3. Kitabım "Aşkpedia" E-Kitap ve Sesli Kitap olarak yayımlandı. Çok yakında basılı kitap olarak da yayımlanacak!



HAY'DAN GELEN

 



Ermenicede 'hay' kelimesi ermeni, 'huyn' kelimesi de rum demektir.

Yüz yıllar evvelinden yeniçeriliğin makbul olduğu devirlerde kapalı çarşıda 4.500 civarında ticaret yapan ermeni esnaf varmış.

Kuyumcusu, antikacısı manifaturacısı ayakkabıcısı akla gelen hepsinin bir koruyucu meleği bir yeniçeri ağası bulunuyormuş.

Hafta sonu cuma günü saat 5 gibi yeniçeri ağası mağazaya gelir, hüsnü kabul görür, kahvesini yudumlar, çubuğunu tüttürür, haracını alır kapıya kadar yol edilirmiş. Ta ki öbür cuma akşamına kadar. O mağazaya başka bir yeniçeri ağası kesinlikle uğrayamazmış.

Diğer tarafta İstanbul'un bütün eğlence yerlerini Rumlar çalıştırırmış.

Gazinolar meyhaneler, barlar, pastaneler lokantalar çorbacılar aklınıza ne gelirse. 

Yeniçeri ağaları Ermenilerden aldıklarını Rumların eğlence yerlerinde harcarlarmış.

Onları görüp; "bu değirmenin suyu nereden geliyor?" diye soranlara da:

"Hay dan gelen huyn a gider" diyorlarmış.


(Alıntıdır.)

SONBAHAR



“Komşunun radyosunda, her sene bu mevsimde durmadan çalan yine o hüzzam şarkı var:

Böyle mi esecekti bu mevsimde bu rüzgâr
Bütün kuşlar vefasız mevsim artık sonbahar
Unutmuş ellerimi eşim, dostum sevgilim
Kalbim acılarla bölünmüş dilim-dilim
Bütün kuşlar vefasız mevsim artık sonbahar…”
Ayrılık mevsimidir bu aylar…
Yazlıkçılar döndüler…
Kırlangıçlar Nil deltasına gitti…
Bu aylarda renk çiçekten ayrılır…
Güneş kumdan…
Menekşe kırmızıdan…
Bahçeler çocuk seslerinden…
Salkım asmadan…
Yaprak dalından…
Bir boş salıncak, rüzgarla terasta sallanır…
Ayrılık mevsimidir bu aylar…
Her sene bu aylarda ben “ayrılık” yazımı yazarım…
Her cümlenin sonuna noktalar, artı iki damla…
Hüzün günleridir…
Yaş gözden ayrılır…
Küçük köpek kaç gündür arkadaşı çocuğu arıyor kumsalda…
Arada bir koşuyor kendi kendine…
Koşunca arkadaşı gelecek sanıyor…
Nereden bilsin…
Bu mevsim ayrılık zamanıdır…
Dün gece ilk yağmur yağdı…
Çatılarda tıkır tıkır…
Küçük gölcükler oluştu sokakta…
Kediler saçak altlarına sığındılar…
Bu sonbahar yağmurları, sanki doğanın ayrılıklara ağlayışıdır…
Yaz aşklarında bu günlerde tenler ayrılır…
Ne çok giden olur…
Ne çok el sallanır bu mevsimde…
'O' ne çok vedadır…
Bu mevsimde ne çok “Beni unutma!..” vardır…
Ayrılık mevsimidir bu aylar…
Aklında bir hüzzam şarkı…
Bir de ayrılıkların sızısı kalır…
“Bütün kuşlar vefasız, mevsim artık sonbahar…”

Bekir Coşkun.

GENEL BİLGİ



Osmanlı’da Genelevler ve Dönemin İlk Genelev Patroniçesi: Langa Fatma

Genelevler yıllardır neredeyse tüm dünyada yaygın bir şekilde hizmet veriyor. Osmanlı döneminde de genelevler bulunuyordu.

Yüzyıllarca hüküm süren Osmanlı İmparatorluğu’na dair hâlâ bilmediğimiz pek çok konu var. Sarayın şaşalı yaşamı ve halkın refahı dillere destan. Ancak Osmanlı İmparatorluğu döneminde hala kapısı aralamayan ve söylentiyle kalan bazı bilgiler var. 1299 yılında kurulup 16. yüzyılda dünyanın en güçlü devleti olan Osmanlı Devleti, 20. yüzyılda ise yıkıldı.

Osmanlı’da genelevler son dönemde yaygınlaştı ve İstanbul gündemine damga vurdu. Osmanlı’da genelevlerin tarihine ve ilk genelev patroniçesi olan Langa Fatma’ya yakından bakalım.

Osmanlı Devleti’nin yönetim şekli ve dini inançları gereği zina haramdı. Ancak yine de erkekleri eğlendirmek için meyhaneler bulunuyordu. Bu meyhanelerde ise kadınlar hem dans ediyor hem de erkeklerle birlikte oluyorlardı.

Ancak genelev adı altında bir oluşum bulunmuyordu taa ki imparatorluğun son yıllarına kadar. Osmanlı’nın son dönemlerinde yaygınlaşan genelevler bir dönem İstanbul gündemine damgasını vurmuştu.

1821 yılında dünya genelindeki veba salgınının İstanbul’a ulaşmasıyla ise, Osmanlı’da geneleveler açığa çıktı. Halk bu salgının nedeni olarak Melek Girmez Sokağı’ndaki genelevleri görüyordu.

Salgın nedeniyle sokaktaki tüm meyhane ve genelevler yıkıldı. Yerine sokağın kötü şöhretini unutturmak için Hidayet Camisi yaptırıldı.

Ancak bu salgının ardından yeni genelevler yaptırıldı. 1884 yılında bir talimatname ile ilk resmi genelevi açıldı. O dönem Osmanlı’nın hükümdarı İkinci Abdülhamit’ti.
Açılan genelev Fatih’in Edirnekapı semtinde bulunuyordu. Bu genelevin ilk işletmecisi ise Langa Fatma olarak bilinen bir kadındı.

Osmanlı tarihçisi ve dönemin devlet adamlarından olan Cevdet Paşa, patroniçe Langa Fatma için şunları söylemiş; “Edirnekapı semtinde bayağı bir mahalleye mutasarrıfa olarak kibarhane ve zarifhane kerhanecilik etmekte olan ve hakkında zaptiye müşiri bile hüküm ve nüfuzu cari olmayan Langa Fatma, şevvalin yirmisekizinci günü veda-i kerhane-i fena edip gitmiş olduğundan İstanbul’un en büyük kerhanesi kapandı ve ondan sonra ol mertebe bir kerhane açılmadı."

O dönem genelevde çalışan kadınların ‘Kartopu Şöhret’, ‘Gümüş gerdan Ülfet’, ‘Vuslat’, ‘Candayanmaz Zişan’, ‘Kaymak tabağı Servet’ ve ‘Ziynet’ gibi lakapları vardı.

Müşterileri ise İstanbul’da sözü geçen önemli kişilerdi. Bu nedenle de Langa Fatma’nın genelevi kapatılamıyordu.

Ünlü yazar Ernest Hemingway anılarında Karaköy genelevleri için “Avrupa’daki refah döneminin en çılgın yılları bile buradaki fuhuşla yarışamaz” der.

Genelevler zaman içerisinde Osmanlı’da artış gösterdi. Bir süre sonra Galata’daki genelev sayısı 100’ü buldu. 1915 yılında ise 359’a ulaştı.

Langa Fatma’nın ölümünün ardından ise genelevi kapatıldı ve bir daha onun ayarında bir genel ev açılamadı. Ancak “Lüküs Nermin” ve “Çanakkaleli Melâhat” isimli kadınlar da özellikle 1940 ile 1960’lı yıllara damga vurdular.
Bu kadınların ikisi de genelev işletmecisiydi.

(Alıntıdır.)

ÖMRÜMÜZ



Hayatta dört aşamalı bir "silinme" süreci vardır:
Bu tamamen senin varoluşuna bağlıdır, başkalarına değil.

55 yaşında:

İş yeri seni siler.
Hayatın boyunca ne kadar başarılı ya da güçlü olursan ol,
bir süre sonra sıradan bir insana dönüşürsün.
Bu yüzden eski işine ve onun verdiği üstünlük duygusuna tutunma.
Egonu serbest bırak,
yoksa iç huzurunu kaybedebilirsin.

65 yaşında:

Toplum seni yavaş yavaş siler.
Eskiden sıkça görüştüğün arkadaşlar ve iş çevresi azalır,
ve artık önceki iş yerinde seni tanıyan pek kalmaz.
"Eskiden müdürdüm, yöneticiydim, ya da şu kişiydim..." deme.
Çünkü yeni nesil seni tanımıyor ve bu seni üzmemeli.
Bu da hayatın doğal bir sürecidir.

75 yaşında:

Aile seni yavaş yavaş siler.
Çok sayıda çocuk ve torunun olsa da,
çoğu zaman sadece eşinle ya da tek başına yaşarsın.
Çocukların arada sırada seni ziyaret ettiğinde,
bu onların sevgisinin bir göstergesidir.
Onları sık gelmedikleri için suçlama,
çünkü onların da kendi hayat mücadeleleri vardır.

85 yaşında:

Zaman seni silmek ister.
Tanıdığın birçok kişi artık hayatta değildir.
Bu aşamada üzülme,
çünkü bu hayatın kuralıdır ve herkes bu yoldan geçecektir.
Bu yüzden:
Hâlâ biraz gücün ve sağlığın varken,
hayatını en iyi şekilde yaşa!
Malından mülkünden dilediğini harca,
gidebildiğin kadar seyahat et,
yardım etmek istediklerine yardım et,
istediğini iç,
oyna, eğlen, sevdiğin şeyleri yap!
Unutma:
Seni asla silmeyecek tek grup:
Eski dostlarındır.
Bu yüzden:
Eski ve samimi arkadaşlarınla daha çok iletişim kur, onları asla unutma...
Alıntıdır

UNUTULANLAR


Dün Bugün Yarın

Develer tellal, pireler berber iken, Samsun cigarasının içinden odun çıktığı günlerde… İstanbul’la Ankara arasında “alo!” diyebilmek için santrala yazdırıp altı saat beklediğimiz, cep telefonunun sadece Kaptan Kirk tarafından kullanıldığı, sokaklarda ayı oynatıldığı, kalantorların Murat 124’e bindiği, Anadol’un kaportasının inekler tarafından yenildiği rivayetlerine inanılan, salça sürülmüş ekmek dilimi dönemlerinde…

Mutfak zeminlerinin muşamba kaplandığı, tencere kalaylattığımız Arap sabunu kokulu zamanlarda…
Avaramu’yu ezberleyen kızlar Raj Kapoor’a hastayken, Ömer henüz turist bile değilken, Vahi Öz’e güldüğümüz, zavallı Ayşecik’in zengin babasından habersiz, kötü kalpli üvey anne yanında çileler çektiği, “n’ayır”, “n’olamaz”lı yıllarda…
Mesut Bahtiyar’dan şarkılar dinlediğimiz, Cem Karaca’nın İzmir fuarını zangır-zangır salladığı, Özay Gönlüm’ün 'yaren’ini tıngırdattığı, yerli Elvis Erol Büyükburç’la kalipso kralı Metin Ersoy’un gazinoları inim inim inlettiği, Cemal Kamacı’nın kroşe patlattığı, Metin Oktay’ın ağları deldiği, Neil Armstrong "Ay’a falan ayak basmadı, hepsi Hollywood tezgâhı" diye iddiaya girilen, kasetleri acayip kapışılan Arif Susam’ın "oo-ooo Ahmet bey de burdaymış!”, diyerek sintizaygır çaldığı günlerde, Ümit Besen’in masasının ayağı kırık, pantolonların paçası bol ve Kastelli bankerken…
Muavinli dolmuşçuların Orhancı-Ferdici diye birbirini solladığı arabeskli sabahların, Barış Manço’nun “lambaya püf!”, dediği elektrik kesintili akşamlarında, mum ışığının gölgesinde parmaklarımızı eğip bükerek duvarda tavşan yaptığımız, yün fanilaları soba askısında kuruttuğumuz, Killing okuduğumuz, başka eğlencemiz olmadığı için radyoda 'arkası yarın’lara kulak kesildiğimiz - ki, uyarlayan Çetin Köroğlu, efekt Ertuğrul İmer’dir, - yine ayıptır söylemesi- Arzu Okay’ın rüyalarımıza girdiği, Martin Luther King yaşarken, Sadun Boro’nun 'Kısmet’iyle dünya turuna çıkmasına heyecanlanıp, Avanak Avni’yle tanıştığımız, Zübük’ün kaleme alındığı, sutyen ’in bile nerdeyse porno kabul edildiği, Halikarnas Balıkçısı’nın Bodrumlu süngerci zannedildiği, otomobillerin arkasına bugün bile hâlâ ne manaya geldiğini bilmediğim STP’lerin yapıştırıldığı, şehirlerarası otobüslerde sigara içildiği, damalı taksiler çağında…
Keban Barajı ortada bile yokken, İbrahim Tatlıses inşaatlarda demirci olarak çalışırken, nüfusumuz 40 milyon, Hababam Sınıfı öğrencileri ise ilkokuldayken, trişkadan tayyare MTA Sismik-1 Hora’nın uzay mekiği muamelesi gördüğü teknoloji fukaralığında…

Turnike atmayı Beyaz Gölge’den öğrendiğimiz, Doktor Richard Kimble babamızın oğluymuş gibi, şerefsiz Falconetti’ye küfürler ettiğimiz, polisimizi Komiser Colombo, hukukumuzu Avukat Petroçelli’den ibaret sandığımız, kapı gibi adam McMillan’ın aids’ten ölene kadar eşcinsel olduğunu bilmediğimiz hayal kırıklıklarında…

Kunta Kinte gibi zenci olmadığı halde, Isaura’nın neden köle olduğunu anlayamadığımız, yamuğunu gördüğümüz arkadaşlarımıza “N’aber lan Ceyar?”, diye seslendiğimiz, saat kurup, sabahın kör karanlığında kalkarak, uykulu gözlerle Muhammed Ali’nin (Hristiyan iken adı Cassius Clay idi) maçını seyrettiğimiz, onunla birlikte 'kelebek gibi uçup arı gibi soktuğumuz' masum tiryakiliklerde…
İstanbul’da basılan gazetelerin, ülkenin diğer şehirlerine ancak ertesi gün, uzak il ve ilçelere ise bir kaç gün sonra ulaşabildiği, TV kanalı olarak sadece TRT’nin var olduğu, haberleri Jülide Gülizar’ın Zafer Celasun’un okuduğu, -bizim ahali akıl edemez- diye düşündüklerinden olsa gerek; "televizyonunuzu kapatmayı unutmayınız!", diye uyarı yazısı koydukları, “necefli maşrapa” zavallılığında yaşıyor iken...

Çamaşır makineleri merdaneli, Haile Selasiye, Habeşistan imparatoruyken…

Ve, dönüp bakıyoruz geriye…

Wi-fi’larımız, iPad’lerimiz, akıllı telefonlarımız, uydu antenlerimiz yoktu ama,

dün daha mutluyduk galiba, bugünümüz ise durağan hele hele yarınlarımızı düşünmek bile istemiyorum!....

(Alıntıdır.)






POMPEİ




Çoğu insan, 79 yılında İtalya'daki Vezüv Yanardağı’nın patlamasında ölen kurbanların taş kesildiğini ya da mucizevi bir biçimde korunduğunu sanıyor. Ama gerçek çok daha ilginç ve çok daha ürkütücü.

Yanardağ patladığında, ölümcül kül ve zehirli gaz dalgası Pompei’yi sardı ve binlerce kişiyi neredeyse anında öldürdü. Cesetler sıcak kül tabakalarının altında gömüldü ve zamanla doğal şekilde çürüyerek, sertleşmiş volkanik malzeme içinde boşluklar bıraktı.

19. yüzyılda arkeologlar çığır açan bir keşif yaptı: Bu boşluklara dikkatle alçı dökerek, kurbanların inanılmaz derecede ayrıntılı dökümlerini elde edebiliyorlardı; kıyafetlerinin kıvrımlarını, hatta yüzlerine kazınmış acıyı bile.
Yani bugün Pompei’de gördüğünüz şeyler fosilleşmiş insanlar değil; bir zamanlar orada yatan bedenlerin kusursuz kalıpları. Bedenlerin bıraktığı boşluklara dökülen alçıyla oluşturulmuş kopyalar. Bu ürkütücü figürler, felaketin birer anlık görüntüsü; arkeoloji sayesinde bize geri dönen, zamana donmuş kareler.

Bir dahaki sefere bu kasvetli dökümlerden birini gördüğünüzde, unutmayın: İnsan kalıntılarına değil, tarihin şekline bakıyorsunuz. Bir anın her şeyi nasıl değiştirebileceğinin ve geçmişin hâlâ bizi nasıl derinden etkileyebileceğinin güçlü bir hatırlatıcısı.





ULUSLARARASI JİNEKOLOJİK SAĞLIK GÜNÜ

 



Uluslararası Jinekolojik Sağlık Günü (International Gynaecological Health Day) her yıl 10 Eylül’de kutlanır. Bu gün, dünya çapında kadınların üreme ve jinekolojik sağlığına özen göstermenin önemine dikkat çekmek için oluşturulmuştur.

Bu günü başlatma girişimi, kadın sağlığı ve kadın hakları alanında çalışan uluslararası kuruluşlara aittir. Tarih, kaliteli sağlık hizmetlerine, düzenli muayenelere ve jinekoloji alanında eğitime erişimin, yaşadığı ülkeden bağımsız olarak her kadın için garanti edilmesi gerektiğini hatırlatmak amacıyla seçilmiştir.


* Jinekolojik sağlık sorunları hakkında farkındalığı artırmak.
* Koruyucu muayenelerin ve düzenli doktor ziyaretlerinin önemini vurgulamak.
* Kadın sağlığıyla ilgili konulardaki tabu seviyesini azaltmak.
* Kanser dahil olmak üzere hastalıkların önlenmesi ve erken teşhisine yönelik programları desteklemek.


* Tıbbi kurumlar ve sivil toplum kuruluşları, hastalıkların önlenmesine adanmış konferanslar, seminerler ve kampanyalar düzenler.
* Medyada ve sosyal ağlarda düzenli kontrollerin ve kişisel bakımların önemi hakkında bilgiler yayılır.
* Bazı ülkelerde kadınlar için ücretsiz muayeneler ve danışmanlık hizmetleri sunulur.
* Kadın toplulukları ve vakıflar, her kadının sağlık ve tıbbi hizmet hakkını hatırlatan destek kampanyaları yürütür.

Uluslararası Jinekolojik Sağlık Günü, milyonlarca kadının yaşam kalitesiyle doğrudan bağlantılı konulara dikkat çekmeye yardımcı olur. Bu gün, jinekolojik sağlığa özen göstermenin yalnızca tıbbi değil, aynı zamanda toplumsal bir görev olduğunu ve toplumun refahını bir bütün olarak etkilediğini hatırlatır.

İZMİR'İN KURTULUŞU



İzmir'in Kurtuluşu, 26 Ağustos'ta başlayan Büyük Taarruz harekâtı sonucu Türk ordusunun Yunan işgali altındaki İzmir'e 9 Eylül 1922'de girmesini belirten tarih terimidir.

Mudanya Ateşkes Antlaşması ve sonrasında Lozan Barış Antlaşması'na uzanan süreci başlatması dolayısıyla Millî Mücadele'nin sona ererek Türk milletinin kurtuluşu ve bağımsızlığını elde edişinin simgesi olmuş çok önemli bir tarihi olaydır.

Alsancak sahilde bulunan bir anıt

Arka plan

İzmir'in, 15 Mayıs 1919 yılında Yunan güçleri tarafından işgal edilmesi, Anadolu'da Millî Mücadele'nin başlamasında önemli bir aşama olarak kabul edilir. O tarihe kadar Anadolu'da işgallere karşı dağınık olan düşünce ve örgütlenme biçimleri mevcuttu. İzmir’in işgali, Anadolu insanın direniş ve karşı koyuş düşüncesini körüklemiş, İstanbul'da başlayan işgali protesto mitingleri Anadolu'nun en ücra köşelerine kadar yayılmış, Damat Ferit Hükûmeti'nin düşmesine sebep olmuştu. Artık İzmir, Anadolu harekâtı için temel sembollerden biri haline getirilmişti ve İzmir'in işgaline karşı protesto mitingleri, her yıl işgalin yıl dönümlerinde, Anadolu'nun çeşitli kent ve kasaba merkezlerinde tekrarlanmakta; konu sürekli gündemde tutulmaktaydı. Birinci İnönüİkinci İnönü, Aslıhanlar-Dumlupınar ve Sakarya Meydan Muharebelerinde Millî Mücadele'nin kazanılmasında önemli adımlar atılmıştı.

Tarihçe

Türk ordusu tarafından 26 Ağustos 1922'de başlatılan Büyük TaarruzKurtuluş Savaşı'nın son safhası idi. Kesin sonuç beş gün içinde elde edildi. Çalköy'de bulunan Başkomutan Mustafa Kemal Paşa 30 Ağustos'ta ordulara bir bildiri yayımlayarak tarihî "Ordular, ilk hedefiniz Akdeniz'dir. İleri!” emrini verdi.

Taarruz emri ile birlikte İzmir yönüne doğru ilerleyişe geçen Türk ordusu birliklerinin en önünde Fahrettin Altay Paşa komutasındaki 5. Süvari Kolordusu bulunuyordu. Kolordunun üç öncü süvari tümeni (1., 2. ve 14. tümenler) birbiri ile yarış halinde farklı kollardan İzmir'e doğru ilerledi. Şehre ulaşan ilk birlikler 9 Eylül sabahı KadifekaleSarıkışlaKarşıyakaPaket Postanesi' ve Hükûmet Konağı'nda göndere Türk bayrağını çekip İzmir'in kurtuluşunu ilan etmiştir.

Süvarilerin şehre girişi ve İzmir gönderlerine Türk bayrağı çekilmesi

9 Eylül 1922'de Mustafa Kemal Paşa'nın Kadifekale'de dalgalanan Türk bayrağını seyrettiği Belkahve'deki heykeli
Kadifekale burçlarına Türk bayrağı dikilmesi

Ayrı tümenlere bağlı Türk süvari birlikleri birbiriyle yarış halinde ilerleyerek Kadifekale'ye vardı ve Kadifekale burçlarına birlikte bayrak dikti. Kadifekale'de Türk bayrağını göndere çeken subaylar, Mürsel Paşa komutasındaki 1. Süvari Fırkası öncü birliklerinden Teğmen Celil Bey, Kafkas Tümeni Süvari Bölüğü'nden Teğmen Besim Bey ile 2. Süvari Fırkası 4. Alay komutanı Binbaşı Ali Reşat Bey'dir.

Karşıyaka'da göndere Türk bayrağı çekilmesi

Kurmay Yarbay Suphi komutasındaki 14. Süvari Fırkası, İzmir'e kuzeyden sarkarak, Menemen ve Karşıyaka'ya ulaşıp bayrak çekti. Kadın savaşçı Kara Fatma, bu öncü birlikler içinde Çiğli'ye ilk giren süvariler arasında yer aldı.

Sarı Kışla ve Paket Postanesi'ne Türk bayrağı çekilmesi

1. Tümene bağlı bir grup süvari, sabah çok erken saatlerde Yüzbaşı Zeki Bey komutasında Konak'a vararak Sarı Kışla'ya, yine 1. Süvari Fırkası'ndan Üsteğmen Selahattin ise Paket Postanesi’ne Türk bayrağını çekti.

İzmir Hükûmet Konağı'na Türk bayrağı çekilmesi

2. Tümen 4. Alay Komutan Muavini Yüzbaşı Şerafettin yönetiminde iki bölük de Bornova'dan Konak istikametinde ilerleyişini sürdürmüştü. Şerafettin Bey komutasında yaya olarak en önde giden sekiz er, Bornova'dan Halkapınar'a ilerleyişi sırasında Punta'daki Tuzakoğlu fabrikasına yaklaştıkları sırada fabrika pencerelerinden ani bir ateşe uğradı. Bu olayda 4 asker hayatını kaybetti ve hemen orada defnedildiler.Olayda can veren askerlerin isimleri şöyledir: Akşehirli Bekiroğlu Mehmet, Antalyalı Ömer oğlu Hakkı (Sarıarslan), Nevşehirli Ahmet oğlu Seyit Mehmet ve Nevşehirli Ahmet oğlu Ahmet.

Yüzbaşı Şerafettin ve yanındaki birkaç kişi, Kordonboyu'ndan Pasaport İskelesi'ne geldiğinde bir Rum tarafından atılan el bombası ile hafif yaralandı. Şerafettin Bey, yaralı haliyle ilerlemeye devam ederek saat 10.30’da vilayet konağına geldi.

Bu arada 4. alay 2. takım komutanı Teğmen Ali Rıza konağa ulaşıp Yunan bayrağını indirmiş, kendisine bir kadının verdiği el yapımı Türk bayrağını göndere çekmişti. Yüzbaşı Şerafettin'in konağa ulaşıp yanında Teğmen Ali Rıza (Akıncı), Teğmen Hamdi (Yurteri) ve Diyarbakırlı Çavuş Mehmet Raşit ile birlikte alay bayrağını göndere çekmesi ile İzmir'in işgalden kurtuluşu ilan edilmiş oldu.

Mustafa Kemal, Fevzi ve İsmet Paşaların İzmir'e gelişi

Başkomutan Müşîr Mustafa Kemal Paşa, yanında Müşîr Fevzi Paşa ve yaveri Binbaşı Salih Bey ile birlikte İzmir'e geliyor. (10 Eylül 1922)

Birinci Süvari Tümeni Komutanı Mürsel Paşa bir Fransız harp gemisi telsizi vasıtasıyla, İzmir’e girildiğini Ankara’ya bildirdi. Belkahve'den tarihi günü izleyen Başkomutan Mustafa Kemal Paşa, yanında Fevzi ve İsmet Paşalar olduğu halde, 10 Eylül sabahı İzmir'e girdi ve Fahrettin Paşa ile buluşarak doğruca Hükûmet Konağı'na gitti. Konağın balkonundan, başarıyı millete mal eden kısa bir konuşma yaptı.

Takip Harekâtı

Mustafa Kemal Paşa'nın ordulara 1 Eylül'de verdiği tarihi emirle başlayan ve 18 Eylül 1922 tarihine kadar yapılan "Takip Harekâtı" ile bütün Batı Anadolu'daki Yunan askerleri, Türk sınırları dışına çıkarılmıştır. Takip Harekâtı'nın başarı ile sonuçlanması sayesinde İzmit bölgesinden İstanbul Boğazı'na, Balıkesir bölgesinden Çanakkale Boğazı'na kadar Türk ordusu için hayati önem taşıyan diğer stratejik hedefler de İtilaf Devletlerinin işgalinden, olaysız olarak ve barış yoluyla kurtarılmıştır.

Türk ordusunun kazandığı bu zafer, Mudanya Ateşkes Antlaşması'na giden süreci başlatmış; Türkiye, Mudanya Ateşkes Antlaşması'ndan sonra 24 Temmuz 1923'te Lozan Barış Antlaşması'nı imzalayarak bağımsızlığını kazanmıştır.

S.O.S

 


S.O.S 'İN ANLAMINI BİLİYOR MUSUNUZ? YADA ÇOĞUMUZ YANLIŞ BİLİYOR...

Çok kişi S.O.S.'in gemimizi kurtar (Save Our Ship), ruhumuzu kurtar (Save Our Soul) veya diğer sinyalleri durdur (Stop Other Signals) kelimelerinin baş harflerinden oluştuğunu sanır. Bu bilgiler tamamıyla yanlış olup S.O.S. harfleri hiç bir kelimenin baş harfinden oluşturulmamıştır.
Tamamen telgraf zamanından kalmadır ve gemilerde de yakın zamana kadar telsiz telgraf kullanılıyordu. Bilindiği gibi telgrafta mors alfabesi denilen sistemde her harf, nokta ve çizgilerin değişik kombinasyonundan oluşuyor.
Bu sinyali gönderen maniple denilen alete tek dokunuşta karşıya nokta yani 'bip', biraz daha uzunca basınca 'dııııt' sinyali gidiyordu. Gönderenler de, alanlar da mors alfabesini ezbere bildiklerinden bu 'bip' ve 'dııııt' larda hangi harfler olduğunu çözüyor ve normal yazıya dönüştürüyorlardı.
İmdat çağrısının çok kolay akılda tutulabilmesi için 1908'de üç çizgi, üç nokta, üç çizgi olan S.O.S. seçildi. Yani telsizde 'dııııt, dııııt, dııııt, bip, bip, bip, dııııt, dııııt, dııııt' sinyali aldığınızda hemen acil yardıma ihtiyacı olan biri olduğunu anlıyordunuz.
Filmlerde görmüşsünüzdür. Gemiler, özellikle uçaklar, tehlikeli bir durumda yardıma ihtiyaçları olduğunda 'mayday' (meydey) çağrısı yaparak durumlarını bildirirler. Bu kelime Fransızca'da bana yardım et anlamındaki m'aidez kelimesinden türetilmiştir.
Hiç dikkat ettiniz mi, filmlerde telsizle konuşan her kişinin ismi hep 'Roger' (rocır) dır. Halbuki 'roger' telsiz konuşmalarında 'anladım' anlamında kullanılır ve her iki taraf da cümlenin başında ve sonunda bu kelimeyi kullanırlar. Filmleri tercüme edenler ise bu kelimeyi bir erkek ismi sandıklarından, herkes birbirine 'Roger' diye ismen hitap ediyormuş gibi çevirirler.
Nasıl bizde telefonda harfleri söylemek için Ankara'nın 'A'sı, Bursa'nın 'B'si denilirse Roger kelimesi de İngilizce'de 'R' harfinin tanımı için kullanılır, yani Roger'in 'R'si denilir. R harfi ise mors alfabesinde başlangıçta 'anlama'nın kodu idi.
Sonra konuşmalı iletişime geçilince 'Roger' olarak kullanılmaya başlanıldı. Filmleri tercüme edenlerin ABD bahriyesinde nasıl oluyor da bu kadar Roger bir araya geliyor diye uyanmamaları gerçekten ilginç!



İLLEGAL BİLİM

İLLEGAL BİLİM İNSANI...

Marie Curie yasal olarak üniversiteye gidemezdi.
Bu yüzden bunu yasadışı yollardan yaptı ve gizli bir örgüt olan 'Uçan Üniversite'ye gitti.
Uçan Üniversite, o zamanlar Rus İmparatorluğu'nun kontrolü altında olan Polonya'da faaliyet gösteren ve cinsiyet ayrımcılığı nedeniyle yüksek eğitimden dışlanan kadınlara kurslar sunan bir yeraltı eğitim ağıydı.
'Uçan Üniversite' adı, kurslar yetkililer tarafından tespit edilmekten kaçınmak için özel evler de dahil olmak üzere çeşitli yerlerde gizlice düzenlendiği için kullanıldı.
Marie Curie ilk yıllarında Uçan Üniversite'nin öğrencilerinden biriydi ve fizik, kimya ve matematik derslerine katılıyordu.

Uçan Üniversite'de edindiği deneyim daha sonraki akademik çalışmalarında kendisine yardımcı olmuş ve çığır açan keşiflerine katkıda bulunmuştur.
Nobel Ödülü kazanan ilk kadın, iki kez kazanan ilk kişi ve iki farklı bilim dalında Nobel Ödülü kazanan tek kişi olmuştur: fizik ve kimya.

Uçan Üniversite 1885'ten 1905'e kadar faaliyet göstermiştir. Uçan Üniversite 1920 yılında resmi olarak dönüştürüldü ve tamamen akredite bir akademik kurum olan Özgür Polonya Üniversitesi oldu...