3. Kitabım "Aşkpedia" E-Kitap ve Sesli Kitap olarak yayımlandı. Çok yakında basılı kitap olarak da yayımlanacak!



DÜNYA KADINLAR GÜNÜ



Dünya Kadınlar Günü, Birleşmiş Milletler tarafından bu şekilde tanımlanmış olarak her yıl 8 Mart'ta kutlanan uluslararası bir gündür. İnsan hakları temelinde kadınların siyasi ve sosyal bilincinin geliştirilmesine, ekonomik, siyasi ve sosyal başarılarının kutlanmasına ayrılmaktadır. Dünya Kadınlar Günü, kadın hakları hareketinde bir odak noktasıdır.

Amerika Sosyalist Partisi, 28 Şubat 1909'da New York'ta bir "Kadınlar Günü" düzenledikten sonra,1910 Uluslararası Sosyalist Kadın Konferansı her yıl bir "Kadınlar Günü" düzenlenmesini önerdi. 1917'de Sovyet Rusya'da kadınlar oy hakkı kazandıktan sonra 8 Mart ulusal bayram oldu. Kadınlar Günü, 1967'de feminist hareket tarafından benimsenene dek ağırlıklı olarak sosyalist hareketler ve komünist ülkeler tarafından kutlandı. 1975'te Birleşmiş Milletler tarafından kutlanmaya başlandı. Birleşmiş Milletler Genel Kurulunun 16 Aralık 1977 yılında aldığı kararı ile üye ülkeler kendi geleneklerine ve tarihlerine uygun bir günü Uluslararası Kadın Hakları ve Uluslararası Barış Günü ilan etmeye davet edildi.

Günümüzde Dünya Kadınlar Günü bazı ülkelerde resmî tatildir, bazı ülkelerde ise büyük ölçüde görmezden gelinir. Bazı ülkelerde protesto günüdür, bazılarında ise kadınlığı kutlayan bir gündür.

Tarihçe

26-27 Ağustos 1910 tarihinde Danimarka'nın Kopenhag kentinde toplanan 2. (Sosyalist) Enternasyonal'e bağlı Uluslararası Sosyalist Kadınlar Konferansı'nda Almanya Sosyal Demokrat Partisi delegeleri Clara Zetkin, Kate Duncker ve arkadaşları bundan böyle her yıl bir "Kadınlar Günü" düzenlenmesi önerisini getirdi ve öneri oybirliğiyle kabul edildi. İlk yıllarda belirli bir tarih saptanmamıştı. Genellikle Şubat ayı sonlarında ya da Mart ayı başlarındaki bir hafta sonu tercih ediliyordu.

Dünya Kadınlar Günü kutlanmasını öneren Clara Zetkin (solda) Rosa Luxemburg ile.

Dünya Kadınlar Günü için sabit bir tarih ilk olarak 1921 yılında Moskova'da toplanan 3. (Komünist) Enternasyonal'in 3. Kongresi kapsamında düzenlenen 2. Uluslararası Komünist Kadınlar Konferansında 8 Mart olarak belirlendi. Son akşam oturumunda Bulgar heyeti Dünya Kadınlar Günü'nün bundan böyle tüm dünyada aynı tarihte kutlanması yönünde bir karar sundu. Rusya temsilcisi Nikolaeva, Petrogradlı kadınların monarşinin devrilmesine yol açan 8 Mart 1917 gösterilerine katılımlarının anısına bu tarihin 8 Mart olarak belirlenmesini önerdi. Kollontay o zaman orada bir tarih belirlenmeyip kararın üst yönetime bırakılmasını önerdiyse de, Nikolaeva'nın bu tarihin değiştirilmemesi önerisi oy birliğiyle kabul edildi ve böylece 8 Mart, Dünya Emekçi Kadınlar Günü olarak onaylandı.

Bu konferansta "Dünya Emekçi Kadınlar Günü" adının benimsenmesi o dönem ağırlık kazanan "sınıfa karşı sınıf" politikalarıyla ve kadınların eşit haklar mücadelesini seçme ve seçilme hakkıyla sınırlı gören "burjuva" kadın hareketlerinden ayrılarak "kadınların kurtuluşu ancak işçi sınıfının kurtuluşu ve sosyalizmle ile mümkündür" düşüncesiyle bağlantılıydı.

Fakat 1930'lu yıllarda "faşizme karşı birleşik cephe" politikalarına geçiş sürecinde tekrar ilk baştaki "Dünya Kadınlar Günü" adına dönüldü.[ Bu değişiklik daha sonra kadın örgütlenmesi alanına da yansıdı ve sosyalizmi (veya komünizmi) hedefleyen ve sadece "işçi/emekçi kadınlar" ya da "sosyalist/komünist kadınlar" ile sınırlı bir örgütlenme anlayışı da terk edilerek 1945'te Uluslararası Demokratik Kadın Federasyonu kuruldu.

8 Mart'ın Dünya Kadınlar Günü olarak belirlenmesine kaynaklık eden olay konusunda başka iddialar da mevcuttur. Bunlardan biri, 8 Mart 1908'de ABD'nin New York kentinde çoğu sosyaIist olan kadın işçilerin öncülüğünde sendikal haklar ve kadınlara oy hakkı talepleriyle düzenlenen miting, bir diğeri ise, bununla çok paralellik arz eden, fakat gerek Dünya Kadınlar Gününün ilk kararlaştırıldığı 1910'u gerekse ilk uluslararası kutlamaların düzenlendiği 19 Mart 1911'i izleyen yıllarda hiç bahsi geçmeyip çok sonraları ileri sürülen, 25 Mart 1911'de New York'ta gerçekleşmiş Triangle Gömlek Fabrikası yangını'dır. Fakat Birleşmiş Milletler'in resmî web sitesinin konuyla ilgili sayfasında 8 Mart gününün seçilmesine kaynaklık eden olay olarak Rusya'da Çarlığa son veren 1917 Şubat Devrimi'nin Gregoryen takvime göre 8 Mart günü kadınların protesto eylemleri ve grevleri ile başlamış olduğuna işaret edilmiştir.

Birinci ve İkinci Dünya Savaşı yılları arasında bazı ülkelerde anılması yasaklanan ve esas olarak Sovyetler Birliği ve diğer sosyalist ülkelerden oluşan Doğu Bloku'nda kutlanan Dünya Kadınlar Günü, 1960'lı yılların sonunda Amerika Birleşik Devletleri'nde gerçekleşen çeşitli gösterilerde anılmaya başlanmasıyla Batı Bloku ülkelerinde de daha güçlü bir şekilde gündeme geldi. 1975 yılında başlayan bloklar arası yumuşama (detant) koşullarında Birleşmiş Milletler Genel Kurulu 16 Aralık 1977 tarihinde 8 Mart'ın "Dünya Kadınlar Günü" olarak kutlanmasını kabul etti.

Türkiye'de 8 Mart

Türkiye'de 8 Mart Dünya Kadınlar Günü ilk kez 1921 yılında, iki komünist kız kardeş Rahime Selimova ve Cemile Nuşirvanova'nın girişimi ile gerçekleştirildi. Bu tarihten sonra yıllar boyunca 8 Mart Dünya Kadınlar Günü kutlamalarına izin verilmedi. 1975 yılında "Birleşmiş Milletler Kadın On Yılı" ilan edildi. Türkiye de bu kapsamda yer aldığı için 1975 yılında Türkiye'de "Kadın Yılı Kongresi" yapıldı.

8 Mart Dünya Kadınlar Günü'nün 1975 yılında kutlanmaya başlamasında İlerici Kadınlar Derneği'nin faaliyetleri de etkili oldu. Böylece 8 Mart Dünya Kadınlar Günü kapalı ortamlardan sokaklara ve meydanlara çıktı. İlerici Kadınlar Derneği, işçi sınıfı ile kadınları bir araya getirerek haklarını aramaya çağıran bir sivil toplum örgütüydü. Kurulduğu andan itibaren kısa sürede yurt çapında 33 şube ve 35 temsilcilik aracılığıyla 15 bine yakın üyeye sahip oldu. “Kadınların Sesi” adlı yayın organı ile 35 bin kişiye ulaşabiliyordu.

12 Eylül Darbesi'nden sonra tekrar askerî cunta yönetimi tarafından dört yıl süreyle hiçbir kutlama yapılmasına izin verilmedi.

1984'ten itibaren her yıl çeşitli kadın örgütleri tarafından kutlanmaya devam edilmektedir. Bu yeni dönemin temel farkı, eskiden sadece sosyalist kesimin sahiplendiği bu günün artık hemen tüm kadın kuruluşlarının yanı sıra adeta resmî bayram gibi devlet yetkilileri ve kurumları tarafından da kutlanmaya, hatta şirketlerin de reklam ve pazarlama faaliyetleri ile buna katılmaya başlamasıdır. Öte yandan, günümüz Türkiye'sinde 8 Mart'ı Komintern'in 1920'li yıllardaki "sınıfa karşı sınıf" politikalarının bir yansıması olarak adlandırıldığı şekilde, "Dünya Emekçi Kadınlar Günü" olarak kutlayanlar da olduğu görülmektedir.

2003 yılında yurt çapındaki çeşitli Dünya Kadınlar Günü kutlamaları arasında Taksim'de başlayan ve her yıl 8 Mart'ta tekrarlanan Feminist Gece Yürüyüşü sonraki yıllarda başka şehirlerde de yapılmaya başladı.

(Wikipedia)


BURNUNDAN KIL ALDIRMAMAK

 


BURNUNDAN KIL ALDIRMAMAK...?

UŞAK'TA YAŞANMIŞ
GERÇEK BİR HAYAT HİKAYESİDİR...!
Osman Efendi Uşak’ın ileri gelenlerindendir, ağrıyı kesene servet vaad eder.
Doktorların hiçbiri ağrıyı durduramadığı gibi sebebini de bulamaz.
Ev halkı birbirine karışır,
baş ağrısından geceleri uyuyamayan
Osman Efendi’yi İstanbul’a götürmeye
karar verirler.
İstanbul’da en iyi doktorlar seferber olur. Muayene edilir, testler yapılır…
Görünüşe bakılırsa Osman Efendi turp gibidir.
Oysa dayanması gittikçe zorlaşan baş ağrısı ve göz yaşları hayatı çekilmez hale getirmiştir.
Ağrı kesici iğnelerle zor ayakta duran
Osman Efendi bu defa da apar topar yurtdışına götürülür.
O devirde Amerika değil İsviçre moda,
Zürih’e gidilir.
Haftalarca hastanede kalınır,
onlarca profesör konsültasyon yapar,
testler tekrarlanır…
Ve Osman Efendi’ye teşhis konulamaz.
Artık yerinden kalkamayan Osman Efendi’ye ağrı kesici iğneler verilir,
altmışlarını süren adamın ülkesine dönüp “dinlenmesi”, daha doğrusu son günlerini evinde geçirmesi tavsiye edilir...
Osman Efendi bitkin,
aile perişan. “Kader” denilir, Uşak’a dönülür.
Osman Efendi yayla evinde bir odaya yatırılır
ve ağrı kesici iğnelerle ölümü beklemeye başlar.
Bir gün,
hastanın keyfi gelsin diye, Osman Efendi’nin eski berberi “Berber Mehmet” çağrılır.
Berber yataktan kalkamayan Osman Efendi’yi tıraş ederken,
adamcağız derdini anlatır ve ölümü beklediğini söyler.
Berber Mehmet bir an düşünür. “
Beyim” der, “Sakın sizin burnunuzda kıl dönmüş olmasın?” Bir bakar, “Hah işte” der “Kıl dönmüş.
“Osman Efendi’nin şaşkın bakışlarına aldırmaksızın çantasından cımbızı kaptığı gibi kılı çeker.
Ev halkı Osman Efendi’nin köyü ayağa kaldıran çığlığıyla odaya koşar.
Berber Mehmet,
Osman Efendi’nin elinden zor alınır ve cımbızın ucunda tuttuğu yirmi santimlik kılla kapı dışarı edilir...
Osman Efendi’nin kanayan burnuna pansumanlar yapılır,
kolonyalar koklatılır ve yaşlı adam
tekrar yatağına yatırılır.
Ertesi sabah Osman Efendi aylardır ilk defa rahat bir uykudan uyanır.
Gözlerinin yaşarması geçmiştir.
Baş ağrısından ise eser kalmamıştır...
Dönen kılın sinire yürüyüp gittikçe uzayarak dayanılmaz ızdıraplara yol açtığını doktorlar ancak o zaman keşfeder.
Çözümün bu kadar basit olabileceği
kimsenin aklına gelmemiştir.
Sapasağlam ayağa kalkan Osman Efendi, Berber Mehmet’i çağırtır ve ona bir servet bağışlar.
Burnundan kıl aldırmayanların başı çok ağrır.
Hayat akarken bazen büyük sorunların
çok basit çözümleri olabilir...
Bu çözümleri ulaşabilmek için,
büyük küçük demeden herkesi dinlemeyi bilmek gerekir.
Aynı zamanda herkesin fikirlerine açık olmak gerekir...!!!

(Alıntıdır.)

ERKEK GİDİNCE

Bir erkek gidince;

Kentin tüm yolları çökmüş,
Dağları yan yatmış gibi olur.
Bir erkek gidince,
Raflarda kalır dizi-dizi kitaplar,
çekmecede dosyalanmış evraklar,
ödenmiş senet koçanları, su, elektrik faturaları, banka dekontları,
maaş ekstreleri, taksit tarihleri, kalın bir defter içinde doğum günleri,
baş başa çekilmiş gülen resimler,
telefonlar, görüşme günleri, araba anahtarı, cep telefonu, dizüstü bilgisayar,
Boynunu büker kalır.
Bir erkek gidince;
Susar dış kapının gürültüsü,
Kahvaltı için ekmek almaya, gazete getirmeye giden olmaz.
‘Gelince ne gerekli?’ diye telefon eden,
‘Hazırlan, akşam gidiyoruz’ diyen,
‘Boyunbağım nerede?’
‘çoraplarım yıkanmamış mı?’,
‘Hani beyaz gömleğim?’,
‘Anahtarımı unuttum!’,
‘Sahi, saatim evde mi kalmış!’
‘Evlenme yıldönümümüz dün müydü?’ Sesleri eksilir..
Bir erkek gidince;
Ev kapanmaz ama ışıkları söner, karanlığa gömülür..
Bir erkek gidince bir evden;
Bir dede,
bir baba,
bir oğul,
bir ağabey,
bir dayı,
bir amca,
bir kuzen,
bir yeğen,
bir torun,
bir delikanlı,
bir sevgili,
bir yiğit,
bir savaşçı,
bir barışsever,
göklerden bir kartal,
ormandan bir aslan,
bir günün aydınlık kısmı,
beynin yarısı,
mevsimlerden yaz olanı,
kolun iş göreni,
ayağın adım atanı kesilir.
Kısacası;
bir erkek gidince yatağın yarısı buz kesilir.….
~
Bekir Coşkun

VİCTOR HUGO

 



Ona 20.000 aşk mektubu yazdı. Ama o hiç onunla evlenmedi. Bu, daha önce hiç duymadığınız en yürek burkan ve en güzel aşk hikayesi.

Paris, 1833. Notre Dame'ın Kamburu' nu yazmasıyla zaten ünlü olan Victor Hugo, yeni oyununun oyuncu kadrosunu oluşturmak için bir tiyatroya girer. Oyuncular arasında, olağanüstü güzelliği ve sert bağımsızlığıyla tanınan yirmi altı yaşındaki Juliette Drouet de vardır.

Hugo ona küçük bir rol verir. 16 Şubat Mardi Gras gecesine kadar, tam elli yıl sürecek bir aşk ilişkisi başlar.
Ama bir sorun vardır: Hugo zaten evlidir.
Aylar içinde Juliette imkansız bir seçim yapar. Oyunculuk kariyerini, bağımsızlığını, gelirini, kimliğini terk eder ve kendini tamamen ona adar. Küçük bir daireye taşınır ve günlerce onun ziyaretlerini bekler.

Sıkıldığından şikayet ettiğinde, Hugo ona şöyle der: "Bana yaz. Her şeyi yaz."
O da öyle yapar.
Sonraki elli yıl boyunca Juliette 20.000'den fazla mektup yazar; bazen tek bir günde birden fazla mektup. Aşk hakkında mektuplar. Yalnızlık hakkında mektuplar. Hugo'nun başka kadınlarla ilişkisi olduğunda (ki bunu tekrar tekrar yapar) duyduğu kıskançlık hakkında mektuplar. Mektupları bir ağacın oyuğuna bırakır veya hizmetçi aracılığıyla daireler arasında gönderir.
Hugo hepsini saklar.

Ama Juliette sadece yazmakla kalmaz. Sekreteri, kopyacısı, ilk editörü olur. Mum ışığında, gece boyunca çalışarak el yazmalarını kopyalar. Gerçekten dinlediği eleştiriler sunar.

Ve sonra, 1851'de her şey değişir.
Hugo, Fransız hükümetinin siyasi düşmanı olur. Bir darbe Paris'i savaş alanına çevirdiğinde, aniden aranan bir adam olur. Fransa'dan kaçmak zorundadır, yoksa hapis cezasıyla veya daha kötüsüyle karşı karşıya kalacaktır.
Karısı yardım edemeyecek kadar hastadır. Ama Juliette harekete geçer.
Büyük bir kişisel risk alarak sahte belgeler düzenler. Güvenli evler bulur. Kılık değiştirir. Ve en önemlisi, Juliette onun el yazmalarını kurtarıyor; yıllardır üzerinde çalıştığı bitmemiş bir romanın üçte ikisi de dahil.
Bu roman, Sefiller olacak.
Eğer Juliette o Aralık ayında her şeyi riske atmamış olsaydı, gelmiş geçmiş en büyük kitaplardan biri sonsuza dek kaybolabilirdi.

MERAL OKAY



Meral Okay, Yaman'ı anlatırken şöyle demişti. "Bir gün evi düzenlerken fark ettim. Bir de baktım ki, benden çok Yaman'ın eşyaları var... Küçük küçük poşetlerle sızmıştı. Aşk bir sızma halidir...

Yaman o kadar temiz bir adamdı ki ona kızamazdınız. Bir o kadar da yiğitti. Ben derdim ki; bu adam ne zaman yorulacak! Meğer acelesi varmış... Her şeyi o kadar yoğun, hızlı ve coşkulu yaşıyor ve yaşatıyordu ki büyüleyici bir şeydi bu.
...
O, o kadar ahlaklı ve temizdi ki, yaşam biçimi ve duruşu karşısında başka türlü olamazdınız. Onun yanında kirli kalamazdınız. Böyle bir şölen gibi, bir lunapark gibi sevdalık yaşayınca bu görkemi taşımayan her şey bir çadır tiyatrosu gibi geliyor insana...
Bu ateşle yanma hali o kadar derinden, için-için yanıyor ki, dönüp bir başka ölümlüyü yakmaya içi elvermiyor insanın...
Yaman’la her günümüz sevgililer günüydü... Eşine bu kadar çok çiçek getiren bir adamı daha analar doğurmamıştır... Biz birçok defa sabah uyanıp birlikte gün doğumunu seyreder, ne bileyim çingene vapuruna binip sabah erken Boğaz’ı turlardık
Bugün eksik olan ne?
Bu topraklarda eksik aşk ve mutluluk kutsanmaz, ayrılık ve acı kutsanmıştır... Birlikteliklerdeki tutku kutsanmaz da, ayrılıklardaki tutku kutsanır hep...
Yaralarıyla mutlu olmaya daha yatkın bir kültüre sahibiz biz.
İçinizdeki çocuğu öldürmeyecek adamı sevin.
O çocukla derdi olan adamdan,
ne koca olur,
ne baba, ne de insan..."
Meral Okay'ın dediği gibi, aşk, sevgi ve mutluluk yerine, ölüm, acı ve gözyaşının kutsandığı bu topraklarda sevgililer günü de bir panayır gösterisinden başka bir şey değildir. Diğer yandan, candan sevenlere ve sevilenlereyse zaten her gün sevgililer günüdür ve bağırıp çağırmaya, tantanaya gerek duyulmaz, yaşanılır...yaşatılır...
***

BİR ADAM SEV.
(Aşka, insana, Meral ve Yaman Okay'a özlemle...)
Sen, bir mum alevi gibi, içindeki uçurumlara düşerken, o karşına çıkıp, elinden tutsun senin. Önce gözlerine bak, gözlerinde kendini gör, kendine sarıl, kendini sev.
Sen bir aşka daha tövbe edip, yine sabaha karşı, bir kenti terk ederken, o, bavulunu elinden alsın, avucuna kırlangıçlar bıraksın.
Bir kez olsun, göğün yüzü ol kendine, toprağın aynası ol.
Bir kez olsun, ağla çocuklar gibi, hayaller kur, onun omuzunda uyu.
Bir kez olsun, unut acılarını ve ağrılarını. Çek geceyi üstüne, gözlerinde bir tutam yıldız...
Hayat kısa, durma, bir adam sev.
Sebepsiz ve vakitsiz çalsın kapını.
Yüzünde çocukça bir gülümse, elinde rakı, balık, Küçük İskender'den şiir kitabı...
Islanmıştır yağmurda.
Kalabalık sokaklar... Hüzünlü apartmanlar... Yorgun bir akşam üstü...
Babanı özlemişsindir yine.
Elinde siyah beyaz yıpranmış bir fotoğraf ve fotoğrafa damlayan gözyaşların... Mendil uzatmasın sana, gözyaşlarını teniyle silsin.
Tenini kokla... Teninde, yedi yaşının incir ağaçları...
Sonra, o senin hiç gitmediğin, görmediğin kentleri anlatsın sana. Kasabaları, köyleri, yoksul insanları ve evleri anlatsın.
Enver Gökçe'nin yer yatağı, Ahmet Arif'in köyü ve kederli günleri Yaşar Kemal'in... Sonra, Yaman Okay'ın kimsesiz saatlerde, ağır ağır çıktığı İstanbul yokuşları... Elinde çiçekler, kalbinde bir sevda. Gemilere verdiği selamı anlatsın sana, zor yılları ve de parasız zamanları anlatsın.
Yollara düş onunla.
Samatya'da aşkı,
Kadıköy'de umudu,
Beyoğlu'nda gençliğini hatırla.
Hayat kısa, durma, bir adam sev.
İnsanın camda bekleyeni çok olur. O, canda beklesin seni.
Dağılmışsan, toplasın, düşmüşsen, kaldırsın seni.
Kendine küsmüşsündür, barıştırsın, alıp başını gitmişsindir, kendine getirsin seni.
Artık sokaklar hiçbir yere çıkmıyordur. Sürgülüdür, bütün evler ve kalpler. Oyun parkları çocuksuz, oturma odaları insansız, insanlar vicdansız...
Ne çayın demi kalmıştır, ne insanın edebi.
O, hep yanında, yaranda, yarınında dursun senin.
Hastasındır yatak döşek. Elin kolun tutmaz olmuş.
Perdeler kapalı, telefonlar cevapsız, oda soğuk.
Koşup gelsin.
Başını okşasın, çorbanı yapsın, ıhlamur kaynatsın. Kaldırsın seni yatağından. Sana içinden oyuncak trenler geçen masallar anlatsın. İlacını versin, yıkasın, saçlarını örsün.
Kalmamış gücüne derman, geçmemiş acına merhem olsun.
Hayat kısa, durma, bir adam sev.
Nâzım’dan, Didem Madak'tan, Edip Cansever’den şiirler okusun sana. Çocukluğundan anlatsın. Misketleri, bisikleti, topacı ve bir geceyarısı göz altına alınıp götürülen babası... Yüreğin yüreğine değsin. Aylardan şubat...
Hayat kısa, durma, bir adam sev.
Kalbin semah döner, cemevi,
aşkın secdeye durur, cami,
ruhun alev alır, kilise olsun sana.
En çok, beyaz gömlek yakışsın, bir de siyah yelek.
Ceketinin yakasında hep bir kızıl karanfil.
Rakısı susuz, sevdası sonsuz.
Hüznü Neşet Ertaş’a, hasreti Turan Engin’e, isyanı Ahmet Kaya’ya benzesin.
Gelişi de, gidişi de adam gibi olsun.
Sarılsın sana, sen ölmeden cenneti gör.
Boynuna bırak dudak izini.
Mektuplar yaz.
Özle.
Yüzünün çizgilerinde ara kendini.
Nereye giderse gitsin, kapıyı açan sen ol.
Kandilsen alevin, kalemsen öykün, sandalsan kıyın olsun.
Yaşamaya sebebin kalmamıştır... Umut etmeye, düş kurmaya, insana inanmaya...
Sokaklar kahır, pişmanlık ve yalan.
Sokaklar korku, ölüm ve keder.
Doğmamışsındır hiç ya da ölmüşsündür çoktan.
Doğursun seni yeniden.
İnandırsın aşka, yarına ve kavgaya.
Sesine ses, nefesine nefes olsun.
Çocukları çok sevsin, bir de sahipsiz hayvanları. Cüzdanıyla değil, vicdanıyla yaşasın. Düşene el uzatsın, mazluma kulak versin, evsize yatak açsın. Bulaşmasın düzenin çirkinliğine, çirkefliğine, çürümüşlüğüne. Özünden de, sözünden de dönmesin.
Sonra, günler geçer, aylar, yıllar geçer.
Ayrılık girer araya, ölüm girer.
Yeminin olsun.
Ahdın olsun.
Sonun olsun.
Hayat kısa, durma, bir adam sev.
t a m e r d u r s u n

(Alıntıdır.)

FECRİ EBCİOĞLU




Önceden pop şarkıları Türkçe söylenmezdi.

Ta ki biri çıkıp bir şarkıya Türkçe söz yazana kadar…
Gelin, Türk popunun başlangıcını hatırlayalım...
1927’de İstanbul Cihangir’de doğan Fecri Ebcioğlu, müzikle iç içe bir evde büyüdü. Annesi ut çalar, evde Türk müziği eksik olmazdı.
Ama küçük Fecri’yi asıl büyüleyen, evlerine yakın bir bahçeden yükselen alafranga melodilerdi. O sesler, ileride Türk pop müziğinin kaderini değiştirecek bir meraka dönüşecekti.
Gençliğinde futbola gönül verdi. “Kedi kaleci” lakabıyla kaleye geçti, hatta bir dönem Fenerbahçe forması giydi. Ama kaderi onu sahada değildi.
Babıali’de gazetecilikle başlayan kariyeri, onu Amerika’ya kadar götürdü. ABD’de televizyon ve DJ’lik üzerine eğitim aldı. Türkiye’ye döndüğünde gazetelerde müzik yazıları yazdı, radyoda programlar yaptı. İstanbul Radyosu’nda sunduğu “Çay Saati Melodileri” programı binlerce dinleyicinin yeni şarkılarla tanışmasını sağladı.
1961’de ise Türk müziğinde bir dönüm noktası yaşandı. Bob Azzam’ın "C’est écrit dans le Ciel" adlı şarkısını çok beğeniyordu. Bulduğu yerlere ona Türkçe sözler yazdı. Şarkı “Bak Bir Varmış Bir Yokmuş” adıyla İlham Gencer tarafından söylendi. Böylece Türkiye’de ilk kez bir pop şarkısı Türkçe sözlerle plağa kaydedildi. Türk pop müziğinin kapısı açıldı.
Sezen Cumhur Önal ile birlikte yabancı şarkılara Türkçe söz yazma akımının öncülerinden oldu. Bu “aranjman” dönemi yaklaşık on yıl boyunca Türk popunun yönünü belirledi.
Ajda Pekkan için yazdığı “Her Yerde Kar Var”, “İki Yabancı”, “Boş Sokak”, “Dünya Dönüyor” gibi şarkılar dönemin hitleri oldu. Dario Moreno’ya “Deniz ve Mehtap”, Tanju Okan’a “Yaşanmaz Aynı Evde”, Alpay’a “Cennet Yolu” gibi parçalar kazandırdı.
Türkiye’nin ilk televizyon sunucularından biri oldu, müzik programları hazırladı, filmler için müzikler yaptı.
58 yaşında felç geçirdi, uzun bir tedavi süreci yaşadı. Yeniden ayağa kalkmayı başardı ama kalbi onu daha fazla taşıyamadı.
6 Mart 1989’da, 62 yaşında aramızdan ayrıldı.
Bugün radyolarda Türkçe pop şarkıları duyuyorsak,
o uçak biletinin arkasına yazılan birkaç kelimenin payı çok büyük.

ELYSİA CHLOROTİCA




Biyolojik Bir Yazılım Güncellemesi: Güneşle Beslenen Hayvanlar ve Hibrit Yaşam

Doğa, bizim koyduğumuz "bitkiler fotosentez yapar, hayvanlar ise yemek yer" kuralını ihlal eden bir sisteme sahip. Karşınızda; bir yaprak gibi görünen ama aslında bir deniz salyangozu olan Elysia Chlorotica. Bu canlı, doğanın "kopyala-yapıştır" yöntemini kullanarak evrensel yazılımı nasıl modifiye ettiğinin en somut örneğidir.

1. Kuantum Veri Hırsızlığı: Kleptoplasti
Bu salyangoz, yediği alglerin içindeki kloroplastları (fotosentez yapan makineleri) sindirmez. Onları alır, kendi hücrelerine yerleştirir ve canlı tutar. Mühendislik diliyle konuşursak; bir cihazın içindeki işlemciyi söküp, kendi anakartınıza entegre etmek ve uyumlu bir şekilde çalıştırmak gibidir.

2. Güneşten Gelen Fotonik Veriyle Şarj Olmak
Elysia, bir kez alg yedikten sonra aylarca hiçbir şey yemeden yaşayabilir. Sadece güneş ışığına (fotonik veri akışına) maruz kalarak enerji ihtiyacını karşılar. Bu durum, biyolojinin aslında enerji verimliliği üzerine kurulu muazzam bir optimizasyon sistemi olduğunu kanıtlar. Bitki ve hayvan arasındaki o kalın çizgi, bu küçük canlıda yok olur.

3. Yatay Gen Transferi: Yazılımın Birleşmesi
En çarpıcı nokta ise şudur: Bilim insanları, salyangozun DNA'sında alglerden gelen genlere rastlamıştır. Yani bu canlı, sadece algin "donanımını" (kloroplast) çalmakla kalmamış, onun "yazılımını" (DNA) da kendi sistemine eklemiştir. Bu, evrensel programın ne kadar esnek ve birbiriyle bağlantılı olduğunu gösterir.

4. Sonuç: Evrenin Hibrit Tasarımı
Elysia Chlorotica bize şunu hatırlatıyor: Bizler katı sınırlara sahip varlıklar değiliz. Evren, enerjiyi maddeye dönüştürmek için her türlü yolu deneyen dev bir simülasyondur.

Bir hayvanın bitki gibi davranmaya başlaması, evrensel "Üst Akıl"ın hayatta kalmak ve öğrenmek için kullandığı yaratıcı bir modifikasyondur.

Belki de bir gün bizler de dışarıdan besin almak yerine, evrensel enerji dalgalarıyla (fotonlarla) doğrudan etkileşime geçebilecek bir "güncelleme" alacağız. Kim bilir?