3. Kitabım "Aşkpedia" E-Kitap ve Sesli Kitap olarak yayımlandı. Çok yakında basılı kitap olarak da yayımlanacak!



SAFİYE ALİ

 

 

Türkiye’nin ilk kadın tıp doktoru Dr. Safiye Ali 1894’de İstanbul'da doğdu. Amerikan Kız Koleji’nde öğrenim gördü. Kolej yıllarında iken tıp doktoru olmaya karar verdi. Darülfünun Tıp Fakültesi henüz kadın öğrenci kabul etmiyordu. I. Dünya Savaşı sürerken maddi güçlüklere rağmen Almanya’ya giderek Würzburg Üniversitesi Tıp Fakültesinde öğrenim gördü. Amerikan Koleji mezunu olması sebebiyle zorluk çıkaran Bavyera Millî Eğitim Bakanlığı, sınavda aldığı birincilik derecesi karşılığı Safiye Ali’ye “doktor namzedi” unvanını verdi.

İstanbul’a döndükten altı hafta sonra kadın ve çocuk hastalıkları ihtisası yapmak üzere tekrar Almanya’ya gitti. Burada Dr. Ferdinand Krekeler (sonradan aldığı adı ile Ferdi Ali) ile evlendi.

Haziran 1923’te Türkiye’nin ilk kadın doktoru olarak icazetnamesini aldı ve eşi ile birlikte Cağaloğlu’nda muayenehane açtı. İlk zamanlar tanınmadığı için muayenehanesine kimse gelmemiştir ve hatta kadın olduğu için düşük vizite ücreti ödemek isteyenler bile olmuştur. İstanbul’da beş yıl doktorluk yaptı ancak karşılıksız olarak anne-çocuk sağlığına yaptığı hizmetler klinik çalışmalarının önüne geçti. Bu dönemde ayrıca Amerikan Koleji bünyesinde açılan ilk kız tıp okulunda jinekoloji ve obstetrik dersleri vererek kızlara tıp eğitimi veren ilk kadın öğretim üyesi olarak tarihe geçti.

Safiye Ali (2 Şubat 1894, İstanbul - 5 Temmuz 1952, Dortmund)

Türkiye Cumhuriyeti'nin ilk kadın tıp doktoru ve tıp eğitimi veren ilk kadındır. Anne çocuk sağlığı üzerine çalışmalar yapan Safiye Ali'nin adı Süt Damlası Bakımevleri ile anılır.

Mesleki çalışmalarının yanı sıra İstanbul'da başlayan feminist harekete katılarak Türk kadınının seçilme hakkı için mücadele etmiştir.

Babası Sultan Abdülaziz ve II. Abdülhamid'in yaverlerinden Ali Kırat Paşa, annesi Şeyhülharem Hacı Emin Paşa'nın kızı Emine Hasene Hanım'dır. Safiye Ali, dört kız kardeşin en küçüğü idi.

Ailesi, Osmanlı İmparatorluğu döneminde çeşitli hizmetleriyle tanınmıştır. Dedesi Hacı Emin Paşa 17 yıl Mekke şeyhülislamlığı yapmış ve hâlen aktif beş vakıf kurmuştur. Babasını küçük yaşta kaybeden Safiye Ali, dedesi Emin Paşa'nın Valideçeşme'deki konağında büyümüştür.





YELLEN


Konumuzun eski ABD Merkez Bankası Başkanı Janet YELLEN ile alâkası yok!


Yellenme - Osuruk Nedir?

Osuruk vücuttaki toksinleri atmanın bir yoludur. Mide ve bağırsaklarda biriken aşırı miktardaki gazın baskı yapması sonucunda osururuz.

Osuruk ana olarak beş çeşit gazdan oluşur;

Nitrojen(N2),

Karbondioksit(CO2),

Hidrojen(H2),

Metan(CH2),

Oksijen(O2).

Bunlardan metan patlayıcıdır. Yandığı takdirde mavi renk, güçlü bir alevi olur. Bunu kendi kıçınızda denemeyin! Tabi bunlar tek başına osuruğa o kokuyu vermezler.

Kokunun nedeni karbon(C) ve sülfürdür(S).

Nasıl osururuz?
Ağzımızı her açışımızda içeri hava girer ve döngü başlar. Tahmin edeceğiniz üzere, içeri giren hava dışarı çıkmak zorundadır. Bu durumda hava, sekiz metrelik bir sindirim tünelinden geçtikten sonra dışarı çıkabilir. Hava, önce midemize girer. Bu sırada hâlâ sadece oksijen ve nitrojenden oluşan havanın bir kısım oksijeni burada emilir, geri kalan mideden bağırsağa geçer. Fermantasyon sonucu ortaya çıkan karbondioksit de birleşime katılır. Osuruğa gürültülü, yüksek ve sulu sesi ile kokusunu verebilmek için bağırsaklarda protein ve karbonhidrat olması gerekir.

Sindirim sırasında bakteriler fermente olup kalan besinlere saldırır. Bu sırada diğer gazlar üretilir. Bazı yiyecekler gaz yapar; lahana gibi selüloz açısından zengin besinler, fasulye, mantar...

Çıkmayan osuruğum nereye gider?
Çıkmak isteyen gaz içerde durmaz. Kaâle almayabilirsiniz, bastırmaya çalışabilirsiniz, suçu başkasına atabilirsiniz, ama eninde sonunda kokulu gerçek ortaya çıkacaktır. Zaten osurmazsak vücudumuzdaki toksinler tekrar kana karışıp bizi zehirler. Aynı zamanda da karın bölgesinde şişkinlik ve ağrıya neden olur. Daha az osuruğun sırrı, yemek yerken konuşmamaktır. Eğer yemek yerken konuşursanız, gaz bir delikten içeri girecek ve bir başka delikten de dışarı çıkmak isteyecektir.
Çıkarken ne olduğunu anlamadığın şey işte bu, osuruk.

*İyi insanın içinde kötü şey durmaz .
*Bir osuruk bin hekime bedeldir.
*İyi günlerde sağlıklı osuruklar.



İNCİR AĞACI


Neden İncir ağaçları, bahçelerin eve uzak bölümlerine dikilir?

İncir ağacını evinizin önüne dikecekseniz dikmeyin,
Gölgesi için dikecekseniz de dikmeyin, Kökleri aşırı sık,
ve hızlı yayılan aynı zamanda güçlü ve genişleyicidir.
Suyu da çok sever.
Diğer kökler gibi engel karşısında kök engelin etrafını dolanmak yerine delip geçer.
Beton olsa, plastik te olsa deler.
Bu yüzden evin yakınında
İncir ağacı dikmek o eve zarar vermek demektir,
Ağacın kökleri Zaman içinde büyüdükçe Evin su borularını kanalizasyon kanallarını, temellerini sarar,
İncir suya koşar, ağacın kökleri toprak altında ki suyu bulmak için metrelerce uzar.
Eğer İncir ağacını evinize yakın, dikerseniz ,O mutlaka
Evin su giderini bulur, Yıllar
sonra bir bakarsınız mutfağınızda, banyonuzda lavabodan incir kökü çıkmış...
Yada kökler Ahtapot gibi boruları sarar, tıkar, hatta parçalar.
İncir kökü , suyu bulmak için toprak altında 10-15 metre gider.
“Ocağına İncir ağacı dikmek” deyimi de buradan gelir.

Alıntı

HAYAT İŞTE


CAHİT SITKI TARANCI

Küçükken yaramazlık yaptığı için babası tarafından pencereden aşağı sarkıtılmıştır. O günden sonra ölümden korkmuş ve eserlerinde hep “ölüm” temasını işlemiştir.



NAZIM HİKMET

Nazım Hikmet’in en değişik özelliği devamlı beyaz pantolon giymesiydi. İlham geldiğinde aklındaki sözleri hemen beyaz pantolonuna not alıyormuş. Tüm dünyanın tanıdığı bir şair olmak, böyle değişik özelliklere sahip olmaya bağlıdır belki de.
Bursa cezaevinde ıslak ıslak çok dayak yediği için onun en büyük korkusu su olmuştur.


ÖZDEMİR ASAF

"R" leri söyleyemeyen şair...
Bir gün matbaadan çıkıp Karaköy’e gitmek için bindiği taksinin şoförü sorar:
“Neğeye biğadeğ?” Utancından “Kağaköy” diyemez, “Eminönü” der. İner. Oradan Karaköy’e kadar yürür.


YAHYA KEMAL

Hiç evi olmamıştır. Ölene kadar otelde yaşamıştır. Nazım Hikmet’in annesine aşık olmuştur.


TEVFİK FİKRET

Aynı zamanda iyi bir ressamdır. Evinin planını da kendisi çizmiş ve evine isim veren ilk şairimiz olmuştur. En büyük takıntısı: Sol tarafında kimseyi yürütmemek.


AHMET HAŞİM

Hastalık derecesindeki takıntısı ise: Toprak yemesidir. Haşim’in şiirlerinde hep gün batımı, gece, ay ışığı, hüzün olmasının sebebi çirkin olmasından derler.


TOMRİS UYAR

Üç büyük şairi (Turgut Uyar, Cemal Süreya, Edip Cansever) kendisine tutsak eden kadın… Bahsi geçen güzel.


CEMAL SÜREYA

Sevgili Cemal soy ismindeki iki y’den birini bir iddia sonucu kaybetmiştir. Evet, soy ismi tek “y” ile yazılıyor.


ORHAN VELİ

Ölümü belediyenin açtırdığı bir çukur yüzündendir. Çukura düşmesi sonucu başından yara almış ve ölüm sebebi bu olmuştur.


CEMİL MERİÇ

En ünlü sözleri kitap okumak üzerine olan Cemil Meriç gözlerinde oluşan bir rahatsızlık nedeni ile yazıları okumayacak duruma gelmiştir. Gözleri göremez duruma geldiğinde ise yakınlarının yardımı ile yazmaya devam etmiş hatta en verimli eserlerini gözlerinin görmediği dönemlerde kaleme almıştır.


SABAHATTİN ALİ

Sabahattin Ali su gibi Türkçesi ile kitaplarını kaleme almıştır. Kısacık ömründe hayata her daim pozitif düşüncelerle bakan Ali diksiyon takıntısına sahipmiş. Yanlış telaffuz edilen bir söz duyduğunda hemen bunu düzeltme girişiminde bulunurmuş. Hatta bu durumundan eşi Aliye Hanım oldukça rahatsız olur, bunu da kendisine söylermiş. Sabahattin Ali bu olayı arkadaşlarına “ Aliye hanım bana bu yüzden fena içerliyor. Karı koca ağız tadı ile kavga edemiyoruz. Kavganın ortasında tutup diksiyon yanlışlarını düzeltiyorum” diye anlatırmış.


AHMET ARİF
Türkçeyi en iyi kullanan şairlerimizden Ahmed Arif aynı zamanda Zazaca, Arapça ve Kürtçe dillerini de biliyordu. Ata binmeyi daha küçük yaşlarda öğrenen Arif şahlanmayan ata binmezdi. Yaşamının büyük bir bölümünde günde 4 paket sigara içen Ahmed Arif tam bir sigara tiryakisiydi.


HÜSEYİN RAHMİ GÜRPINAR

Kulağa sevimli gelen bir alışkanlık! Unutulmaz filmlerden olan Gulyabani filminin esinlenildiği aynı ismi taşıyan kitabın yazarı Hüseyin Rahmi Gürpınar temizlik hastasıymış. Öyle ki, bu özelliğinden dolayı hiç evlenmemiş ve devamlı eldivenleri ile gezmiş. Kendini sosyal ortamlardan soyutlayan büyük yazar evde örgü örmekten çok hoşlanır. Yurtdışından yeni örgü modelleri getirtirmiş. Aynı zamanda örmediği ve yazmadığı zamanlarda mutfağına kapanır ve ev reçelleri yaparmış.


YAŞAR KEMAL

Yaşamı boyunca Türk edebiyatına sayısız eser bırakan usta kalem Yaşar Kemal çocukluğunda pek bir talihsiz olaylar yaşamış. Babası Van’dan göç ettiği sırada yanına aldığı Yusuf isimli bir çocuğu kendi çocukları ile birlikte büyütmüş. Yusuf’un camide namaz kılarken babasını kalbinden bıçaklayarak öldürülmesine tanık olan Büyük yazar 12 yaşına kadar kekeleyerek konuşmuş. Sağ gözündeki durum ise daha küçük yaşlarda eniştesinin kurban kesmesini izlerken bıçağın bir anda fırlayarak Yaşar Kemal’in gözüne gelmesi ile kör olmasına neden olmuş.


ÜMİT YAŞAR OĞUZCAN

Söylenenlere göre Ümit Yaşar yirmi üç kez, kendi sözlerine göre de üç kez intihara kalkışmıştı.
1973 yılında Ümit Yaşar Oğuzcan’ın on yedi yaşındaki oğlu Vedat Oğuzcan, Galata Kulesi’nden aşağı atlayarak intihar eder. Rivayet odur ki, cansız bedeni yerde yatarken avucundaki kağıtta bir not yazılıdır: “Baba intihar öyle edilmez, böyle edilir!



BARIŞ
YURTİÇİ SATIŞ SİTELERİ




TOLSTOY'UN BİSİKLETİ

 


Büyük yazar Lev Tolstoy, 7 yaşındaki oğlu Vanichka’nın ölümüne o kadar üzülür ki, dünyaya küser ve münzevi bir hayat yaşamaya başlar.

O günlerde Moskova Bisiklet Severler Derneği, kafasının dağılmasına vesile olabilir diyerek kendisine bir bisiklet hediye eder.

Bu olay yaşandığında Tolstoy 67 yaşındadır ve daha önce hiç bisiklete binmemiştir.

67 yaşında bisiklet sürmeyi öğrenen Tolstoy’dan yola çıkarak Psikoloji, Sosyoloji, Felsefe gibi bilimler, toplumun

“Bu yaştan sonra yapılır mı?”,

“Artık çok geç”

gibi belirli bir yaştan sonra bir şeyleri öğrenme, bir şeylerle uğraşma durumlarını “Tolstoy’un Bisikleti” kavramı ile örneklendirmeye çalışmaktadırlar.

Tolstoy’un bisikleti Moskova müzesinde sergilenmektedir.

Covid-19 ile en çok duyduğumuz sayılardan biri sanırım 65.

Ne zaman bir karar alınsa “65 yaş’a atıf yapılıyor.

“65 yaş üstündekiler sokağa çıkmasın”,

“65 yaş üstündekiler izole olsun”,

“65 yaşındakiler seyahat etmesin” vs.

Bu durumun arka planında “65 yaş üstü yaşlıdır”,

“65 yaş üstü ölüme yakındır” gibi saçma sapan bir düşünce var.

İşin hazin tarafı 65 yaş üstü insanların da bunu benimsiyor olması. Normalde 2-3 haftada bir mutlaka ziyaretimize gelen anne ve babam, Covid-19 başladığından beri olağanüstü durumlar hariç gelmemeye başladılar.

Oysa 5 yaşındaki,

15 yaşındaki,

35 yaşındaki ne kadar riskli ise,

65 yaş da o kadar risklidir.

Covid-19’dan daha riskli ve zararlı bir şey varsa o da genelde tüm insanların, özelde 65 yaş üstünün yaşam enerjisini ellerinden almaktır. Demek ki Tolstoy bugün yaşıyor ve de 67 yaşında olsaydı belki bisiklet kullanmasını öğrenemeyecekti.

Demek ki 70 yaşında Süleymaniye Camisini, 86 yaşında Selimiye Camisini yapan Mimar Sinan bugün o yaşlarda yaşıyor olsaydı bu muhteşem eserlerden mahrum kalacaktık.

Demek ki dünyaca meşhur, Hıristiyanlığın en büyük kilisesi olarak bilinen Aziz Petrus Bazilikası’na 70 yaşındayken mimar olan ve ölene yani 89 yaşına kadar bu Bazilikanın yapımı ile uğraşan Michelangelo bugün yaşıyor olsaydı bu yapıyı göremeyecektik…

Bedenine ve ruhuna gerekli özeni gösteren, içinde yaşama, öğrenme, öğretme, faydalı olma gibi hislere sahip bütün insanlar için hiçbir şeyin ‘yaş’ı olamaz.

İşte yukarda iki-üç örnek verdim.

Ki bu örnekler bu kadarla sınırlı değil.

Alman yazar Goethe, en bilinen eseri Faust’u yazdığında 82 yaşındaydı.

Afrikalıların “beyaz sihirbaz” diye tanımladığı Nobel ödüllü  Alman doktor Albert Schweitzer’in gençlik yıllarındaki tek amacı Afrika’daki insanların hayatını kurtarmaktı.

Bu yüzden tıp eğitimi aldı ve 38 yaşından itibaren Gabon’da insanlara yardım etmeye başladı. Kendi açtığı hastanede, vefat ettiği 90 yaşına kadar ameliyatlara katıldı.

Bugün 106 yaşında olan Muazzez İlmiye Çığ, hâlâ dünyanın kabul ettiği en değerli Sümerolog’dur.

Operada en fazla gösterimi yapılan oyunlardan olan Othello’yu besteleyen İtalyan bestekar Verdi, bu besteyi 75 yaşında yaptı.

Çok iyi anımsıyorum, 2014 yılında yabancı basında şöyle bir haber vardı.

Amerika’da Anna Stoehr isminde bir kadın Facebook’a üye olmak ister.

Doğum tarihi 1900’dür ama Facebook’ta o yıl doğum tarihi kısmı 1905’ten başlıyordu. Mecburen yaşını 99 olarak girer ama Facebook şirketine “gerçek yaşımı kullanmak istiyorum” temalı bir mail atar.

Yani Anna Stoehr şunu haykırıyordu:

“Hâlâ yaşıyorum”…

“Hâlâ yaşıyorum”,

ne güzel bir başkaldırı,

ne muhteşem bir manifesto.

“Yaş”ın sadece bir rakam olduğunun dışavurumu.

Bir toplumun kullandığı dilde var olan kelimeler, o topluma dair yaşantıyı, anlayışı da içinde barındırır.

Mesela bugün “ihtiyar” kelimesini duyduğumuzda zihnimizde avurtları çökmüş, yüzü kırışık dolu, bir elinde baston bir insan tasavvur ediyoruz. Oysa “İhtiyar” Arapça kökenli ama artık Türkçeleşmiş bir kelime. İhtiyar’ın asıl anlamı ‘seçkin’, ‘hayırlı’dır. Hatta “kırsalın millet meclisi” diye tanımlayacağımız

“ihtiyar heyeti” de aslında köyün muhtarı, köyün öğretmeni, köyün imamı gibi seçilmiş kişilerden oluşur.

Ama çoğu kişi ihtiyar heyetini “köyün yaşlıları” olarak biliyor.

İşte bu algı çok yeni. Eskiden seçkin olduğu düşünüldüğü için “ihtiyar” diye tanımlanan 65 yaş üstü, şimdilerde işe yaramaz, bir şey üretemez, sırtımızda yük, kambur gibi haksız ve anlamsız bir yargıyla karşılaşıyor.

Oysa Bernard Shaw ne güzel söyler : “Yaşlanmadan akıllanmayı çok isterdim”…

Ben 65 yaş üstü tanıdıklarımla konuşmaktan son derece keyif ve feyz alırım, kıymetlidir benim için. Pandemiden hemen önce annemler ve sınıf arkadaşlarıyla yaptığım Kars gezisi, o ana kadar katıldığım tüm turları dinamizm, dakiklik ve kaliteli zaman açısından geçmiştir.

Kimse ne yürümekten ne erken kalkmaktan ne de rehberin uzun uzun verdiği tarihi bilgilerden şikâyet etmiş bilakis her şeye doğal merak ve ilgi gösterebilmişlerdir. Gezide daha net anladım ki, ihtiyarlar gençleri cebinden çıkarır.

(100. yaşınızı birlikte kutlamak dileğiyle.)

Hâlâ fırsatınız varsa ‘ihtiyar’ı algıladığınız değil, gerçek manasıyla idrak edip kullanarak yaşamayı deneyin isterim.

 

(Elifgilbazata'dan alıntı.)

PANZEHİR



Dünyanın en zehirli yılanı bir fili bile öldürebilir, ancak hayatta kalan bir hayvan vardır: At!

Bir yılan ne kadar ölümcül olursa olsun, hatta korkunç kral kobra bile, bir at yılan ısırığından ölmez.
Isırıldıktan sonra at yaklaşık üç gün hafif bir şekilde hastalanabilir, ancak daha sonra hiçbir şey olmamış gibi tamamen iyileşebilir.

Bu, doğanın en inanılmaz harikalarından biridir ve bu canlının içinde insan hayatını kurtarabilecek bir sır gizlidir: panzehir.

Peki bu panzehir nasıl üretilir?
İlk olarak, yılanlardan zehir toplanır.
Daha sonra az miktarda ata enjekte edilir.
Atın bağışıklık sistemi tepki verir ve zehri etkisiz hale getirmek için antikor üretir.
2-3 gün sonra bu antikorlar atın kanında bulunur.
Daha sonra attan kan alınır ve kırmızı kan hücreleri (RBC) temizlenir.
Plazma (beyaz kısım) işlenerek panzehir üretilir.
Bu panzehir daha sonra zehirli yılanlar tarafından ısırılan insanlara hayatlarını kurtarmak için enjekte edilir.

Sadece Hindistan’da, yüzlerce atın bu hayat kurtarıcı serumu üretmek için bakıldığı çok sayıda panzehir üretim tesisi bulunmaktadır.
Düşünün, bu nazik yaratık sayesinde dünyadaki en ölümcül zehirlerden bazılarından korunuyoruz.
Belki de Atlar olmasaydı, tek bir yılan ısırığında bile birçok hayat kaybedilirdi.

Kaynak Cienciatum Sorpréndete

İNÖNÜ RESİMLİ BANKNOT


Üstünde İnönü resmi basılı paralar.

Özetleyecek olursak...

"İnönü'nün, Mustafa Kemal'e saygısı olsa para üstüne kendi resmini bastırır mıydı..." şeklinde bir soru...

Bilgide talihsizlik bir yana... Soru gerçekten güzel.

Bu konuda bilgisi olmayan dostlarım okusun!

 

İşte bu işin gerçeği.

O yıllarda ülkemizde para ve pul basacak matbaamız yoktu. Para ve pullarımızı İngiltere Londra'da büyük tesisleri bulunan Thomas De La Rue basıyordu. 1940 yılında İsmet İnönü hükümeti tarafından aynı yere 100 ve 50 kuruşluk olarak 20 milyon liralık banknot bastırıldı.

Basılan banknotlar Londra'dan New York Shine adlı gemiyle Türkiye'ye gönderildi. Gemi 2 hafta süren yolculuktan sonra yakıt almak için Yunanistan'ın Pire limanına uğradı.

Tarih 16 Nisan 1941'di. Alman uçakları Pire limanına saldırarak Türkiye' ye para getiren New York Shine gemisini batırdı.

Gemideki Türk paraları denize saçıldı ve Yunanlılar tarafından toplandı.

O dönem 20 milyon lira çok büyük paraydı, bu parayla Türkiye ekonomisi idare ediliyordu. Bu olay üzerine İnönü paraların Yunanlılar tarafından kullanılmasını önlemek amacıyla Atatürk resimli tüm banknot paraları tedavülden kaldırmak zorunda kaldı.

Ve yeniden para bastırılması gerekmekteydi... Bu kez paranın üzerine de (anlaşılacağı üzere farklılık olması için) İnönü resmi koyulmuştu.

Halk içinde infial olmaması için bu olay saklanmıştır. 

Yıllar sonra bu paralar da tedavülden kaldırılarak yeniden Atatürk resimli paralar bastırıldı.