3. Kitabım "Aşkpedia" E-Kitap ve Sesli Kitap olarak yayımlandı. Çok yakında basılı kitap olarak da yayımlanacak!



MERAL OKAY



Meral Okay, Yaman'ı anlatırken şöyle demişti. "Bir gün evi düzenlerken fark ettim. Bir de baktım ki, benden çok Yaman'ın eşyaları var... Küçük küçük poşetlerle sızmıştı. Aşk bir sızma halidir...

Yaman o kadar temiz bir adamdı ki ona kızamazdınız. Bir o kadar da yiğitti. Ben derdim ki; bu adam ne zaman yorulacak! Meğer acelesi varmış... Her şeyi o kadar yoğun, hızlı ve coşkulu yaşıyor ve yaşatıyordu ki büyüleyici bir şeydi bu.
...
O, o kadar ahlaklı ve temizdi ki, yaşam biçimi ve duruşu karşısında başka türlü olamazdınız. Onun yanında kirli kalamazdınız. Böyle bir şölen gibi, bir lunapark gibi sevdalık yaşayınca bu görkemi taşımayan her şey bir çadır tiyatrosu gibi geliyor insana...
Bu ateşle yanma hali o kadar derinden, için-için yanıyor ki, dönüp bir başka ölümlüyü yakmaya içi elvermiyor insanın...
Yaman’la her günümüz sevgililer günüydü... Eşine bu kadar çok çiçek getiren bir adamı daha analar doğurmamıştır... Biz birçok defa sabah uyanıp birlikte gün doğumunu seyreder, ne bileyim çingene vapuruna binip sabah erken Boğaz’ı turlardık
Bugün eksik olan ne?
Bu topraklarda eksik aşk ve mutluluk kutsanmaz, ayrılık ve acı kutsanmıştır... Birlikteliklerdeki tutku kutsanmaz da, ayrılıklardaki tutku kutsanır hep...
Yaralarıyla mutlu olmaya daha yatkın bir kültüre sahibiz biz.
İçinizdeki çocuğu öldürmeyecek adamı sevin.
O çocukla derdi olan adamdan,
ne koca olur,
ne baba, ne de insan..."
Meral Okay'ın dediği gibi, aşk, sevgi ve mutluluk yerine, ölüm, acı ve gözyaşının kutsandığı bu topraklarda sevgililer günü de bir panayır gösterisinden başka bir şey değildir. Diğer yandan, candan sevenlere ve sevilenlereyse zaten her gün sevgililer günüdür ve bağırıp çağırmaya, tantanaya gerek duyulmaz, yaşanılır...yaşatılır...
***

BİR ADAM SEV.
(Aşka, insana, Meral ve Yaman Okay'a özlemle...)
Sen, bir mum alevi gibi, içindeki uçurumlara düşerken, o karşına çıkıp, elinden tutsun senin. Önce gözlerine bak, gözlerinde kendini gör, kendine sarıl, kendini sev.
Sen bir aşka daha tövbe edip, yine sabaha karşı, bir kenti terk ederken, o, bavulunu elinden alsın, avucuna kırlangıçlar bıraksın.
Bir kez olsun, göğün yüzü ol kendine, toprağın aynası ol.
Bir kez olsun, ağla çocuklar gibi, hayaller kur, onun omuzunda uyu.
Bir kez olsun, unut acılarını ve ağrılarını. Çek geceyi üstüne, gözlerinde bir tutam yıldız...
Hayat kısa, durma, bir adam sev.
Sebepsiz ve vakitsiz çalsın kapını.
Yüzünde çocukça bir gülümse, elinde rakı, balık, Küçük İskender'den şiir kitabı...
Islanmıştır yağmurda.
Kalabalık sokaklar... Hüzünlü apartmanlar... Yorgun bir akşam üstü...
Babanı özlemişsindir yine.
Elinde siyah beyaz yıpranmış bir fotoğraf ve fotoğrafa damlayan gözyaşların... Mendil uzatmasın sana, gözyaşlarını teniyle silsin.
Tenini kokla... Teninde, yedi yaşının incir ağaçları...
Sonra, o senin hiç gitmediğin, görmediğin kentleri anlatsın sana. Kasabaları, köyleri, yoksul insanları ve evleri anlatsın.
Enver Gökçe'nin yer yatağı, Ahmet Arif'in köyü ve kederli günleri Yaşar Kemal'in... Sonra, Yaman Okay'ın kimsesiz saatlerde, ağır ağır çıktığı İstanbul yokuşları... Elinde çiçekler, kalbinde bir sevda. Gemilere verdiği selamı anlatsın sana, zor yılları ve de parasız zamanları anlatsın.
Yollara düş onunla.
Samatya'da aşkı,
Kadıköy'de umudu,
Beyoğlu'nda gençliğini hatırla.
Hayat kısa, durma, bir adam sev.
İnsanın camda bekleyeni çok olur. O, canda beklesin seni.
Dağılmışsan, toplasın, düşmüşsen, kaldırsın seni.
Kendine küsmüşsündür, barıştırsın, alıp başını gitmişsindir, kendine getirsin seni.
Artık sokaklar hiçbir yere çıkmıyordur. Sürgülüdür, bütün evler ve kalpler. Oyun parkları çocuksuz, oturma odaları insansız, insanlar vicdansız...
Ne çayın demi kalmıştır, ne insanın edebi.
O, hep yanında, yaranda, yarınında dursun senin.
Hastasındır yatak döşek. Elin kolun tutmaz olmuş.
Perdeler kapalı, telefonlar cevapsız, oda soğuk.
Koşup gelsin.
Başını okşasın, çorbanı yapsın, ıhlamur kaynatsın. Kaldırsın seni yatağından. Sana içinden oyuncak trenler geçen masallar anlatsın. İlacını versin, yıkasın, saçlarını örsün.
Kalmamış gücüne derman, geçmemiş acına merhem olsun.
Hayat kısa, durma, bir adam sev.
Nâzım’dan, Didem Madak'tan, Edip Cansever’den şiirler okusun sana. Çocukluğundan anlatsın. Misketleri, bisikleti, topacı ve bir geceyarısı göz altına alınıp götürülen babası... Yüreğin yüreğine değsin. Aylardan şubat...
Hayat kısa, durma, bir adam sev.
Kalbin semah döner, cemevi,
aşkın secdeye durur, cami,
ruhun alev alır, kilise olsun sana.
En çok, beyaz gömlek yakışsın, bir de siyah yelek.
Ceketinin yakasında hep bir kızıl karanfil.
Rakısı susuz, sevdası sonsuz.
Hüznü Neşet Ertaş’a, hasreti Turan Engin’e, isyanı Ahmet Kaya’ya benzesin.
Gelişi de, gidişi de adam gibi olsun.
Sarılsın sana, sen ölmeden cenneti gör.
Boynuna bırak dudak izini.
Mektuplar yaz.
Özle.
Yüzünün çizgilerinde ara kendini.
Nereye giderse gitsin, kapıyı açan sen ol.
Kandilsen alevin, kalemsen öykün, sandalsan kıyın olsun.
Yaşamaya sebebin kalmamıştır... Umut etmeye, düş kurmaya, insana inanmaya...
Sokaklar kahır, pişmanlık ve yalan.
Sokaklar korku, ölüm ve keder.
Doğmamışsındır hiç ya da ölmüşsündür çoktan.
Doğursun seni yeniden.
İnandırsın aşka, yarına ve kavgaya.
Sesine ses, nefesine nefes olsun.
Çocukları çok sevsin, bir de sahipsiz hayvanları. Cüzdanıyla değil, vicdanıyla yaşasın. Düşene el uzatsın, mazluma kulak versin, evsize yatak açsın. Bulaşmasın düzenin çirkinliğine, çirkefliğine, çürümüşlüğüne. Özünden de, sözünden de dönmesin.
Sonra, günler geçer, aylar, yıllar geçer.
Ayrılık girer araya, ölüm girer.
Yeminin olsun.
Ahdın olsun.
Sonun olsun.
Hayat kısa, durma, bir adam sev.
t a m e r d u r s u n

(Alıntıdır.)

FECRİ EBCİOĞLU




Önceden pop şarkıları Türkçe söylenmezdi.

Ta ki biri çıkıp bir şarkıya Türkçe söz yazana kadar…
Gelin, Türk popunun başlangıcını hatırlayalım...
1927’de İstanbul Cihangir’de doğan Fecri Ebcioğlu, müzikle iç içe bir evde büyüdü. Annesi ut çalar, evde Türk müziği eksik olmazdı.
Ama küçük Fecri’yi asıl büyüleyen, evlerine yakın bir bahçeden yükselen alafranga melodilerdi. O sesler, ileride Türk pop müziğinin kaderini değiştirecek bir meraka dönüşecekti.
Gençliğinde futbola gönül verdi. “Kedi kaleci” lakabıyla kaleye geçti, hatta bir dönem Fenerbahçe forması giydi. Ama kaderi onu sahada değildi.
Babıali’de gazetecilikle başlayan kariyeri, onu Amerika’ya kadar götürdü. ABD’de televizyon ve DJ’lik üzerine eğitim aldı. Türkiye’ye döndüğünde gazetelerde müzik yazıları yazdı, radyoda programlar yaptı. İstanbul Radyosu’nda sunduğu “Çay Saati Melodileri” programı binlerce dinleyicinin yeni şarkılarla tanışmasını sağladı.
1961’de ise Türk müziğinde bir dönüm noktası yaşandı. Bob Azzam’ın "C’est écrit dans le Ciel" adlı şarkısını çok beğeniyordu. Bulduğu yerlere ona Türkçe sözler yazdı. Şarkı “Bak Bir Varmış Bir Yokmuş” adıyla İlham Gencer tarafından söylendi. Böylece Türkiye’de ilk kez bir pop şarkısı Türkçe sözlerle plağa kaydedildi. Türk pop müziğinin kapısı açıldı.
Sezen Cumhur Önal ile birlikte yabancı şarkılara Türkçe söz yazma akımının öncülerinden oldu. Bu “aranjman” dönemi yaklaşık on yıl boyunca Türk popunun yönünü belirledi.
Ajda Pekkan için yazdığı “Her Yerde Kar Var”, “İki Yabancı”, “Boş Sokak”, “Dünya Dönüyor” gibi şarkılar dönemin hitleri oldu. Dario Moreno’ya “Deniz ve Mehtap”, Tanju Okan’a “Yaşanmaz Aynı Evde”, Alpay’a “Cennet Yolu” gibi parçalar kazandırdı.
Türkiye’nin ilk televizyon sunucularından biri oldu, müzik programları hazırladı, filmler için müzikler yaptı.
58 yaşında felç geçirdi, uzun bir tedavi süreci yaşadı. Yeniden ayağa kalkmayı başardı ama kalbi onu daha fazla taşıyamadı.
6 Mart 1989’da, 62 yaşında aramızdan ayrıldı.
Bugün radyolarda Türkçe pop şarkıları duyuyorsak,
o uçak biletinin arkasına yazılan birkaç kelimenin payı çok büyük.

ELYSİA CHLOROTİCA




Biyolojik Bir Yazılım Güncellemesi: Güneşle Beslenen Hayvanlar ve Hibrit Yaşam

Doğa, bizim koyduğumuz "bitkiler fotosentez yapar, hayvanlar ise yemek yer" kuralını ihlal eden bir sisteme sahip. Karşınızda; bir yaprak gibi görünen ama aslında bir deniz salyangozu olan Elysia Chlorotica. Bu canlı, doğanın "kopyala-yapıştır" yöntemini kullanarak evrensel yazılımı nasıl modifiye ettiğinin en somut örneğidir.

1. Kuantum Veri Hırsızlığı: Kleptoplasti
Bu salyangoz, yediği alglerin içindeki kloroplastları (fotosentez yapan makineleri) sindirmez. Onları alır, kendi hücrelerine yerleştirir ve canlı tutar. Mühendislik diliyle konuşursak; bir cihazın içindeki işlemciyi söküp, kendi anakartınıza entegre etmek ve uyumlu bir şekilde çalıştırmak gibidir.

2. Güneşten Gelen Fotonik Veriyle Şarj Olmak
Elysia, bir kez alg yedikten sonra aylarca hiçbir şey yemeden yaşayabilir. Sadece güneş ışığına (fotonik veri akışına) maruz kalarak enerji ihtiyacını karşılar. Bu durum, biyolojinin aslında enerji verimliliği üzerine kurulu muazzam bir optimizasyon sistemi olduğunu kanıtlar. Bitki ve hayvan arasındaki o kalın çizgi, bu küçük canlıda yok olur.

3. Yatay Gen Transferi: Yazılımın Birleşmesi
En çarpıcı nokta ise şudur: Bilim insanları, salyangozun DNA'sında alglerden gelen genlere rastlamıştır. Yani bu canlı, sadece algin "donanımını" (kloroplast) çalmakla kalmamış, onun "yazılımını" (DNA) da kendi sistemine eklemiştir. Bu, evrensel programın ne kadar esnek ve birbiriyle bağlantılı olduğunu gösterir.

4. Sonuç: Evrenin Hibrit Tasarımı
Elysia Chlorotica bize şunu hatırlatıyor: Bizler katı sınırlara sahip varlıklar değiliz. Evren, enerjiyi maddeye dönüştürmek için her türlü yolu deneyen dev bir simülasyondur.

Bir hayvanın bitki gibi davranmaya başlaması, evrensel "Üst Akıl"ın hayatta kalmak ve öğrenmek için kullandığı yaratıcı bir modifikasyondur.

Belki de bir gün bizler de dışarıdan besin almak yerine, evrensel enerji dalgalarıyla (fotonlarla) doğrudan etkileşime geçebilecek bir "güncelleme" alacağız. Kim bilir?





TÜRKİYE

 



TÜRKİYE, resmî adıyla Türkiye Cumhuriyeti, topraklarının büyük bölümü Batı Asya'da Anadolu'da, diğer bir bölümü ise Güneydoğu Avrupa'nın uzantısı Doğu Trakya'da olan kıtalararası bir ülkedir. 

Batıda Bulgaristan ve Yunanistan, doğuda Gürcistan, Ermenistan, İran ve Azerbaycan, güneyde ise Irak ve Suriye ile sınır komşusudur. Güneyini Kıbrıs ve Akdeniz, batısını Ege Denizi, kuzeyini ise Karadeniz çevreler. Marmara Denizi ise İstanbul Boğazı ve Çanakkale Boğazı ile Anadolu'yu Trakya'dan, yani Asya'yı Avrupa'dan ayırır.

Resmî olarak laik bir devlet olan Türkiye'de nüfusun çoğunluğu Müslümandır. Ankara, Türkiye'nin başkenti ve ikinci en kalabalık şehri; İstanbul ise, Türkiye'nin en kalabalık şehri, ekonomik merkezi ve aynı zamanda Avrupa'nın en kalabalık şehridir.

Türkiye toprakları üzerindeki ilk yerleşmeler Yontma Taş Devri'nde başlar. Doğu Trakya'da Traklar olmak üzere, Hititler, Frigler, Lidyalılar ve Dor istilası sonucu Yunanistan'dan kaçan Akalar tarafından kurulan İyon medeniyeti gibi çeşitli eski Anadolu medeniyetlerinin ardından, Makedonya kralı Büyük İskender'in egemenliğiyle ve fetihleriyle birlikte Helenistik Dönem başladı. Daha sonra, sırasıyla Roma İmparatorluğu ve Anadolu'nun Hristiyanlaştığı Bizans dönemleri yaşandı. Selçuklu Türklerinin 1071 yılında Bizans'a karşı kazandığı Malazgirt Meydan Muharebesi ile Anadolu'daki Bizans üstünlüğü büyük ölçüde kırılarak Anadolu, kısa süre içerisinde Selçuklulara bağlı Türk beyleri tarafından ele geçirildi ve Anadolu toprakları üzerinde İslamlaşma ve Türkleşme faaliyetleri başladı. Kısa sürede Anadolu'daki diğer Türk beyliklerinin üzerinde hâkimiyet kuran Konya merkezli Anadolu Selçuklu Sultanlığı, 1243 yılındaki Moğollara karşı kaybedilen Kösedağ Muharebesi'ne kadar Anadolu'yu yönetti. Anadolu'daki Moğol istilalarından sonra zayıf duruma düşen Anadolu Selçuklu Devleti, Anadolu'da yerini yeni Türk beyliklerine bıraktı.

13. yüzyılın sonlarından itibaren Batı Anadolu'daki Türk beyliklerinden biri olarak ön plana çıkan ve bağımsızlık kazanan Osmanlılar, 14. yüzyılda Balkan topraklarında gerçekleştirdiği fetihlerle büyük bir güç hâline geldi ve Anadolu'daki diğer Türk beylikleri üzerinde de hâkimiyet kurdu. Osmanlılar, 1453 yılında II. Mehmed'in İstanbul'u fethederek Bizans İmparatorluğu'na son vermesiyle imparatorluk hâline geldi. İmparatorluk, zirvesini 16. yüzyılda, özellikle I. Süleyman döneminde yaşadı. 1683 yılındaki II. Viyana Kuşatması sonrasında gelen bozgun ve 15 sene süren Kutsal İttifak Savaşları sonucunda Osmanlı İmparatorluğu'nun Avrupa'ya karşı üstünlüğü sona erdi.

19. yüzyıla gelindiğinde imparatorluk, Tanzimat adı verilen ciddi bir modernleşme sürecine girdi. 1876 yılında Türk tarihinin ilk yazılı anayasasının ilan edilip meclisin açılmasıyla başlayan I. Meşrutiyet devri, 1878 yılına kadar sürse de 1908 yılında II. Meşrutiyet ilan edilerek anayasa tekrar yürürlüğe girdi. Ancak yapılan reformlar, imparatorluğun dağılmasını engelleyemedi.

1914 yılında başlayan I. Dünya Savaşı'na İttifak Devletleri'nin yanında giren imparatorluk, savaş sonucunda yenik düşerek 30 Ekim 1918 tarihinde tüm orduların teslim olması şartını kabul etti ve akabinde İtilaf Devletleri'nce işgal edildi. 16 Mart 1920'de İtilaf Devletleri'nin İstanbul'u işgal edip bazı milletvekillerini tutuklayarak sürgüne göndermesi sonucunda Meclis-i Mebusanın kapanmasıyla Mustafa Kemal Paşa önderliğinde 23 Nisan 1920 tarihinde Ankara'da Türkiye Büyük Millet Meclisi kuruldu.

Onun önderliğinde işgalci kuvvetlere karşı yapılan Kurtuluş Savaşı (1919-1922) başarıya ulaşarak, 1 Kasım 1922 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından saltanatın kaldırılmasıyla Osmanlı monarşisi ve Osmanlı İmparatorluğu tarihe karıştı.

Cumhuriyet, ülkenin ilk Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Atatürk tarafından 29 Ekim 1923'te ilan edildi. 3 Mart 1924'te hilafetin kaldırılıp Osmanlı Hanedanı'nın yurt dışına sürgün edilmesinden sonra, çağdaş Türkiye'nin oluşumunda önemli yer tutacak olan bir dizi devrim gerçekleştirildi.


         
Türkiye
Türkiye Cumhuriyeti
Türkiye bayrağı
Millî marş
İstiklâl Marşı
Süre: 1 dakika ve 6 saniye.
Türkiye konumu (yeşil)
 Türkiye konumu (yeşil)
BaşkentAnkara
39°56′K 32°50′D
En büyük şehirİstanbul
41°1′K 28°57′D
Resmî dil(ler)Türkçe

Konuşulan dillerTürkçe
Liste
Etnik gruplar 
(2016 tahminî)[1]
DemonimTürk
HükûmetÜniter cumhurbaşkanlığı sistemli anayasal cumhuriyet
Recep Tayyip Erdoğan
Cevdet Yılmaz
Numan Kurtulmuş
Kadir Özkaya
Yasama organıTürkiye Büyük Millet Meclisi
Tarihçe
26 Ağustos 1071
y. 1299
19 Mayıs 1919
20 Nisan 1920
24 Temmuz 1923
29 Ekim 1923
9 Kasım 1982
Yüzölçümü
• Toplam
783,562 km2 (36.)
• Su (%)
2.03[2]
Nüfus
• Aralık 2024 sayımı
 85,664,944[3] (18.)
• Yoğunluk
111.4[3]/km2 (83.)
GSYİH (SAGP)2025 tahminî
• Toplam
artış $3.652 trilyon[4] (12.)
• Kişi başına
artış $42,451[4] (54.)
GSYİH (nominal)2025 tahminî
• Toplam
artış $1.437 trilyon[4] (16.)
• Kişi başına
artış $16,709[4] (63.)
Gini (2021) 44.4[5]
orta
İGE (2022)artış 0.855[6]
çok yüksek · 45.
Para birimiTürk lirası (TRY · )
Zaman dilimiUTC+3 (TSİ)
Tarih formatıgg/aa/yyyy (miladi)
Şebeke gerilimi230 V–50 Hz
Trafik akışısağ
Telefon kodu+90
ISO 3166 koduTR
İnternet alan adı.tr

(Kaynak: Vikipedi)

ŞİMŞEK

 


Eğer dünyada hiç şimşek ve gök gürültüsü olmasaydı, bu sadece görsel ve işitsel bir eksiklik değil, aynı zamanda ekosistem ve atmosfer dengesi açısından da ciddi sonuçlar doğururdu. İşte olası etkiler:

 

Atmosferik Elektrik Dengesizliği

- Şimşekler, atmosferdeki elektrik yüklerinin dengelenmesinde önemli rol oynar.

- Bu boşalmalar olmasa, atmosferde biriken elektriksel enerji başka yollarla ve potansiyel olarak daha tehlikeli biçimlerde boşalabilir.

 

Yağış Döngüsünde Bozulma

- Şimşek ve yıldırım, fırtına sistemlerinin bir parçasıdır ve yağmur oluşumunu tetikleyebilir.

- Bu olaylar olmasaydı, bazı bölgelerde yağış miktarı azalabilir, kuraklıklar artabilir.

 

Azot Döngüsüne Etki

- Yıldırım, atmosferdeki azotu nitrata dönüştürerek toprağa karışmasını sağlar.

- Bu doğal gübreleme süreci bitki gelişimi için önemlidir. Yıldırımın yokluğu, toprak verimliliğini azaltabilir.

 

Orman Yangınlarının Azalması

- Yıldırımlar bazı doğal orman yangınlarının başlıca nedenidir.

- Bu yangınlar, ekosistemlerin yenilenmesini sağlar. Hiç yıldırım olmasa, bazı ormanlar aşırı yoğunlaşabilir ve biyolojik çeşitlilik azalabilir.

 

Kültürel ve Psikolojik Etkiler

- Gök gürültüsü ve şimşek, mitolojilerde tanrılarla ilişkilendirilmiş; insanlık tarihinin önemli sembollerinden olmuştur.

- Bu doğa olaylarının yokluğu, kültürel anlatılarda ve doğa algısında eksiklik yaratırdı.


İlginçtir ki, yıldırım ve gök gürültüsü sadece korku değil, aynı zamanda hayranlık ve bilimsel merak uyandıran olaylardır. Evrimsel olarak bile bu ses ve ışık kombinasyonları, dikkat çekici ve uyarıcı bir rol üstlenmiştir.