3. Kitabım "Aşkpedia" E-Kitap ve Sesli Kitap olarak yayımlandı. Çok yakında basılı kitap olarak da yayımlanacak!



ASTRONOT KIYAFETİ






Uzayda mermiden kat kat hızlı hareket eden minik toz parçacıkları ve mikrometeoritler bulunur. Bu kıyafetler, Kevlar gibi çok katmanlı ve dayanıklı malzemelerden yapılmış bir "kurşun geçirmez zırh" görevi görür.

 

Hareket Kabiliyeti ve Mekanik

Basınçla şişirilmiş bir kıyafet, tıpkı sert bir lastik gibidir. Astronotun kolunu bükebilmesi veya parmaklarını kullanabilmesi için eklemlerde çok karmaşık dişli ve rulman sistemleri bulunur.

 

İletişim ve İzleme

Kaskın içindeki sistemler, astronotun hem Dünya hem de istasyonla kesintisiz bağ kurmasını sağlar. Aynı zamanda sensörler; kalp atışını, oksijen seviyesini ve hayati bulguları anlık olarak merkeze iletir.

 

Şaşırtıcı Gerçek:

Tek bir modern uzay kıyafetinin üretimi milyonlarca dolara mal olur ve yapımı yıllar sürer. Bu, bir insanın hayatta kalamayacağı en düşman ortamda ona bir "yuva" sunmanın bedelidir.

Sizce uzayda bu kıyafetin içinde 8 saat çalışmak nasıl bir duygu olurdu?

#uzay #bilim #astronomi #nasa #teknoloji #evren #astronot



İlk yorum yapan sen ol.

DÜNYA BÖBREK GÜNÜ



Dünya Böbrek Günü, her yıl Mart ayının ikinci perşembesi, böbrek sağlığı konusunda farkındalık yaratmak ve böbrek hastalıklarının önlenmesi için toplumları harekete geçirmek amacıyla kutlanan global bir etkinliktir. Uluslararası Böbrek Vakfı Federasyonu (IFKF) ve Uluslararası Nefroloji Derneği (ISN) iş birliğiyle 2006 yılından bu yana düzenlenmektedir.


Dünya Böbrek Günü’nün Amacı
Bu özel gün, toplumların dikkatini böbrek sağlığına çekmek ve erken teşhisin önemini vurgulamak için hayata geçirilmiştir. Böbrek hastalıkları dünya çapında önemli bir sağlık sorunudur ve erken fark edilmediğinde böbrek yetmezliğine kadar ilerleyebilir. Günün hedeflerinden bazıları şunlardır:
- Böbrek hastalıklarının önlenebilir ve tedavi edilebilir olduğunu vurgulamak.
- Diyabet, yüksek tansiyon gibi böbrek sağlığını etkileyen hastalıklarla mücadele yöntemlerini teşvik etmek.
- Organ bağışına olan ihtiyaca dikkat çekmek ve bağış yapmayı teşvik etmek.

Her Yıl Farklı Bir Tema
Dünya Böbrek Günü, her yıl farklı bir temayla kutlanır. Bu temalar, böbrek hastalıklarının farklı yönlerine odaklanır. Örneğin:
- 2021 yılı teması: "Böbrek Sağlığı İçin Herkes İçin Adalet"
- 2022 yılı teması: "Böbrek Sağlığı İçin Daha İyi Bir Gelecek – Güçlendirme ve Eğitim"

Böbrek Sağlığı İçin Öneriler
Böbrek sağlığını korumak için şu önerilere dikkat etmek önemlidir:
- Sağlıklı beslenme düzenini benimsemek ve tuz tüketimini sınırlandırmak.
- Düzenli egzersiz yapmak ve sağlıklı bir kiloda kalmak.
- Bol su tüketmek ve sigaradan uzak durmak.
- Diyabet ve tansiyon gibi risk faktörlerini kontrol altında tutmak.
- Düzenli olarak sağlık kontrolleri yaptırmak ve erken teşhise önem vermek.

Dünya Böbrek Günü'nde Yapılan Etkinlikler
Dünya genelinde bu önemli gün, eğitim seminerleri, sosyal medya kampanyaları, sağlık taramaları ve yürüyüş gibi farkındalık etkinlikleriyle kutlanır. Sağlık kuruluşları, okullar, sivil toplum örgütleri ve bireysel katılımcılar, bu hareketin bir parçası olarak toplum sağlığına katkıda bulunurlar.

Böbreklerinize dikkat etmek ve erken teşhisin önemini vurgulamak için Dünya Böbrek Günü'nde sağlık kontrollerinizi yaptırmayı ve çevrenizde farkındalık yaratmayı ihmal etmeyin!

SADAKAT


Brezilya’da sahibinin gömüldüğü mezarlıkta 10 yıl geçiren ‘Bob Coverio’ adlı köpek, Sao Paulo’da hayvanların sahipleriyle gömülmesine izin veren yasaya ilham oldu. 2021’de ölen sadık köpek, sahibinin yanına gömülmüştü.

BBC’nin haberine göre Brezilya’da Sao Paulo hükümeti, ‘Bob Coverio’ adlı yasayı yürürlüğe koydu. Yasa hayvanlarla, sahipleri arasındaki ‘duygusal bağı’ tanıyor.
Yasayı hazırlayan temsilcilerden biri olan Eduardo Nóbrega “Aşk ve sadakat öyküsü olarak başlayan şey, kamu politikasına dönüştü” diye yazdı.
Brezilya medyasına göre Bob, sahibinin Taboão da Serra’daki mezarlıkta düzenlenen cenaze törenine katıldı. Köpeği bir daha oradan sahibinin ailesi bile götüremedi. Bob’a yaşaması için mezarlıkta bir kulübe yapıldı ve burada cenaze törenlerine eşlik etmesiyle tanındı. 2021’de bir arabanın çarpması sonucu hayatını kaybeden sadık köpek, sahibinin yanına gömüldü.
Nóbrega, Bob Coveiro Yasası hakkında sosyal medyadan şunları yazdı: “Evcil hayvanını kaybeden herkes bilir. Bu sadece hayvan değil, bir aile. Ve bu yasa, bu bağı tanıyor ve veda anında daha fazla saygı gösterilmesini sağlıyor. Aşk, vedayla bitmez.”
Yasa, eyalette hijyen standartlarına uyulması şartıyla kedi ve köpeklerin artık aile mezarlıklarına gömülebileceği anlamına geliyor. Kurallarıysa yerel cenaze hizmetleri belirleyecek.



Fotoğraf: Patre

GOOGLE PİZZA





-Alo, Gordon Pizza mı?
-Hayır efendim Google Pizza!
-Yanlış numara galiba, kusura bakmayın.
-Hayır efendim numara doğru, Google olarak Gordon Pizza’yı satın aldık. Artık Google Pizza.
-Öyle mi? O zaman bir sipariş vermek istiyorum?
-Tabii efendim. Her zamankinden mi?
-İyi de, ne sipariş vereceğimi nereden biliyorsunuz?
-Biliyorum efendim. Son 5 keredir mantarlı, sosisli, sucuklu, kalın hamur istemişsiniz.
-Hım. Tamam o zaman, yine öyle olsun!
-Öyle olmasın efendim. Size onun yerine kuru domatesli, biberli sebzeli pizza göndersem?
-Neden?
-Bakıyorum da kolesterolünüz 300’ün üzerinde, üreniz de yüksek.
-Bunu nereden biliyorsunuz?
-Son check-up’ınız 15 gün önce imiş efendim, ona baktım.
-Tamam, anladık. Ama ben yine kendi siparişimi istiyorum. İlaçlarımı alıyorum zaten.
-Özür dilerim efendim, ilaçlarınızı da pek almıyorsunuz. 30 tabletlik kolesterol ilacınızı alalı 90 günü geçmiş.
-Sonra tekrar aldım, ay hem size ne?
-Sonra tekrar almamışsınız efendim, kredi kartı harcamalarınıza baktım.
-Yahu nakit aldım. Onun kaydı yoktur.
-Nakit de almış olamazsınız 45 gündür bankadan nakit çekmemişsiniz.
-A a! Belki başka bir nakit kaynağım var canım, nereden bileceksiniz?
-Olamaz efendim. O zaman vergi kaçırıyorsunuz demektir. Gelir vergisi beyanınızda başka bir nakit gelir görünmüyor.
-Yok artık. Yuh be!
-Sinirlenmeyin. Sadece size yardım etmek istiyorum efendim, asla kötü bir niyet yok.
-Biliyor musun? Artık gına geldi. Çekip gideceğim dünyanın ücra bir köşesine, ne internet, ne Google, ne teknoloji kafamı dinleyeceğim. Yeter artık. Yeter be!
-Biraz zor efendim.
-A a! O niye o?
-Pasaportunuzun süresi dolmuş efendim.


Dünya Gözüme Kaçtı
Durum bu mudur? Budur.

SAMSUN ATATÜRK HEYKELİ

 


Samsun'daki meşhur Atatürk heykeli 1932 yılında Viyana'da yaptırılmıştır. Türkiye'ye kadar da hiçbir ücret alınmadan getirilmiştir. Alttaki görselde, Viyana döküm atölyesinde bu muhteşem heykeli yapan Avusturya işçileri.

Viyana'dan gelen Samsun'daki Onur Anıtının hikayesi...

Kurtuluş Savaşı başlatmak ve yeni Türkiye Devleti’nin kuruluşunun adımlarını atmak üzere ilk adımı Samsun’a çıkarak gerçekleştiren Atatürk, Samsunlulara büyük onur kazandırmıştı.
Atatürk’e olan sevgi ve minnet duygularını ifade etmek için dünyanın en güzel heykellerinden birisini Samsun'a ayak bastığı yere dikilmesi fikri dönemin Samsun Valisi Kâzım Paşa tarafından ortaya atılmıştı.
Samsun’un simgesi sayılan bronz Atatürk heykeli, Samsun halkının adına, daha önce Ankara Zafer Anıtı'nın inşası için açılan yarışmayı kazanan Avusturyalı heykeltıraş H. Kriphel’e 1927 yılında sipariş edildi. 1931 yılında Viyana'daki Vereinigte Metallwerke dökümhanesinde yaptırıldı.
Döküm aşamasından sonra temizlik ve rötuş işlemleri için dökümhanede birleştirilen anıt bu işlemlerin de tamamlanmasının ardından tekrar sökülerek her bir parça ayrı ayrı sandıklamıştır.
Hamburg'dan Deutsche Levante-Linie kumpanyasının Nicea vapuru ile taşınan anıtın parçaları 15 Ekim 1931 tarihinde Samsun'a ulaşır. Gümrüğe takılsa da devreye giren Hükümet gümrük vergisini bütçeden karşılar.
Avusturyalı bir mühendisin de yardımıyla 29 Ekim 1931 tarihinde heykel daha önceden hazırlanan kaideye monte edilir.
Anıtın resmî açılış töreninin Birinci İnönü Muharebesi zaferinin yıl dönümü olan 10 Ocak 1932 tarihinde yapılması düşünülse de hazırlıkların tamamlanamaması nedeniyle 15 Ocak'ta büyük bir törenle açılışı yapılır.
Bandonun İstiklâl Marşı'nı çalmasının ardından öncelikle Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal'in gönderdiği şu telgraf okunmuştur:
“Salim Bey, Samsun Valisi
Muhterem Samsun halkının şahsıma karşı besledikleri asil duyguların kıymetli bir tezahürünü bildiren telgrafınızdan pek mütehassıs oldum. Teşekkür, muhabbet ve selamlarımın halka arzını rica ederim."
—Reis-i Cumhur Gazi Mustafa Kemal
4,75 metre yüksekliğindeki tunçtan yapılma atlı heykel tüm Atatürk heykelleri arasındaki en devingen ve iddialı heykellerden biridir. Heykeltıraş Aylin Tekiner'in değerlendirmesine göre ritim ve denge yönünden de oldukça tatmin edici olan heykelde hareketlilik, gerilim ve devinim son derece dengelidir. Heykelde Mustafa Kemal mareşal üniformasıyla şaha kalkmış bir at üzerinde savaş komuta eder hâlde betimlenmiştir. Üst vücudu sol tarafa, yüzü ise sağ tarafa bakan Mustafa Kemal sol eliyle atın dizginlerini tutarken sağ eliyle de kılıcının kabzasını kavramış kılıcı çekmek üzeredir ve kıyafeti de beden hareketini yansıtacak biçimde üzerine oturmuştur. Kılıcın boyu dönem subaylarının kullandığı kılıç olmayıp çok uzundur. Yüz kompozisyonu ise gençlik yıllarını anımsatır şekilde çalışılmıştır. Heykel kaideye atın arka iki ayağı ve kuyruğu ile dayanmaktadır. Atın bu dengeli duruşu heykelin devingenliğini de güçlendirmektedir. Yine Tekiner'e göre şaha kalmış olan atın hareketi ileri atılma hırsını, meydan okumayı ve kahramanlığı yansıtmakta; Mustafa Kemal'in atın dizginlerini tutmaya çalışması bağımsızlık için sabırsızlanan halkı soğukkanlılığa çağırmaya, dizginlere hakim oluşu da gücünü ve becerisini yansıtmaktadır.
Krippel de yaptığı açılış konuşmasında heykel kompozisyonunu "...gururlu bir şekilde batıya ve çok uzaklara dikilen bakışları azim dolu gözleriyle, şahlanan atın üzerinde Gazi Mustafa Kemal dimdik bir şekilde oturuyor. Bu oturuşta korkusuzluk, kolun kılıca uzanışında ise Türklüğün gücü vardır." şeklinde açıklamıştır...


İŞİMİZ YAŞ

 



İhtiyarlık kaç yaşında başlar?

Kristof Kolomb Amerika'yı keşfe çıktığı ilk yolculuğunda 50 yaşını çoktan aşmış durumdaydı...

Pasteur kuduz asısını bulduğunda 60 yaşındaydı...

Mimar Sinan, Süleymaniye Camii'ni bitirdiğinde 70 yaşını geçmişti. Selimiye Camii'ni tamamladığında ise 86 olmuştu...

Galileo, Ay'ın günlük ve aylık çizimlerini yaparken 73 yaşındaydı...

Charlie Chaplin, 76 yaşında film yönetmenliği yaparak hâlâ işinin başındaydı...

Goethe, en büyük eseri Faust'u ölümünden bir yıl önce, yani 82 yaşında bitirmişti. 83'dü...


Gençlik hayatın belli bir çağı ile ilgili değildir.

İnsan, kendine olan güveni derecesinde genç, şüphesi derecesinde yaşlıdır.

Cesareti derecesinde genç, korkuları derecesinde yaşlıdır.

Ümitleri derecesinde genç, ümitsizliği derecesinde yaşlıdır.

Hiç kimse fazla yaşamış olmakla ihtiyarlamaz. İnsanları ihtiyarlatan, ideallerinin gömülmesi, hedeflerinin olmamasıdır. Seneler cildi buruşturabilir. Fakat heyecanların, ideallerin teslim edilmesi adeta ruhu buruşturur.

İnsanlar yaşadıkça yaşlandıklarını sanırlar, halbuki hedeflerine götüren yolu yürümedikçe yaşlanırlar.

İnsan ihtiyar olmaya karar verdiği gün ihtiyardır.

Güzelliği görme yeteneğini kaybetmeyen asla yaşlanmaz.

Tabiri caiz ise yaşlanmak bir dağa tırmanmak gibidir. Çıktıkça yorgunluğunuz artar. Nefesiniz daralır ancak görüş alanınız genişler.

Beynimiz yeni tecrübeler keşfettiği sürece insan genç sayılır.

William Gladstone

EBEVEYN



"Misafirliğe gelen 3 yaşında çocuk elindeki telefonu fırlattı ve televizyonumuz kırıldı.

Babası özür dilemek şöyle dursun, bu kırdığı 4. telefon, iki de televizyon diye pişkin pişkin güldü."

"6 yaşındaki çocuk pazar tezgâhındaki dolmalık biberleri parmağıyla tek tek deldi, pazarcı ardından ürünleri tek tek ayıklayıp kaldırmak zorunda kaldı ve annesi bir kere bile 'yapma!' demedi."

"Evimize gelip, tuvalete çocuğunun peşinden -özgüveni kırılır diye- gitmeyen anne sayesinde, çocuğun batırdığı tüm banyoyu ben temizledim."

"Elinde kıyır-kıyır elmalı kurabiyeyle evin içinde dolaşan çocuk için 'örtü sereyim de öyle yesin!' dedim. Annesi 'oturup yemez ki!' diyerek omuz silkti."

"Komşu çocukları bahçe aydınlatmalarını kırıyor. Söyleyince, 'Çocuğumdan daha kıymetli değil' yanıtını alıyorsun."

Camilerde çocuklar alışsın diye teravih namazına götürülüyor, ama namaz boyunca caminin içi ‘YouTube Keşfet’ine dönüyor.

Bu çocuk camiye mi alışıyor gerçekten?

Böyle yapınca sevap kazandığını mı zannediyor bu insanlar?

Sorun çocuklarda değil! Sorun, kitap okumayan, pedagojiden bihaber ama Instagram'da izlediği iki videoyla kendini 'çocuk ruhundan anlayan ebeveyn' ilan eden yetişkinlerde.

Neymiş efendim; çocuk özgürmüş, keşfederken engellenmezmiş, 'hayır!' denmezmiş, yoksa özgüveni kırılırmış.

Peki hangi psikoloji, hangi din, hangi kültür, hangi örf bu vurdumduymazlığı meşrulaştırıyor?

Yeni bir akım icat ettiler: Sorunlu davranışları özgürlük sanan bir ebeveynlik.

Disipline 'travma', sınır koymaya 'baskı' adını verdiler bir de...

Çocuk merkezli olmak; her şeyi çocuğa bırakmak değil, onun iyiliği için sağlıklı sınırlar çizebilmektir.

Özgürlük; başkasının hakkını çiğnemek değil, saygı duyarak var olabilmektir.

Ebeveynlik; sadece sevmek değil, yön gösterebilmek ve sorumluluk vermektir.

Çocuklarımızı özgürleştiriyoruz sanırken, aslında onları ölçüsüzlüğe teslim ediyoruz.

Topluma, hayata, başkasının varlığına karşı duyarsız bireyler yetiştiriyoruz.

Ama unutmayın, çocuklar her zaman öğrenir.

Ya sorumluluğu ya da sorumsuzluğu...

Ve çoğu zaman derslerini öğretmenlerinden değil, ebeveynlerinden alırlar.

O yüzden mesele çocuk değil.

Mesele aynaya bakmayı reddeden yetişkinlik.

“Yeteeer!” diye bağırmak gelmiyor mu içinizden…


(Alıntı)


İNTERNET



Dünyanın İnterneti Deniz Altından Geçiyor.

Bugün çoğumuz internete kablosuz olarak bağlansak da, aslında dünya genelindeki internet trafiğinin büyük kısmı okyanusların altından geçen fiziksel kablolarla taşınıyor.

Şu anda okyanus tabanında döşenmiş 1.400.000 kilometreden fazla denizaltı kablosu bulunuyor. Bu kablolar, uluslararası veri akışının yaklaşık %95’ini taşıyor. Yani gönderdiğiniz mesajlardan yaptığınız görüntülü aramalara, izlediğiniz dizilerden banka işlemlerine kadar her şey bu kablolar üzerinden iletiliyor.

Bu kablolar, fiber optik tellerden oluşuyor ve yüksek basınç, korozyon, depremler ve hatta köpekbalığı ısırıkları gibi risklere karşı birçok koruyucu katmanla çevriliyor. Denizlerin binlerce metre altında olsalar bile, ışığın fiber içindeki hızına yakın bir hızla veri taşıyabiliyorlar.

Bugün Google, Meta, Microsoft ve Amazon gibi dev şirketler, bu kabloların büyük kısmına sahip ya da yatırım yapıyor. Böylece daha hızlı ve kesintisiz bir internet altyapısı sağlanıyor.

Yani bir mesaj gönderdiğinizde, bir canlı yayın izlediğinizde ya da görüntülü konuşma yaptığınızda, verilerinizin binlerce kilometre uzakta, denizlerin altından size ulaştığını unutmayın.





PARMAKLAR

 


Parmaklarının İçinde Hiç Kas Yok


İnsan parmaklarının içinde tek bir kas bile bulunmaz. Buna rağmen parmaklarını bükebilir, açabilir, sıkabilir ve son derece hassas hareketler yapabilirsin. Peki bu nasıl mümkün?
Parmak hareketlerinin tamamı; avuç içinde ve ön kolda bulunan kaslar tarafından kontrol edilir. Bu kaslar, parmakların içinden geçen uzun ve ince tendonlara (kirişlere) bağlıdır. Tendonlar, adeta birer kablo gibi çalışır.
Bir kas kasıldığında, bağlı olduğu tendon çekilir. Bu çekme kuvveti parmak eklemlerinin bükülmesini ya da açılmasını sağlar. Bu sistem sayesinde parmaklar hem ince ve esnek kalır hem de son derece hassas ve kontrollü hareketler yapabilir.
Bu akıllı biyolojik tasarım; yazı yazmaktan cerrahi müdahalelere, müzik aleti çalmaktan küçük nesneleri tutmaya kadar pek çok karmaşık hareketin mümkün olmasını sağlar.
Kaynaklar
• National Institutes of Health (NIH) – Hand and Wrist Anatomy
• Cleveland Clinic – How Fingers Move
• Britannica – Human Hand Anatomy
• TeachMeAnatomy – Muscles and Tendons of the Hand

MÂZİDE KALANLAR

Develer tellal, pireler berber iken, Samsun cigarasının içinden odun çıktığı günlerde… İstanbul’la Ankara arasında “alo” diyebilmek için santrala yazdırıp altı saat beklediğimiz, cep telefonunun sadece Kaptan Kirk tarafından kullanıldığı, sokaklarda ayı oynatıldığı, kalantorların Murat 124’e bindiği, Anadol’un kaportasının inekler tarafından yenildiği rivayetlerine inanılan, salça sürülmüş ekmek dilimi dönemlerinde…

Mutfak zeminlerinin muşamba kaplandığı, tencere kalaylattığımız, arap sabunu kokulu zamanlarda…

Avaramu’yu ezberleyen kızlar Raj Kapoor’a hastayken, Ömer henüz turist bile değilken, Vahi Öz’e güldüğümüz, zavallı Ayşecik’in zengin babasından habersiz, kötü kalpli üvey anne yanında çileler çektiği, “n’ayır”, “n’olamaz”lı yıllarda…

Mesut Bahtiyar’dan şarkılar dinlediğimiz, Cem Karaca’nın İzmir fuarını zangır zangır salladığı, Özay Gönlüm’ün yaren’ini tıngırdattığı, yerli Elvis Erol Büyükburç’la kalipso kralı Metin Ersoy’un gazinoları inim inim inlettiği, Cemal Kamacı’nın kroşe patlattığı, Metin Oktay’ın ağları deldiği, Neil Armstrong ay’a falan ayak basmadı, hepsi Hollywood tezgâhı diye iddiaya girilen, kasetleri acayip kapışılan Arif Susam’ın “- oo-ooo Recep bey de burdaymış!”, diyerek sintizayzır çaldığı günlerde, Ümit Besen’in masasının ayağı kırık, pantolonların paçası bol ve Kastelli bankerken…

Muavinli dolmuşçuların Orhancı-Ferdici diye birbirini solladığı arabeskli sabahların, Barış Manço’nun “lambaya püf!”, dediği elektrik kesintili akşamlarında, mum ışığının gölgesinde parmaklarımızı eğip bükerek duvarda tavşan yaptığımız, yün fanilaları soba askısında kuruttuğumuz, Killing okuduğumuz, başka eğlencemiz olmadığı için radyoda arkası yarın’lara kulak kesildiğimiz - ki, uyarlayan Çetin Köroğlu, efekt Ertuğrul İmer’dir, - yine ayıptır söylemesi- Arzu Okay’ın rüyalarımıza girdiği, Martin Luther King yaşarken, Sadun Boro’nun “Kısmet”’iyle dünya turuna çıkmasına heyecanlanıp, Avanak Avni’yle tanıştığımız, Zübük’ün kaleme alındığı, sutyen’in bile nerdeyse porno kabul edildiği, Halikarnas Balıkçısı’nın Bodrumlu süngerci zannedildiği, otomobillerin arkasına bugün bile hâlâ ne manaya geldiğini bilmediğim STP’lerin yapıştırıldığı, şehirlerarası otobüslerde sigara içildiği, damalı taksiler çağında…

Keban Barajı ortada bile yokken, İbrahim Tatlıses inşaatlarda demirci olarak çalışırken, nüfusumuz 40 milyon, Hababam Sınıfı öğrencileri ise ilkokuldayken, trişkadan tayyare MTA Sismik-1 Hora’nın uzay mekiği muamelesi gördüğü teknoloji fukaralığında…
Turnike atmayı Beyaz Gölge’den öğrendiğimiz, Doktor Richard Kimble babamızın oğluymuş gibi, şerefsiz Falconetti’ye küfürler ettiğimiz, polisimizi Komiser Colombo, hukukumuzu Avukat Petroçelli’den ibaret sandığımız, kapı gibi adam McMillan’ın aids’ten ölene kadar eşcinsel olduğunu bilmediğimiz hayal kırıklıklarında…

Kunta Kinte gibi zenci olmadığı halde, Isaura’nın neden köle olduğunu anlayamadığımız, yamuğunu gördüğümüz arkadaşlarımıza “N’aber lan Ceyar?”, diye seslendiğimiz, saat kurup, sabahın kör karanlığında kalkarak, uykulu gözlerle Muhammed Ali’nin (Hristiyan iken adı Cassius Clay idi) maçını seyrettiğimiz, onunla birlikte “kelebek gibi uçup arı gibi soktuğumuz” masum tiryakiliklerde…

İstanbul’da basılan gazetelerin, ülkenin diğer şehirlerine ancak ertesi gün, uzak il ve ilçelere ise bir kaç gün sonra ulaşabildiği, TV kanalı olarak sadece TRT’nin var olduğu, haberleri Jülide Gülizar’ın, Zafer Cilasun’un okuduğu, “bizim ahali akıl edemez”, diye düşündüklerinden olsa gerek; 'televizyonunuzu kapatmayı unutmayınız!', diye uyarı yazısı koydukları, “necefli maşrapa” zavallılığında yaşıyor iken...

Çamaşır makineleri merdaneli, Haile Selasiye, Habeşistan imparatoruyken…
Ve, dönüp bakıyoruz geriye…
Wi-fi’larımız, iPad’lerimiz, akıllı telefonlarımız, çanak antenlerimiz yoktu ama, daha mutluyduk galiba.

(Alıntıdır)