ağlarken, Anadolu da Filistinlinin sırtından hançerledikleri Türklerin anası ağlıyor...Yahu sizin gözünüzdeki bu perde nasıl kalkacak!

Bitmedi...İhanetin dahası var devam...

Yıl 2012...Filistin Devleti, Al Nakba kupası adı altında bir organizasyon düzenliyor ve sözde Kürdistan takımını da davet edip, Kürdistan Futbol takımı ile maç yapıyor...Iyi seyirler futbol severler. Bundan doğal ne olabilir degil mi?

Yıl 2019...Türkiye'nin Suriye'de başlattığı "Barış Pınarı harekâtı" için Filistin’in de içinde olduğu "Arap birliği" kınama mesajı yayınladı. Tabi bunu da duymadınız...

Yıl 2020...Filistin, Türkiye'nin Doğu Akdeniz’deki hak iddialarına karşı olarak kurulan Doğu Akdeniz Gaz Forumuna üye oluyor. (Eastern Mediterranean Gas Forum-EMGF) Yunanistan, Mısır, Kıbrıs Rum kesimi ve İsrail ile Türkiye'nin Mavi Vatan tezine karşı cephe alıyor.

Siz Filistin için ağlamaya devam edin...

Aynı yıl yani 2020'de Filistin, Çin'in Uygur Türkleri ‘ne yaptığı soykırımı destekliyor ve Çin'in Uygur Türkleri politikasına destek verdiğini söylüyor...Siz ümmet kardeşleriniz için ağlarken, onlar Türk Milletinin evlatlarının katline onay veriyordu...Bugün güzel ülkemin güzel sokaklarında bu milletin üzerinde Türk kanının da temsil edildiği Filistin bayrağını şahlandıran bir kesim var. Onların amaçları nedir bilmiyorum ama. Türkiye’de; İtalyan, Alman, İngiliz şirketleri adı altında İsrail tarafından binlerce dönüm tarım arazisinin satın alındığını herkes biliyor...Tıpkı vakti zamanında Filistinli Arap şeyhlerin topraklarını sattıkları gibi bizler de topraklarımızı maalesef ecnebilere sattık, satmaya da devam ediyoruz !..400 bin dolar veren herkes Türk vatandaşı olabiliyor...

Filistinleşiyoruz, ruhunuz duymuyor! Çocuklarınız sizi nasıl yâd edecek ben biliyorum da siz bilmiyorsunuz!

Evinizi, toprağınızı, yerinizi yurdunuzu yabancılara satarken Filistinliler gibi siz de hatıra fotoğrafı çektirmeyi unutmayın!

Belki sizin de vakti zamanında İsraillilere toprak satarken çekilen Filistinliler gibi bir fotoğrafınız tarihe geçer...

Sizin de torunlarınız bugünkü Filistinli çocuklar gibi enkaz altından kurtulmayı beklerken dedelerinin tarihi olaylardan ders çıkarmayışının bedelini öder...

 

Ey Türk Milleti.

Uyan, titre ve kendine dön.

Benim Filistin diye bir davam yoktur.

Tarihçi Prof. İlber Ortaylı

 

(Alıntıdır.)

KAPİTALİZM


Merhaba... Ben Kapitalizm!

Küçük kızlarınızı Barbie bebeklerle büyüttüm, “bugün sizden estetik operasyon için para istiyorlar” diye neden şaşırıyorsunuz!

Çıkarlarım uğruna kocaman bir moda endüstrisi yarattım!

İstediğimi de elde ettim; 17 yaşındaki kızların çoğu dış görünüşlerinden rahatsız.

Ben Kapitalizmim! Bir kadının bir moda dergisini 15 dakika karıştırması kendi vücudunu beğenmemesine yetiyor!

Ben Kapitalizmim ve bakış açınızı öyle bir değiştirdim ki, hırsız bir CEO'nun hayat hikâyesi sizin için "azim ve başarı hikâyesi" olabiliyor.

Ben Kapitalizmim ve ortalama bir insanın günde 5,5 saat TV izlediği, kitap okumadığı, tiyatro ve sinemaya çok az gittiği bir toplumda alaşağı edilmek gibi bir kaygım yok!

Ben Kapitalizmim ve Steve Jobs tabii ki çok önemli biriydi, ancak %1'inizin ihtiyacı olan makineleri 3. Dünya ülkelerinde, ucuz işçilerle üretmekte çok başarılıydı…

Elbette bütün kapitalistler birer "aziz" gibi konuşacaklar, tıpkı Bill Gates gibi, 150 milyon dolarlık 66.000 m2 bir evde yaşayan bir aziz!

Ben Kapitalizmim ve benim yüzümden ortalık miras kavgaları yüzünden kanlı

bıçaklı olmuş akrabalarla dolu. Her yıl 20 milyon çocuk açlıktan ölürken siz bir koşu bandının üstünde fazla yağlarınızı eritmek için ter döküyorsunuz!

Ben Kapitalizmim ve benim yüzümden dünyada 600 milyon obez ve 1,4 milyar aç insan var!

Ben Kapitalizmim ve Starbucks için kahve üreten bir çiftçinin oradan bir bardak kahve satın alabilmesi için 3 gün çalışması gerek!

Ben Kapitalizmim ve Uzak Doğu'da 6-12 yaş arası kızlar 200 dolar gibi komik bir paralarla seks kölesi olarak satılıyorlar.

Ben Kapitalizmim ve "serbest piyasa ekonomisi" dünyanın en büyük yalanı.

Ben Kapitalizmim ve Amerikalıların %24'ü eğer milyarder olmaları için bütün ailelerini reddetmeleri gerekecekse, bunu yapabileceklerini söylüyor.

Ben Kapitalizmim ve kadınlara sesleniyorum! Lütfen birer obje haline

geldiğinizi aklınıza getirmeden Victoria's Secret'e koşun. Victoria's Secret ülkelerine Türkiye de eklendi, avuç içi kadar çamaşıra 80 dolar verince çok mutlu olacağınızı garanti ediyorum!

Ben Kapitalizmim ve 15 yaşındaki bir çocuğun iPad alabilmek için böbreğini

sattığını duyunca zevkten dört köşe oldum!

Ben Kapitalizmim ve Madonna'nın sadece Londra'da 8 evi var, ortalama 600

evsize barınak olabilecek büyüklükte.

Ben Kapitalizmim ve Tayland'da Disney fabrikası için çalışan bir çocuğun

Disneyland'e girecek parayı çıkarması için 55 gün çalışması gerek.

Afrika kıtası dünyanın altın rezervlerinin %90'ını elinde bulundurmasına rağmen, dünyada sadece 4 tane Afrikalı milyarder var.

Ben Kapitalizmim ve Afrika kıtasından her sene 8,5 milyar dolar değerinde

pırlanta çıkıyor, kıtanın açlık sorununu çözmeye yetecek miktar...

Ben Kapitalizmim ve siz pırlantalara bayılırsınız, Hindistan'da 1milyon kişi günde 1,2 dolar kazanarak o pırlantaları üretiyorlar.

Dünyayı sarışın kadınların güzel olduğuna inandırdım, bu yüzden Asya kıtasında 300 milyon kadın düzenli olarak beyazlatıcı sabun kullanıyor.

Ben Kapitalizmim ve sizin hayatlarına özendiğiniz Hollywood yıldızlarının %64'ü kokain bağımlısı.

Ben Kapitalizmim ve yılda 20 milyon çocuk açlıktan ölürken, siz aynı tişörtü

haftada iki kez giymeye utanıyorsunuz.

Ben Kapitalizmim ve siz hangi Tanrı’dan bahsediyorsunuz, artık farkına varın, taptığınız tek tanrı benim!

Ben Kapitalizmim ve siz hangi Tanrı’dan bahsediyorsunuz, Müslümanlar 5 yıldızlı Kâbe manzaralı otellerinde, "ibadet" ederlerken?

Ben Kapitalizmim ve siz hangi Tanrı’dan bahsediyorsunuz, bütün dünya Hıristiyan bayramı Noel'i sırf alışveriş yapıp eğlenmek için "kutlarken"?

ABD'de 7 milyon evsiz insanın olduğundan kimsenin haberi yok, çünkü TV'de gördüğünüz Amerikalıların hepsi havuzlu villalarda yaşıyorlar.

Ben Kapitalizmim ve yine başardım! Bütün kadınları dolapları tıka basa dolu

olduğu halde giyecek hiçbir şeyleri olmadığına inandırdım.

Dünya nüfusunun %50'si dünya kaynaklarının ve zenginliklerinin %1'ine

sahip. Dünya nüfusunun %1'i dünya kaynaklarının ve zenginliklerinin %50'sine sahip.

Ben Kapitalizmim ve bankacılar benim evlatlarım.

Amerikalıların %85'i eğer ekonomik durumlarını iyileştirebilecekse faşist

bir hükümeti seçebileceklerini söylüyor. İşte bu kapitalin gücü!

Sizi özgür bırakmayan, fikirlerinize sansür vuran, en sonunda polis kurşunuyla öldüren bir devleti kendi elinizle kurmanız ne tuhaf?

Sizin ağzınızı burnunuzu kırıp hapse tıkmaları için bir devlet kuracak parayı, kendi vergilerinizle sağlamanız ne kadar tuhaf?

Amy Winehouse gibi bağımlılara acırken, hepinizin birer bağımlı olduğunu unutmanız ne kadar komik!

Zavallı tüketim bağımlıları...

 

Joseph Stiglitz / Eşitsizliğin Bedeli

DAMAR





AŞIRI ŞEKER TÜKETİMİ DAMARLARI SERTLEŞTİRİR VE KALP-DAMAR HASTALIKLARI RİSKİNİ ARTIRIR.

Beslenmede aşırı şeker tüketimi yalnızca kilo veya metabolizmayı etkilemez; doğrudan damarları da zedeler. Damarların sertleşmesine yol açarak, sessizce kalp-damar hastalıkları riskini artırır. Bu zarar, genç ya da zayıf kişilerde bile görülebilir; çünkü sorun kilo değil, şekerin damarlar üzerindeki etkisidir.


Kan şekeri yükselmeleri ve damar hasarı
Şekerli içecekler, tatlılar, rafine unlar ve ultra işlenmiş gıdalar tüketildiğinde kanda ani glikoz yükselmeleri oluşur. Bu dalgalanmalar oksidatif stres yaratır ve damarların iç yüzeyini kaplayan hassas tabaka olan endoteli zedeler.
Endotel hasar gördüğünde damarlar esnekliğini kaybeder ve sertleşmeye başlar.
Damar sertliği ve ateroskleroz
Damar sertliği, LDL kolesterolün damar duvarlarında birikmesini kolaylaştırır ve aterosklerozu başlatır ya da hızlandırır. Bu süreç, gözle görülen yağlanmadan farklı olarak sessiz ilerler. Kalbi, beyni ve hayati organları besleyen damarlar giderek daralır.
Zamanla kan akışı azalır; kalp krizi ve felç riski artar.
İnsülin, iltihap ve yaşlanma
Aşırı şeker tüketimi, insülin hormonunu kronik olarak yükseltir. Yüksek insülin seviyeleri damar iltihabını ve sertliğini artırır. Ayrıca ileri glikasyon son ürünleri (AGEs) oluşumunu teşvik eder. Bu bileşikler damarları sertleştirir, yaşlandırır ve daha kırılgan hale getirir.
Sessiz iltihaplanma
Şeker, düşük düzeyli ama sürekli bir sistemik iltihabı besler. Bu iltihap damarları içeriden yıpratır, kanın daha zor akmasına neden olur ve tansiyonu yükseltir.
İltihaplı bir damar, erken yaşlanan bir damardır.
En tehlikelisi: Belirti vermemesi
Bu hasar yıllarca belirti vermeden ilerleyebilir. Pek çok kişi sorunu ancak yüksek tansiyon, göğüs ağrısı ya da ani bir kalp-damar olayı yaşadığında fark eder.
Şeker acıtmaz… ta ki hasar oluşana kadar.
İyi haber
Eklenmiş şekeri azaltmanın faydaları hızlıdır. Şekerli içecekleri, tatlıları ve ultra işlenmiş gıdaları azaltmak; gerçek gıdaları, liften zengin besinleri ve sağlıklı yağları tercih etmek endotel fonksiyonunu iyileştirir, iltihabı azaltır ve damarları korur.
Sonuç
Aşırı şeker, endoteli zedelediği, iltihabı artırdığı ve plak oluşumunu hızlandırdığı için damarları sertleştirir ve kalp-damar hastalıkları riskini yükseltir.
Şekeri azaltmak yalnızca metabolik bir tercih değil, kalp sağlığına dair hayati bir karardır.
Çünkü esnek damarlar, sağlıklı atan bir kalbin temelidir.
Kaynaklar:
• American Heart Association (AHA) – Added Sugars and Cardiovascular Disease
• Harvard T.H. Chan School of Public Health – Sugar, Inflammation, and Heart Health

ELENA GOLİAKOVA




1990’lı yıllarda Elena Goliakova’nın adı Avrupa spor göklerinde parlıyordu.

Genç ve narin yüzlü bir Rus’tu o; buzun üzerinde bir kelebeğin hafifliğiyle, bir kuğunun zarafetiyle süzülürken, gücüyle inceliğini birleştiren hareketleriyle seyircileri büyülüyor, kendi kuşağının en büyük artistik buz pateni yıldızlarından biri olarak alkışların ve hayran bakışların merkezinde duruyordu. Sanki yalnızca buzun üzerinde yaşamak için doğmuş gibiydi.
Ama kader, ona bambaşka ve hiç kimsenin tahmin edemeyeceği bir yol hazırlamıştı.
2000 yılında Elena, kalbinde kocası ve aynı zamanda antrenörü olan Nikolay Svitov’a duyduğu büyük sevgiyle ve daha da büyük bir hayalle ülkesinden ayrıldı. O hayal, artistik buz pateni neredeyse hiç tanımayan bir ülkeye, Meksika’ya taşımaktı.
Monterrey’de küçük bir akademi kurdular. Çocuklar, Elena’nın büyüleyici adımlarıyla buzun sihrini ilk kez keşfediyordu. Çift, bölgede neredeyse yok sayılan bir spora yeni bir kapı aralamayı başarmıştı.
Fakat hayaller, ne kadar parlak olursa olsun, bir anda tuzla buz olabilir.
Birkaç yıl sonra akademi kapandı. Ardından, 2006’da yüreğini hançerleyen acı bir boşanma geldi. Hüznün gölgesi yavaş yavaş Elena’nın yüzüne sinmeye başladı, dünyası çatırdamaya doğru gidiyordu.
Ve 2010’da en yıkıcı haber geldi: “Paranoid şizofreni” teşhisi.
Hastalık zihnini kuşattı, düşüncelerini paramparça etti, buz üzerindeki o eşsiz dengesini elinden aldı. Artık herkesin tanıdığı şampiyon değil, kendi içindeki amansız bir canavarla savaşan bir kadındı.
Hayatı kökten değişmişti.
Ne ışıklar altında ne de buz pistlerinde yaşıyordu artık. Onu Jalisco eyaletinin Tepatitlán sokaklarında, önünde paslı bir alışveriş arabasıyla yürürken görmek mümkündü. Arabasında, yıkılmış dünyasının kırıntıları: birkaç eşya ve tek tesellisi olmuş küçük hayvanlar…
Mahalleli onu iyi tanıyor. Her gün dağınık saçlarıyla, bakışları başka bir evrene dalmış halde yürüdüğünü görüyorlar. Bazen Rusça, bazen İngilizce konuşuyor; ama çoğu insan onu anlamıyor. Yardım eli uzatan çok oldu, fakat o çoğunu geri çevirdi: ya dilin duvarına çarptı ya da hastalığın kök saldığı derin korkularına.
Böylece Elena’nın hikâyesi, bir peri masalı gibi başlayan buz üzerindeki yolculuktan sokaklarda unutulmuş bir hayata dönüştü.
Podyumların ve alkışların zirvesinden, soğuk kaldırımların ve paslı bir arabanın sessizliğine…
Görkemli bir şöhret ışığından, hastalığın ve yalnızlığın zifiri karanlığına.
Onun hikâyesi yalnızca kişisel bir trajedi değil, hepimize acı bir hatırlatmadır:
Şöhret bir gün sönebilir, ruh sağlığı en kıymetli hazinedir ve zafer ile çöküş arasındaki çizgi bazen akıl almaz derecede ince olabilir.
Bu hikâye, buzun üzerine düşen donmuş bir gözyaşı gibidir:
İnsanın kırılganlığını, hayatın bir anda nasıl tersine dönebileceğini ve en büyük şampiyonların bile dayanılmaz bir acıyla yüzleşebileceğini gösteren bir ders.

KAMONDO MERDİVENLERİ

 



Karaköy’de, Voyvoda Caddesi ve Banker Sokağı’nın birleştiği noktada bulunan Kamondo Merdivenleri mimarisi sebebiyle turistler tarafından ilgi görüyor. 19. Yüzyılın sonlarına doğru Abraham Salomon Kamondo’nun o dönemde Avusturya Lisesi’nde okuyan torunlarının eve gelirken yolu uzatmalarına ve fazla yorulmalarına çözüm olması amaçlı yaptırdığı merdivenler, halk arasında “Âşıklar Merdiveni” olarak anılıyor.
Komando merdivenlerinin yapısından bahsedecek olursak merdivenin yapımında Neoklasik, Ampir gibi tarzlar bir araya gelmiş ve farklı bir ‘eklektik’ sistemi oluşturulmuştur. Helezoik yapıya sahip olan merdivenin zikzak şeklinde olmasının sebebi olarak ise yukarıdan düşen birinin aşağıya kadar düşmesini engellemek olduğu söylenmekte. Merdivenin inşa edilmesinde torunlarının yaşadığı zorluklar etkili olsa da Kamondo, o dönemde yaşayan Levantenlerin, Galata’daki iş yerlerinden Pera tarafında olan evlerine gitmelerinin kolaylaştırılmasını da düşünmüştür.
Kamondo merdivenlerinden bahsetmişken merdivenleri yaptıran meşhur aileden bahsetmezsek olmaz. Abraham Kamondo, dönemin ünlü Banker ailelerinin mensubudur. Modern bankacılığın kurucularından olmasının yanı sıra İstanbul’da ilk belediyenin kuruluşunda, kentsel altyapının modernleşmesinde, yeni ve modern eğitim kurumlarının oluşumunda rol almış, önemli şehircilik, mimarlık ve kültür yatırımlarına da öncülük etmiştir. İstanbul’un 19. yy’da Avrupa kentleri ile paylaştığı değerlerin, kurumların oluşmasında Abraham Salomon Kamondo ve Kamondo ailesinin önemli katkıları vardır.
Abraham Salomon Kamondo, 1873’te öldüğünde, kaynaklara göre, mezarı isteği üzerine Paris’ten İstanbul’a getirilmiş ve Hasköy’de Yahudi mezarlığına kendi adına yapılan anıt mezara defnedilmiştir.
Kamondo Ailesi, İspanya’daki engizisyondan kaçarak ilk önce Venedik’e, ardından İstanbul’a gelmiş. Daha sonra ise Cumhuriyet döneminde ailenin son fertleri İstanbul’dan ayrılıp Paris’e yerleşmişler. Bir engizisyondan kaçarken bir değerine yakalanan Kamondo ailesi, II. Dünya Savaşı sırasında Auschwitz-Birkenau Alman Nazi Toplama ve İmha Kampı (1940-1945) kamplarında yok edilmiştir.

Işıl Sıpçık
Fotoğraf / Dicle Güngör

İSTANBUL DEYİMLERİ

DİLİMİZE YERLEŞMİŞ 10 İSTANBUL DEYİMİ


1. ÜSKÜDAR’DA SABAH OLDU

Üsküdar’da deniz kıyısındaki Valide Sultan ve Mihrimah Sultan camilerinin müezzinleri, karşı tarafta yaşayan padişaha seslerini duyurabilmek ve ondan ihsan alabilmek, belki saray müezzinliğine yükselebilmek ümidiyle sabah ezanlarını mutlaka Beşiktaş’taki cami müezzinlerinden önce okurlarmış. Bir şeyin zamanını geçirmek, geç kalmak anlamında bugün dahi kullanılmakta olan “Üsküdar’da sabah oldu” deyimi vaktiyle aynı hat üzerinde olmalarına rağmen Üsküdar’ın Beşiktaş’tan önce okunan sabah ezanlarından kaynaklanmıştır.

2. MARMARA ÇIRASI GİBİ TUTUŞMAK
Eskiden ocak, soba veya mangalda ateş yakabilmek için çıralar kullanılır, bu çıralar ise çarşılarda tutam halinde satılırdı. Aniden parlayanlar, öfkelenenler için kullanılan bu deyim, sakızlı çam ağaçlarıyla meşhur olan Marmara Adası’ndan toplanan, reçinesi bol olduğu için kolay yanan çıralardan doğmuştur.

3. KABAK BAŞINDA PATLAMAK
Su kabaklarının içleri oyularak şişe gibi kullanıldığı yıllarda, Galata meyhanelerinde içleri şarap dolu kabaklar sıra-sıra vitrine dizilir; isteyen külhanbeyi hangi kabağın ipini keserse onu alır ve bitirmeden yerinden kalkmazmış. Meyhaneye yapılan baskınlarda zabıtalar ve bekçiler tarafından mekandaki küpler ve fıçılar devrilir, sıra-sıra asılmış şarap kabakları da meyhaneci ve araya giren müşterilerin başında patlatılırmış.

4. DİNGO'NUN AHIRI
İstanbul’da ulaşım için atlı tramvayların kullanıldığı yıllarda, iki at ile çekilen tramvaylara, dik Şişhane yokuşunu çıkabilmesi için fazladan atlar koşturulurdu. Azapkapı’da tramvaya eklenen takviye atlar, Taksim’de Dingo isimli bir Rum vatandaş tarafından işletilen ahırda dinlendirilir, sonra tekrar Azapkapı’ya götürülürlerdi. Gün içinde sürekli atların girip çıktığı ahırın bu durumu dolayısıyla, girenin çıkanın belli olmadığı yahut her önüne gelenin girip çıkabildiği yerler için bu deyim kullanılmıştır.

5. GOYGOYCULUK YAPMAK
Vaktiyle Muharrem ayında ilahiler okuyarak kapı-kapı dolaşıp dilenen tarikat mensubu dilencilere goygoycu adı verilirdi. Bu kişiler, Muharrem ayından iki gün önce Üsküdar’daki tekkelerine giderek şeyhlerinin yanında toplanır ve buradan dörder beşer kişilik gruplar halinde semtlere dağılırlardı. Muharrem’in birinci gününden onuncu gününe kadar sokaklarda ilahiler okuyarak dolaşan goygoycular, gülbank çekerler ve durdukları kapının önünde dua ederlerdi. Günümüzde bu deyim gevezelik, boşboğazlık yapmak anlamında kullanılmaktadır.

6. ÇAPULCU
Vaktiyle tulumbacı takımlarına sızmış işsiz güçsüz adamlara çapulcu adı verilirdi. Bunlar zaman içinde birtakım sınavlardan ve denemelerden geçerek takıma alınmalarına rağmen, bazıları ahlak düşkünlüğü sebebiyle yine ilk fırsatta yangın yerinden hırsızlığa kalkışırlar, durum fark edilirse polise teslim edilirler ve o semte bir daha adım atamazlardı.1910’lu yıllarda İstanbul şehremini görevini sürdüren Cemil Topuzlu, hatıralarında itfaiye teşkilatındaki aksaklıkları dile getirirken “çapulculuktan” bahsetmektedir.

7. BULGURLU’YA GELİN GİTMEK
Bir işte gereğinden fazla telaş gösterenlere söylenen bu deyimin hikayesi şudur; Bulgurlu Köyü, suyu ve havası nedeniyle güzel bir köydür, eskiden beri de pehlivan çıkaran bu köyün delikanlıları güzelliği ile meşhur olmuştur. Bu delikanlılarla evlenmek için civardaki köylerin genç kızları can atarlardı. Dokuz gün festival havasında geçen Bulgurlunun düğünleri de pek meşhurdu. Eğer Bulgurludan bir görücü gelip kızı beğenerek nişan taktı mı, kız nişan bozulur korkusuyla çeyizini noksanlarını tamamlaması, bir an evvel nikah kıyılıp Bulgurlu ’ya gelin gitmek için annesini, babasını gece gündüz sıkıştırırmış.

8. PÜSKÜLLÜ BELA
II. Mahmud devrinde önce askerler, ardından memurlar için resmi başlık olarak kabul edilen fes, kısa sürede halk arasında da kullanılmaya başlanır. Fesin yaygınlaşmasıyla beraber değişik renk ve biçimlerde, püsküllü ve püskülsüz biçimde modeller ortaya çıkmıştır. Yağmur ve kardan kalıbı bozulan, rüzgarda püskülleri sürekli karışan fesin kullanımı zahmetli ve masraflı bir iştir. Püsküllü bela deyimi bu durumdan esinlenerek ortaya çıkmıştır.

9. BALIK KAVAĞA ÇIKINCA
Karşılıklı noktalarda bulunan Rumeli ve Anadolu Kavağı, çok rüzgarlı ve akıntının kuvvetli olduğu yerlerdir. Buralarda bu yüzden balık tutmak neredeyse imkansızdır. İstanbul’da balığın bol bulunduğu ve dolayısıyla fiyatının düştüğü zamanlarda şehirde tutulan balıkların, Kavaklar’a kadar götürülüp satıldığı görülür. Diğer zamanlarda düşük ücretle balık almak isteyen müşterilere balıkçılar tarafından verilen cevap ise “O sizin dediğiniz ücret balık kavağa çıkınca olur” şeklindedir.

10. İKİ DİRHEM BİR ÇEKİRDEK
Kılık kıyafetleriyle dikkat çeken İstanbul hanımefendileri ve beyefendileri için kullanılan bu tabir, aynı zamanda gösterişten uzak ve giydiğini kendisine yakıştıran anlamlarını da taşır. Deyimde geçen “dirhem” ve “çekirdek” tabirleri kuyumculukta hassas tartılar için kullanılan ağırlık ölçüleridir. O dönemde piyasada en değerli para olan Osmanlı altını, tartıda iki dirhem bir çekirdek gelmektedir. Kılık kıyafet konusunda titiz olan kimselerin piyasada en yüksek değere ve hassas ölçülere sahip altın sikkeyle beraber değerlendirilen bir deyim olmuştur.


SAFİYE ALİ

 

 

Türkiye’nin ilk kadın tıp doktoru Dr. Safiye Ali 1894’de İstanbul'da doğdu. Amerikan Kız Koleji’nde öğrenim gördü. Kolej yıllarında iken tıp doktoru olmaya karar verdi. Darülfünun Tıp Fakültesi henüz kadın öğrenci kabul etmiyordu. I. Dünya Savaşı sürerken maddi güçlüklere rağmen Almanya’ya giderek Würzburg Üniversitesi Tıp Fakültesinde öğrenim gördü. Amerikan Koleji mezunu olması sebebiyle zorluk çıkaran Bavyera Millî Eğitim Bakanlığı, sınavda aldığı birincilik derecesi karşılığı Safiye Ali’ye “doktor namzedi” unvanını verdi.

İstanbul’a döndükten altı hafta sonra kadın ve çocuk hastalıkları ihtisası yapmak üzere tekrar Almanya’ya gitti. Burada Dr. Ferdinand Krekeler (sonradan aldığı adı ile Ferdi Ali) ile evlendi.

Haziran 1923’te Türkiye’nin ilk kadın doktoru olarak icazetnamesini aldı ve eşi ile birlikte Cağaloğlu’nda muayenehane açtı. İlk zamanlar tanınmadığı için muayenehanesine kimse gelmemiştir ve hatta kadın olduğu için düşük vizite ücreti ödemek isteyenler bile olmuştur. İstanbul’da beş yıl doktorluk yaptı ancak karşılıksız olarak anne-çocuk sağlığına yaptığı hizmetler klinik çalışmalarının önüne geçti. Bu dönemde ayrıca Amerikan Koleji bünyesinde açılan ilk kız tıp okulunda jinekoloji ve obstetrik dersleri vererek kızlara tıp eğitimi veren ilk kadın öğretim üyesi olarak tarihe geçti.

Safiye Ali (2 Şubat 1894, İstanbul - 5 Temmuz 1952, Dortmund)

Türkiye Cumhuriyeti'nin ilk kadın tıp doktoru ve tıp eğitimi veren ilk kadındır. Anne çocuk sağlığı üzerine çalışmalar yapan Safiye Ali'nin adı Süt Damlası Bakımevleri ile anılır.

Mesleki çalışmalarının yanı sıra İstanbul'da başlayan feminist harekete katılarak Türk kadınının seçilme hakkı için mücadele etmiştir.

Babası Sultan Abdülaziz ve II. Abdülhamid'in yaverlerinden Ali Kırat Paşa, annesi Şeyhülharem Hacı Emin Paşa'nın kızı Emine Hasene Hanım'dır. Safiye Ali, dört kız kardeşin en küçüğü idi.

Ailesi, Osmanlı İmparatorluğu döneminde çeşitli hizmetleriyle tanınmıştır. Dedesi Hacı Emin Paşa 17 yıl Mekke şeyhülislamlığı yapmış ve hâlen aktif beş vakıf kurmuştur. Babasını küçük yaşta kaybeden Safiye Ali, dedesi Emin Paşa'nın Valideçeşme'deki konağında büyümüştür.