3. Kitabım "Aşkpedia" E-Kitap ve Sesli Kitap olarak yayımlandı. Çok yakında basılı kitap olarak da yayımlanacak!



BARIŞ
YURTİÇİ SATIŞ SİTELERİ




TOLSTOY'UN BİSİKLETİ

 


Büyük yazar Lev Tolstoy, 7 yaşındaki oğlu Vanichka’nın ölümüne o kadar üzülür ki, dünyaya küser ve münzevi bir hayat yaşamaya başlar.

O günlerde Moskova Bisiklet Severler Derneği, kafasının dağılmasına vesile olabilir diyerek kendisine bir bisiklet hediye eder.

Bu olay yaşandığında Tolstoy 67 yaşındadır ve daha önce hiç bisiklete binmemiştir.

67 yaşında bisiklet sürmeyi öğrenen Tolstoy’dan yola çıkarak Psikoloji, Sosyoloji, Felsefe gibi bilimler, toplumun

“Bu yaştan sonra yapılır mı?”,

“Artık çok geç”

gibi belirli bir yaştan sonra bir şeyleri öğrenme, bir şeylerle uğraşma durumlarını “Tolstoy’un Bisikleti” kavramı ile örneklendirmeye çalışmaktadırlar.

Tolstoy’un bisikleti Moskova müzesinde sergilenmektedir.

Covid-19 ile en çok duyduğumuz sayılardan biri sanırım 65.

Ne zaman bir karar alınsa “65 yaş’a atıf yapılıyor.

“65 yaş üstündekiler sokağa çıkmasın”,

“65 yaş üstündekiler izole olsun”,

“65 yaşındakiler seyahat etmesin” vs.

Bu durumun arka planında “65 yaş üstü yaşlıdır”,

“65 yaş üstü ölüme yakındır” gibi saçma sapan bir düşünce var.

İşin hazin tarafı 65 yaş üstü insanların da bunu benimsiyor olması. Normalde 2-3 haftada bir mutlaka ziyaretimize gelen anne ve babam, Covid-19 başladığından beri olağanüstü durumlar hariç gelmemeye başladılar.

Oysa 5 yaşındaki,

15 yaşındaki,

35 yaşındaki ne kadar riskli ise,

65 yaş da o kadar risklidir.

Covid-19’dan daha riskli ve zararlı bir şey varsa o da genelde tüm insanların, özelde 65 yaş üstünün yaşam enerjisini ellerinden almaktır. Demek ki Tolstoy bugün yaşıyor ve de 67 yaşında olsaydı belki bisiklet kullanmasını öğrenemeyecekti.

Demek ki 70 yaşında Süleymaniye Camisini, 86 yaşında Selimiye Camisini yapan Mimar Sinan bugün o yaşlarda yaşıyor olsaydı bu muhteşem eserlerden mahrum kalacaktık.

Demek ki dünyaca meşhur, Hıristiyanlığın en büyük kilisesi olarak bilinen Aziz Petrus Bazilikası’na 70 yaşındayken mimar olan ve ölene yani 89 yaşına kadar bu Bazilikanın yapımı ile uğraşan Michelangelo bugün yaşıyor olsaydı bu yapıyı göremeyecektik…

Bedenine ve ruhuna gerekli özeni gösteren, içinde yaşama, öğrenme, öğretme, faydalı olma gibi hislere sahip bütün insanlar için hiçbir şeyin ‘yaş’ı olamaz.

İşte yukarda iki-üç örnek verdim.

Ki bu örnekler bu kadarla sınırlı değil.

Alman yazar Goethe, en bilinen eseri Faust’u yazdığında 82 yaşındaydı.

Afrikalıların “beyaz sihirbaz” diye tanımladığı Nobel ödüllü  Alman doktor Albert Schweitzer’in gençlik yıllarındaki tek amacı Afrika’daki insanların hayatını kurtarmaktı.

Bu yüzden tıp eğitimi aldı ve 38 yaşından itibaren Gabon’da insanlara yardım etmeye başladı. Kendi açtığı hastanede, vefat ettiği 90 yaşına kadar ameliyatlara katıldı.

Bugün 106 yaşında olan Muazzez İlmiye Çığ, hâlâ dünyanın kabul ettiği en değerli Sümerolog’dur.

Operada en fazla gösterimi yapılan oyunlardan olan Othello’yu besteleyen İtalyan bestekar Verdi, bu besteyi 75 yaşında yaptı.

Çok iyi anımsıyorum, 2014 yılında yabancı basında şöyle bir haber vardı.

Amerika’da Anna Stoehr isminde bir kadın Facebook’a üye olmak ister.

Doğum tarihi 1900’dür ama Facebook’ta o yıl doğum tarihi kısmı 1905’ten başlıyordu. Mecburen yaşını 99 olarak girer ama Facebook şirketine “gerçek yaşımı kullanmak istiyorum” temalı bir mail atar.

Yani Anna Stoehr şunu haykırıyordu:

“Hâlâ yaşıyorum”…

“Hâlâ yaşıyorum”,

ne güzel bir başkaldırı,

ne muhteşem bir manifesto.

“Yaş”ın sadece bir rakam olduğunun dışavurumu.

Bir toplumun kullandığı dilde var olan kelimeler, o topluma dair yaşantıyı, anlayışı da içinde barındırır.

Mesela bugün “ihtiyar” kelimesini duyduğumuzda zihnimizde avurtları çökmüş, yüzü kırışık dolu, bir elinde baston bir insan tasavvur ediyoruz. Oysa “İhtiyar” Arapça kökenli ama artık Türkçeleşmiş bir kelime. İhtiyar’ın asıl anlamı ‘seçkin’, ‘hayırlı’dır. Hatta “kırsalın millet meclisi” diye tanımlayacağımız

“ihtiyar heyeti” de aslında köyün muhtarı, köyün öğretmeni, köyün imamı gibi seçilmiş kişilerden oluşur.

Ama çoğu kişi ihtiyar heyetini “köyün yaşlıları” olarak biliyor.

İşte bu algı çok yeni. Eskiden seçkin olduğu düşünüldüğü için “ihtiyar” diye tanımlanan 65 yaş üstü, şimdilerde işe yaramaz, bir şey üretemez, sırtımızda yük, kambur gibi haksız ve anlamsız bir yargıyla karşılaşıyor.

Oysa Bernard Shaw ne güzel söyler : “Yaşlanmadan akıllanmayı çok isterdim”…

Ben 65 yaş üstü tanıdıklarımla konuşmaktan son derece keyif ve feyz alırım, kıymetlidir benim için. Pandemiden hemen önce annemler ve sınıf arkadaşlarıyla yaptığım Kars gezisi, o ana kadar katıldığım tüm turları dinamizm, dakiklik ve kaliteli zaman açısından geçmiştir.

Kimse ne yürümekten ne erken kalkmaktan ne de rehberin uzun uzun verdiği tarihi bilgilerden şikâyet etmiş bilakis her şeye doğal merak ve ilgi gösterebilmişlerdir. Gezide daha net anladım ki, ihtiyarlar gençleri cebinden çıkarır.

(100. yaşınızı birlikte kutlamak dileğiyle.)

Hâlâ fırsatınız varsa ‘ihtiyar’ı algıladığınız değil, gerçek manasıyla idrak edip kullanarak yaşamayı deneyin isterim.

 

(Elifgilbazata'dan alıntı.)

PANZEHİR



Dünyanın en zehirli yılanı bir fili bile öldürebilir, ancak hayatta kalan bir hayvan vardır: At!

Bir yılan ne kadar ölümcül olursa olsun, hatta korkunç kral kobra bile, bir at yılan ısırığından ölmez.
Isırıldıktan sonra at yaklaşık üç gün hafif bir şekilde hastalanabilir, ancak daha sonra hiçbir şey olmamış gibi tamamen iyileşebilir.

Bu, doğanın en inanılmaz harikalarından biridir ve bu canlının içinde insan hayatını kurtarabilecek bir sır gizlidir: panzehir.

Peki bu panzehir nasıl üretilir?
İlk olarak, yılanlardan zehir toplanır.
Daha sonra az miktarda ata enjekte edilir.
Atın bağışıklık sistemi tepki verir ve zehri etkisiz hale getirmek için antikor üretir.
2-3 gün sonra bu antikorlar atın kanında bulunur.
Daha sonra attan kan alınır ve kırmızı kan hücreleri (RBC) temizlenir.
Plazma (beyaz kısım) işlenerek panzehir üretilir.
Bu panzehir daha sonra zehirli yılanlar tarafından ısırılan insanlara hayatlarını kurtarmak için enjekte edilir.

Sadece Hindistan’da, yüzlerce atın bu hayat kurtarıcı serumu üretmek için bakıldığı çok sayıda panzehir üretim tesisi bulunmaktadır.
Düşünün, bu nazik yaratık sayesinde dünyadaki en ölümcül zehirlerden bazılarından korunuyoruz.
Belki de Atlar olmasaydı, tek bir yılan ısırığında bile birçok hayat kaybedilirdi.

Kaynak Cienciatum Sorpréndete

İNÖNÜ RESİMLİ BANKNOT


Üstünde İnönü resmi basılı paralar.

Özetleyecek olursak...

"İnönü'nün, Mustafa Kemal'e saygısı olsa para üstüne kendi resmini bastırır mıydı..." şeklinde bir soru...

Bilgide talihsizlik bir yana... Soru gerçekten güzel.

Bu konuda bilgisi olmayan dostlarım okusun!

 

İşte bu işin gerçeği.

O yıllarda ülkemizde para ve pul basacak matbaamız yoktu. Para ve pullarımızı İngiltere Londra'da büyük tesisleri bulunan Thomas De La Rue basıyordu. 1940 yılında İsmet İnönü hükümeti tarafından aynı yere 100 ve 50 kuruşluk olarak 20 milyon liralık banknot bastırıldı.

Basılan banknotlar Londra'dan New York Shine adlı gemiyle Türkiye'ye gönderildi. Gemi 2 hafta süren yolculuktan sonra yakıt almak için Yunanistan'ın Pire limanına uğradı.

Tarih 16 Nisan 1941'di. Alman uçakları Pire limanına saldırarak Türkiye' ye para getiren New York Shine gemisini batırdı.

Gemideki Türk paraları denize saçıldı ve Yunanlılar tarafından toplandı.

O dönem 20 milyon lira çok büyük paraydı, bu parayla Türkiye ekonomisi idare ediliyordu. Bu olay üzerine İnönü paraların Yunanlılar tarafından kullanılmasını önlemek amacıyla Atatürk resimli tüm banknot paraları tedavülden kaldırmak zorunda kaldı.

Ve yeniden para bastırılması gerekmekteydi... Bu kez paranın üzerine de (anlaşılacağı üzere farklılık olması için) İnönü resmi koyulmuştu.

Halk içinde infial olmaması için bu olay saklanmıştır. 

Yıllar sonra bu paralar da tedavülden kaldırılarak yeniden Atatürk resimli paralar bastırıldı.

KOLSUZ AGOP



Agop’un babası Kirkor Kotoğyan, 1911 doğumlu. 1915 yılında, yani Anadolu’daki o büyük kaos döneminde henüz dört yaşındayken babasını kaybetmiş. Köyünü basan çeteler köydeki tüm erkekleri öldürmüş. Küçük Kirkor’u annesi, onu madendeki mağaralara kaçırarak kurtarabilmiş. Sonra da bir yakınlarının yanına sığınmışlar. Olaylar yatışıp saldırılar durunca yanmış, yıkılmış, talan edilmiş köylerine dönebilmişler.

Kirkor Bey, 25 yaşındayken Yozgat’ın İğdere Köyü’nde yaşayan Makruhi Hanım’la evlenmiş. Aile 1938’de İstanbul’a gelmiş ve Samatya’ya yerleşmiş. Bir yıl sonra da ilk çocukları Agop, İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi’nin Cerrahpaşa’daki hastanesinde doğmuş. Dünyaya gözlerini açtığı, ilk görüntüleri, ilk sesleri duyduğu bu hastane ile ömür boyu sürecek kader birliği de böylece başlamış.
Babası Kirkor Bey, inşaatlarda kalfa olarak çalışır, annesi de Samatya yakınlarında bir fabrikada işçilik yaparmış.
Çok yoksullarmış. Küçük Agop, Samatya Sahakyan Ermeni İlkokulu’na başladığı yıl, babası ona bir ceket almış. Bir bahar günü arkadaşlarıyla Samatya sahilinden denize girip çıkmış ve bir bakmış ki ceketin yerinde yeller esiyor. Anasından bir ton dayak yediği gibi tam üç yıl boyunca da ceketsiz kalmış. ‘Bana yeni bir ceket almaları mümkün değildi. Ekmeği karneyle alıyor, aylarca et ve şeker yüzü görmüyorduk’ diye annesinin köteğine hak veriyor şimdi.
Küçük Agop, daha ilkokuldayken işe başlamış. Mezun olduğu yıl bir gümüş atölyesinde çalışıyormuş. Sıcak, çok sıcak bir yaz günü, gümüş kalıpları plaka haline getirmek için kullanılan presin silindiri iş önlüğünün kolunu kapmış. Sonra da elinin tamamı omuzuna kadar presin altında un ufak olmuş. Hastaneye vardığında doktorlar, ‘Bu çocuk yaşamaz’ demiş. Ameliyat olmuş, günlerce komada kalmış ve bir gün gözlerini açıp hayata yeniden merhaba demiş. Kaderin cilvesi bu ya, yine Cerrahpaşa Hastanesi’ndeymiş.
O yaz sonunda kendisini tamamen toparlamış ama çevresindekilerin acıyarak bakması kalbini çok kırıyormuş. Bu yüzden kayıt yaptırdığı halde okula gitmeyeceğini söylemiş babasına. Okula gitmemiş ama aldığı ders kitaplarını her gün muntazaman okuyarak kendine göre bir tedrisat yapmış. Okulsuz geçen bu yıl boyunca hep düşünmüş. O küçük ve artık tek kollu bedeniyle bir meslek sahibi olamayacağına karar vermiş. ‘Okumalıyım, her ne pahasına olursa olsun okumalıyım’ demiş. Ve dönem başlayınca Kumkapı Bezciyan Ortaokulu’nda eğitime geri dönmüş.
Bütün okul hayatı boyunca, yazları ve hafta sonları çalışmaya devam etmiş. Tahtakale’de işportacılık yapmış. Konfeksiyon atölyelerinde ilik makinelerinde çalışmış. Eve katkı olsun diye çalışırken çok sevdiği kız kardeşleri Hripsima ve Maryam’a da küçük hediyeler almayı ihmal etmezmiş.
Ortaokulda başarılı olmuş ama esas zirveyi Galata Getronogan Lisesi’nde yapmış. Her yıl okul birincisi olmuş, takdirlerle dönmüş evine. Agop Bey, hasta Fenerbahçeli. Tam 26 yıldır Fenerbahçe Kulübü üyesi. Basketbolu çok seviyormuş. Ama tek kollu olduğu için oynayamamış. ‘Ben de sahada top koştururum’ demiş ve lisede futbola başlamış. Oynayamazsın demişler, aldırmamış. Çok da güzel oynamış. Ve hatta, o devrin ünlü takımı Samatya Gençler Kulübü’nün kadrosuna girmeyi başarmış.
1957’de İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi’ni kazanınca doğduğu, yeniden hayata döndüğü Cerrahpaşa Hastanesi’nde bulmuş kendini. Kapısından içeri girdiği ilk gün ‘Bir zamanlar beni kurtardı bu hastane, şimdi nöbet sırası bende’ diye düşünmüş. Bu dönemde lise öğrencilerine özel dersler vererek okul parasını kazanmaya devam etmiş. Ayrıca, Cerrahpaşa’nın futbol takımında oynamayı da ihmal etmemiş.
1963’te okul birincisi olarak doktorluk diplomasını almış. Bir yıl Çapa’nın Deri ve Frengi Hastalıkları Kliniği’nde çalışmış. 1964’te Cerrahpaşa’daki Dermatoloji Kürsüsü’nde asistan olarak göreve başlamış. Uzmanlık tezinin başlığı, ‘İmpetigo Herpetiformis Vak’aları Üzerinde Klinik ve Biyoşimik Araştırmalar.’ Ben başlığından bir şey anlamadım, Agop Hoca açıkladı: ‘Uçukla ilgili çok önemli bir çalışmaydı.’
1967’de uzman olmuş. Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’nde başasistan olarak çalışırken üniversite tarafından Ekim 1969’da Almanya’ya gönderilmiş. Dört ayda Almanca’yı öğrenmiş. Hamburg Saar Üniversitesi Dermatoloji Kliniği’nde ünlü dermatolog Prof. Dr. Nödl’ün yanında çalışmaya başlamış. Ayrıca aynı üniversitenin alerji ve histoloji bölümlerinde çalışmış. Kliniklerde gösterdiği başarıdan dolayı, Alman Üniversite Kurulu’nun talebiyle okulda kalma süresi bir yıl daha uzatılmış.
Dr. Kotoğyan, 1952’de geçirdiği kazadan önce çoğu kişi gibi sağ elini kullanırmış. Onu kaybedince sol eliyle iş görebilmek için çok çalışmış. En büyük zorluğu da üniversitedeyken çekmiş. Tek eliyle tüplerden şırıngaya ilaç çekmeyi, bu ilacı hastaya enjekte etmeyi öğrenmek için geceleri hastanede nöbete kalmış, evde portakallara su şırınga edermiş. Dikiş atmayı öğrenmek için ise, evde ne kadar sökük ve yırtık varsa dikermiş. İki yıl içinde tüm bu işleri kimseden yardım almadan tek başına yapıyor hale gelmiş.
1972’de Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’ne geri döndükten bir yıl sonra doçentlik sınavını başarıyla vermiş. 1979’da ise, ‘Akne Vulgaris Vak’alarında İmmunolojik Araştırmalar’ başlıklı teziyle profesör kadrosuna atanmış. Almanca’dan sonra yine kendi çabasıyla, Fransızca ve İngilizce öğrenmiş. Dünyanın birçok ülkesinde dersler, konferanslar vermiş, nam salmış. Özellikle son iki yılda dışarıdan gelen hasta sayısında büyük bir artış olmuş. Uluslararası tıp dergilerinde yayımlanan makalelerinin sayısı 300’ü aşmış, cilt hastalıkları üzerine iki kitap yazmış.
Suzan Hanım’la 1975’te evlenmiş. Üniversiteden emekli olduğu 21 Kasım 2004 günü yaptığı konuşmada ‘İki kişiye teşekkür etmiyorum: Biri beni bu yolun başına kadar getiren anam, diğeri beni şu kürsüye kadar çıkaran eşim Suzan. Teşekkür etmiyorum değil, aslında edemiyorum. Çünkü onlara her şeyimi borçluyum’ demişti.
Birçok ülkenin üniversitesinden teklif almış: Almanya, Fransa, Kanada, Amerika… ‘Burada kal, kürsünün başına geç’ demişler. O, bunların hepsini elinin tersiyle geri çevirmiş. ‘Ermeni olduğun için dedeni, fukara olduğun için kolunu kaybettiğin o ülkede ne işin var’ demişler, gülmüş geçmiş. Peki ne düşünmüş? ‘Evet doğrudur: Ülkemde çok acı çektim. Sefaletin dibinde yaşadım. Doğrudur: Dedemi, çocukluğumu, kolumu kaybettim. Ama yolumu kaybetmedim. Bu ülkede yaşayan milyonlarca insandan hiçbir zaman farklı olmadığımı düşündüm. Bu topraklarda yaşayan tüm insanları kardeşim olarak benimsedim. Bir ülkeyi sevmek demek, bu topraklarda geçirdiğin güzel ve iyi günleri sevmek demek değildir. İyi günde ve kötü günde burada olmak, vatanın yanında kalmak demektir yurt sevgisi. Boş başak dik, dolu başak ise eğiktir, derler. Ben hep eğik gezdim şu dünyada. Kibirden nefret ettim. Boş başaklar gibi diklenmedim, caka satmadım, her şeyi biliyorum demedim. Burnumun dikine gitmedim, bilginin ve bilimin ipine sarıldım. İşimi şansa bırakmadım. Çünkü, çok çalıştım ve boşluk bırakmadım.’
Bu efsane doktor üniversiteye veda ederken şöyle diyordu: ‘32 yılını öğretim üyesi olarak geçirdiğim, 41 yıl üç ay süren üniversitedeki görevim fiilen sona ermiş bulunuyor. İnsanın hissetttiklerini anlatabilmesi oldukça güç. Ayrılık günü gelip çattığında hiç tanımadığınız bir boşluk hissine kapılıyorsunuz. İlk olarak geçmişin yoğunluğu içerisinde hiç gerçekleşmemiş olan bir şey gerçekleşiyor: Annesinin kuzusu Agop, gümüşçüde çalışan Agop, futbolcu, asistan, Almanya’da görev yapan, doçentlik sınavındaki Agop, ilk dersini veren, profesör olan Agop kafa kafaya verip ‘Şimdi ne olacak’ diyorlar. Neden sonra aynı toplantıya emekli Agop gelip de, ‘Hey geçmişin kimlikleri; utanmasanız Agop öldü diyeceksiniz. Şimdi, en büyüğünüz olarak ben, işte buradayım’ diyene kadar…’
Neyse ki Agop Bey tecrübeleriyle şifa dağıtmaya veda etmedi. Osmanbey’deki mimar oğlunun tasarladığı yeni kliniğinde, yine içten, yine mütevazı, çalışmayı sürdürüyordu.
Ta ki rahatsızlanıp, doğduğu, kolu koptuktan sonra dünyaya yeniden tutunduğu Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Hastanesi'ne kaldırılıncaya kadar…
Ümitliyiz ki, yetiştirdiği değerli öğrencileri onu üçüncü kez sağlığına kavuşturacaklar…Maalesef 13 Şubat 2018 de vefat etti.

İŞTE KOLSUZ AGOP BU....
OLUMSUZLUKLAR DA PES ETMEYEN BİRİ....
YOKLUKTA VAR OLMAYI BAŞARAN BİRİ...
BU ÜLKEYİ, BU İNSANLARI SEVEN BİRİ...
BU TOPRAKLARDA YETİŞEN BİZDEN BİRİ...
BİNLERCE HASTAYA ŞİFA VEREN, BİR O KADAR ÖĞRENCİ YETİŞTİREN BİRİ...
GURUR DUYDUĞUMUZ AMA ÇOĞUMUZUN BİLMEDİĞİ BİRİ....

***
Prof. Dr. Agop bey ile tanışmıştım. "Barış" isimli anı-öykü kitabımda da kendisine bir öykümde yer verdim. İyi kalpli hocayı saygıyla anıyorum.






DELİCE

 


Hep merak eder dururum. Edirne ilçelerinde, sahil boyunda, Saros Körfezi’nde neden zeytinlikler yok diye. Her yer çam ağacı! İlaç için bile bir zeytin ağacı yok. (Bugünlerde bazı meraklı yurtseverler çeşitli bölgelerde zeytin ağacı dikmeye başladı. Hatta bir yatırımcımızın Yeniköy mahallesinde epey zeytin ağacı dikeceğini de duydum.) Hemen komşu ülke Yunanistan’da Enez ilçesi bitimi olan yerleşim bölgelerinde başlayan zeytinlikleri neredeyse Selanik’e kadar görebilirsiniz.

Peki Edirne’ye komşu olan Çanakkale ve Yunanistan’da olan zeytinlikler neden bizim bu bölgemizde yok. Tesadüfen bir araştırmacımızın bir yazısını gördüm ve sizinle paylaşmayı uygun gördüm.

Hadi birlikte neden “Delice” ağaçlarının neden sökülüp satıldığını, “Delice” ağacının neye yaradığını okuyalım…

 

“1951-1952 yıllarında İspanya Hükümeti, Türkiye’den çok yüksek miktarda odun kömürü satın almak istiyor.

O güne kadar İspanya’ya yapılan ihracat kalemleri arasında yer almayan bu talebin bir de özel şartı vardı:

Kömürler İskenderun’dan Saroz Körfezi’ne kadar Akdeniz ve Ege sahillerinde doğada kendiliğinden yetişen "delice" ağacından elde edilmesi isteniyordu!

İstek dönemin Hükümeti tarafından yüksek getirisinden sevinçle karşılanıyor, ülkemizde bol miktarda bulunan delice kömürü ihraç edilmeye başlanıyordu.

Görgü tanıklarının anlattıklarına göre, limanların üzeri gemi yüklemeleri sebebiyle kara bir bulut ile kaplanıyor göz gözü görmüyordu!

O yıllarda Ankara’da görev yapan ABD Ticaret Ataşesi, dönemin Dışişleri Bakanı’na ihraç edilen kömürün İspanya tarafından nasıl değerlendirildiği ya da nerelerde kullanıldığını araştırıp araştırmadıklarını soruyor.

Aldığı cevap, getirisinin önemli olduğu, nerede kullanıldığının Türkiye’yi ilgilendirmediği şeklinde oluyor. Bunun üzerine ataşe konuyu kendisi araştırıyor ve otoyollarda dolgu malzemesi olarak kullanıldığı bilgisine ulaşıyor. Bununla yetinmeyip ABD’de tanıdığı mühendislerden bilgi alıyor ve otoyolda kömür dolgunun bir yararı olmadığını öğreniyor.

Öğrendiklerini Bakan’a iletiyor, Türkiye’nin rahatsız olmadığını, gelirden dolayı memnun olduklarını söylüyor, konu kapanıyor...

“Delice ağacının zeytin aşılamak için en uygun ağaç olduğunu bilenler Türkiye’ye oyun oynamışlardı.”

Sonuç olarak İspanya dünyanın en büyük zeytinyağı ihracatçısıdır ve ne tesadüf ki aynı yıllarda Türkiye margarinle tanışmıştır.

NOT: Aşılanmamış zeytin ağacına "DELİCE" denir.

Marshall yardımlarıyla Ege ve Akdeniz bölgemizdeki milyonlarca zeytin ağacımız kökünden sökülerek gemilerle Avrupa'ya götürüldü.

ABD bize bu ağaçların yerine milyonlarca kavak ve çam(çıra) fidanı verdi.

Kavak ağacı memlekette alerjik hastalıklar başlattı.

Çam ağacı ise bildiğimiz yağlı çıra idi. Dağlarımıza ovalarımıza her yere diktik.

Oksijenden başka hiçbir işe yaramayan bu ağaç, ülkemizin dağına bayırına dikilen saatli bomba oldular.

Bu ağaçlar yandığı zaman kozalakları patlayarak yanar halde 200 metre uzağa fırlamakta oradaki çam ağaçlarını da tutuşturmaktadır.

Bugüne kadar kimi gördüysem yetkili yetkisiz, beyinli beyinsiz herkese anlattım.

"ABD’liler bizim ormanlarımızı çam (çıra) ağaçlarıyla dolduruyor, bir kibrit çakmasıyla 100 savaş uçağının verdiği zararı veriyorlar.

Şimdi soruyorum size devletimiz bu çam ağaçlarının yerine zeytin, ceviz, badem, incir, sakız ağacı dikse hem bu ağaçlar kolay kolay yanmaz hem de köylümüze bir gelir olur.

Hala çam dikiyoruz bıkıp usanmadan.”

Sevgili okurlarım ; bende yazıyı okuduğumda sizin gibi hayrete düştüm. Üç-beş kuruş kazanacağız diye araştırmadan kestiğimiz ‘delice’ ağaçları sayesinde margarin ile tanıştık. Oysa bu bölgemizde toprağa ne eksek Allah bize fazlasıyla veriyordu. 

Hatalar yapılmasa yerli tohumdan ithal tohuma, delice ağacından çama, zeytinyağından margarine geçer miydik hiç.

(Alıntıdır.)