3. Kitabım "Aşkpedia" E-Kitap ve Sesli Kitap olarak yayımlandı. Çok yakında basılı kitap olarak da yayımlanacak!



ALO - SEVGİLİLER GÜNÜ


            

“ALO” NUN HİKÂYESİ VE "SEVGİLİLER GÜNÜ"

Günümüzün en etkili ve en yaygın iletişim aracı olan telefon, 1876 yılında Amerikalı mucit, Alexander Graham Bell tarafından icat edilmiştir. Tarihi kayıtlara göre, icat edilen cihazla ilk konuşma, 1876 yılının 14 Şubat günü gerçekleştirilmiş ve bugün telefonun bulunuş günü olarak kabul edilmiştir. İşte bu gün bütün insanlığı esir alan telefon, bir 14 Şubat günü insanların hayatına girmiştir.

Graham Bell telefonu icat edince, ilk hattı sevgilisinin evine çekmiştir. Ne zaman atölyesinde telefonu çalsa, arayanın Allessandra Lolita Oswaldo’dan başkası olamayacağını biliyordu. Graham Bell, telefonu açar açmaz "Alessandra Lolita Oswaldo" diyordu. Bell, zamanla sevgilisine adını kısaltarak hitap etmeye başlamış ve telefonu her açışında onu "Ale Lol Os" diye karşılamıştır.

Çalışmaları uzadıkça, Graham Bell, sevgilisinin adını daha da kısaltmış ve ona iki heceli bir ad bulmuştur. Bu kısa ad "ALO" idi. Allessandra Lolita Oswaldo, geliştirip tüm kente yaymaya çalıştığı telefondan başka bir şey düşünmeyen mucit sevgilisini terk etmiştir. Ancak Bell, yaşlanmış olmasına rağmen sevgilisinin kendisini bir gün arayacağı umuduyla telefonun başından hiç ayrılmamıştır. İcat için çalışan beyni ile, aşk dolu yaşlı kalbi arasında, terk edilmişliğin çaresizliği içinde kalmıştır. Her kadın ilgi bekler ama, bu ilgi bekleyişi kalp ile beyin arasındaki köprüyü yıkmamalıdır.

Terk edilmiş mucit her telefon çaldığında sevgilisinin kısaltılmış ismi olan ALO'yu söylemeye devam etmiştir. Bu arada kentte çekilen telefon hatlarının sayısı da giderek artmaya başlamıştı. Graham Bell’i artık başka kişiler de arıyordu. Ancak o, telefonun her çalışında, kendisini sevgilisinin aradığını sanarak telefonunu ALO diyerek açıyor ve herkese artık ALO diyordu.

O günlerde hemen herkes, telefonu açtıklarında Alexander Graham Bell’in karşılıksız aşkına saygı olarak ALO demeye başlamıştır. Bugün hepimizin kullandığı ALO sözcüğü işte o günlerden kalmıştır. 14 Şubat Sevgililer Günü de 1800'lü yıllardan bu yana kutlanmaya devam etmiştir. İnsanlık var olduğu sürece kutlanmaya devam edecektir. Biz de her 14 Şubat'ta Graham Bell ve ALO'nun ilginç aşk hikâyesini hatırlayacağız.

Bu yıl yine 14 Şubat, karşılıklı ya da karşılıksız bütün sevenlerin, sevgililer günü kutlu olsun. Dilerim günümüzün sevenleri, telefon başında bir umutla bekleyenlere bir ALO'yu çok görmezler. Herkese nice mutlu 14 Şubat'lar dilerim.

(14, Şubat, 2026-Ankara)  Necdet Topçuoğlu

Alıntıdır.


ALEXANDER GRAHAM BELL



Alexander Graham Bell (3 Mart 1847, Edinburg, İskoçya - 2 Ağustos 1922, Baddeck, Kanada), telefonun icadı ile tanınan İskoçya doğumlu Amerikalı bilim insanıdır.

Telefonu icat eden Graham Bell, aslında sağırların sessizliğini ortadan kaldırmaya çalışıyordu. Bunu başaramadı ama her gün yeni bir özelliğe kavuşan telefonla birbirinden kilometrelerce uzaktaki insanların birbirlerini duymalarını sağladı. Graham Bell'in annesi doğuştan işitme engelliydi. Dedesi ve babası yıllarını işitme engellilere adadı. Özellikle babası işitme engellilere duymasalar bile konuşmayı öğretmenin yollarını geliştirmeye çalıştı. İki kardeşi veremden ölünce, babası kalan tek oğlunun sağlığı için Kanada'ya göçtü. Babasının ölümünden sonra onun çalışmalarını tanıtmak ve yaymak için çabalayan Graham Bell Amerika Birleşik Devletleri'ne gitti. Önce Ontario'ya, daha sonra Boston'a yerleşti. Burada bir süre işitme engellilere dil öğretmeni yetiştiren okulda çalıştı. Daha sonra kendi okulunu kurdu. 

Ünü kısa sürede yayılan Bell, Oxford Üniversitesi’ne konuk öğretmen olarak çağrıldı. İngiltere'de eline geçen Alman Hermann von Helmholtz adlı bilginin işitme fizyolojisine ilişkin kitabını okudu. Müzik sesinin bir tel aracılığı ile aktarılabileceği düşüncesi üzerinde yoğunlaştı. Bu sırada başka bilim insanları da bu konularda çalışmalar yürütüyordu. Hatta kendisinden yıllar önce Antonio Meucci böyle bir cihaz yapmış, ama patentini alamamıştı.

İngiltere'den dönen Bell, Boston Üniversitesi İnsan Sesi Fizyolojisi dalı profesörlüğüne getirildi. Kuramsal bilgilerini teknik destekle yaşama geçirmeye ve işitme engelliler için duymalarını sağlayacak aletler yapmaya girişti. Thomas Watson adlı bir elektrik mühendisi ile birlikte çalışmaya başladı. Çalışmalarını yürütmek için maddi destek gerektiğinde kendisine Avukat Gardnier Greene Hubbart yardım elini uzattı.
Bell ve Watson 1875 yılında sesin tel üzerinden bir başka yere gittiğini ortaya çıkardı. Ancak ses anlaşılmaz bir durumdaydı. 14 Şubat 1876 günü Bell ve Gray telefon patenti almak için ayrı ayrı başvuru yaptı. Bell'e 7 Mart 1876 günü istediği patent verildi. 174.465 no.lu patentini alan Bell atölyede denemelerini sürdürürken telefonu çalıştırmak için kullandığı bataryadan pantolonuna asit döküldü. Watson'u yardıma çağırdı:


Bell New York-Şikago arasındaki uzun mesafeli hattın denemesi sırasında, 1892
"Mr. Watson. Come here. I want to see you" ("Bay Watson. Buraya gelin. Sizi görmek istiyorum.")

Bell yardımcısını yardıma çağırırken farkında olmadan 10 Mart 1876 günü ilk telefon görüşmesini yaptı. Watson, Bell'in sesini "telefon"dan duydu. ABD'nin 100. kuruluş yıl dönümüne denk gelen bu buluşu ona düzenlenen Yüz Yıl sergisinde birçok ödül kazandırdı. Bell, bilimsel çalışmalarını yürütmek için maddi ve manevi destek gördüğü Hubbart Ailesi’nden Mabel ile bir yıl sonra evlendi.

Eşi dört yaşından beri sağırdı. Bell, öğrencisi olarak tanıdığı ve daha sonra evlendiği Mabel'e derin bir sevgi duydu. Artan ününe karşın hiçbir zaman ne eşini ne de işitme engellileri göz ardı etmedi. Eşine yazdığı bir mektupta "Eşin hangi noktaya çıkarsa çıksın, ne denli zengin olursa olsun, emin ol işitme engellileri ve onların sorunlarını her zaman düşünecektir" diye yazmıştır.

Bugün öne çıkan buluşlarının gölgesinde kalan yapıtlarının çoğu işitme engeli konusundaydı. İşitme engelli annesinin ve eşinin duyamadığı sesleri kaydetmeyi başardı. "Gramofon"dan kazandığı parayı bugün de işitme engelliler için çalışmalar yürüten Alexander Graham Bell İşitme Engelliler Kurumuna harcadı. Fransa hükûmeti insanlığa hizmetinden dolayı onur ödülü ve para ödülü verdi. Verilen parayı Washington'da işitme engelliler için Volta Enstitüsü’nü kurmada kullandı. İlk el telefonunu geliştirmek için Bell teknik sorunları alt etmeye çalışırken bir yandan da kendisini dava eden Gray'a karşı hukuk savaşı verdi. Telefon atölyeden 4 yılda çıkabildi. 1880 yılında Bell'e yardım eden Tainer radyofon adını verdikleri aleti denedi.

Bir okulun tepesine çıkan Tainer çok uzaktan görebildiği Bell'e telefonla seslendi "Bay Bell. Bay Bell. Beni duyabiliyorsanız lütfen pencerenin önüne gelip şapkanızı sallayın." Bell şapkasını salladığında artık telefon doğumunun ardından emeklemeye başladı. Sekiz yıl sonra Connecticut eyaleti ilk telefon şebekesine sahip kent oldu.

Telefon yakın yıllara dek Türkiye'de olduğu gibi santraller ve memurlar aracılığı ile yürütülüyordu. Bir süre sonra santrallerde erkek memur yerine kadın memurun çalışması geleneği başladı. İlk kadın santral memuru da Boston'da çalışmaya başlayan Emma Nutt oldu.

Kimi siyah beyaz filmlerde gülme konusu yapılan "manyetolu telefon" görüşmeleri 1899 yılında Almon B. Stowger adlı birinin katkısı ile otomatikleşmeye yöneldi. İşin garip tarafı Stowger telefoncu değil cenaze levazımatçısıydı. Rakibinin eşi telefon şirketinde çalışıyordu. Cenaze işleri için Strowger'ı arayanları bu memur kendi eşine bağlıyordu. Bu zor durum karşısında çözüm bulmak için kolları sıvayan Strowger otomatik santralı yapmayı başardı. Halk yeni telefona "kızsız telefon" adını taktı.

Bugünkü telefonlara benzemeyen bir biçimdeydi. Üzerinde birler, onlar, yüzler basamağını temsil eden üç tuş bulunuyordu. Bağlanmak istenen numara tuşlara aranan numarada yer alan rakamın değeri kadar basılarak sağlanıyordu. Arayan kişi tuşa kaç kez bastığını sık sık şaşırdığı için karmaşaya da yol açıyordu. Bunun da çözümü çok geçmeden bulundu.

Kısa sürede New York sokaklarını telefon direkleri ve kablo hatları örümcek ağı gibi kapladı. Yürünmez bir hale gelen sokaklardaki bir telefon direği kabloları tutan 50 çapraz tahta taşıyordu. Telefon günlük yaşama değişik biçimlerde girmeye başladı.

O yıllarda yayımlanan gazetelere verilen bir reklamda telefon şöyle tanıtıldı:

"Sohbet. Ağızdan kulağa telefonla konuşarak çok daha rahat."

Bell 1915 yılında New York'u San Francisco'ya bağlayan ilk uzun kentler arası telefon hattını açtı. Karşısında yine yardımcısı Watson vardı. Aradan geçen onca yıla karşın Bell ilk günü unutmadı. Watson'a "Watson seni istiyorum, buraya gel" dedi.

Telefonun olanaklarından yararlanarak müşteri çekmek isteyen oteller arasında kıyasıya bir savaş başladı. Oteller ünlü müzik, tiyatro, opera, konser salonlarına bağlanan telefon "Tiyatrofon" hattı ile aldıkları sesi lobilerinde oturan müşterilerine dinletmeye başladı. Bu, evlere ve iş yerlerine yayıldı.

Graham Bell belleklerde telefonun bulucusu olarak yer etse de adının öne çıkmadığı çalışmaları da vardı. Bunlardan biri büyük bir ilgi ile tüm dünyanın izlediği National Geographic dergisindeki yöneticiliğiydi. Yüz yirmi yıl önce silahlı saldırıya uğrayan ve ağır yaralanan ABD Başkanı Garfield'ın bedenindeki kurşunların yerini belirlemede ilk kez kullandığı telefonik sonda, Röntgen'in X ışınları ile tanıyı geliştirilmesinde kullanıldı. Deniz ve hava taşımacılığı için projeler gerçekleştirdi.

1893 yılında telefon ile ilgili gelişmeleri kaleme alan bir yazar gözlemini şöyle dile getirdi: "Şu anda duyabildiğimiz sanatçı ve şarkıcıları bir süre sonra insanlık görmeyi de başaracak.

Wikipedia

SEVGİLİLER GÜNÜ

Aşkın simgesi "kalp"

Sevgililer Günü, her yılın 14 Şubat günü birçok ülkede kutlanan özel gündür. Kökeni, Roma Katolik Kilisesi'nin inanışına dayanan bu gün, Valentine ismindeki bir din adamı için ilan edilen bir bayram günü olarak ortaya çıkmıştır. Bu sebeple bazı toplumlarda "Aziz Valentin Günü" (İngilizce: St. Valentine's Day) olarak bilinir. Valentine kelimesi, Batı medeniyetlerinde hoşlanılan kişi veya sevgili anlamlarında da kullanılır.

Günümüzde, bazı toplumlarda sevgililerin birbirine hediyeler aldığı, kartlar gönderdiği özel bir gün olarak devam etmektedir. Tahminlere göre 14 Şubat günü, tüm dünyada 1 milyar civarında kart gönderilmektedir. Bunun yanı sıra hediye alımlarından kaynaklı piyasada satışlar artmaktadır. 

Alınan hediyelerde Ali Gökçe'nin "İran Hududunda Bir Tilki" isimli romanı ile "Barış" isimli anı-öykü kitabı üst sıralardaki yerini hâlâ korumaktadır. Kitapların isminin üzerine tıklayıp, açılan sitelerden satın alabilir, sevgilinize sürpriz bir Sevgililer Günü hediyesi verebilirsiniz!


Tarihçe

Şubat ayı bereket festivalleri

 1712 yılına ait İsveç almanağında 14 Şubat Valentine olarak belirtilmiş.

Şubat ayı ortasının aşk ile ilişkisi antik çağlara dayanmaktadır. Antik Yunan takvimlerinde, ocak ayı ortası ile şubat ayı ortasının arasında kalan zaman Gamelyon ayı olarak adlandırılmıştı ve Zeus ile Hera'nın kutsal evliliğine adanmıştı.

Antik Roma'da 15 Şubat, bereket tanrısı Lupercus'un onuruna, Lupercalia Günü olarak kutlanmaktaydı. Bu günde, Lupercus'un din adamları tanrıya keçi kurban ederlerdi. Daha sonra kafalarının üstüne koydukları bir parça keçi derisi ile Lupercus'u simgeleyerek, Roma sokaklarında koşturup, karşılaştıkları herkese dokunurlardı. Genç kızlar gönüllü olarak ileri atılır ve bereket tanrısının dokunuşundan paylarını almaya çabalarlardı. İnanışa göre bu dokunuş sayesinde doğurganlıkları kolaylaşacaktı.

Lupercalia Bayramı'nın arifesi olan 14 Şubat'ta genç erkeklerin genç kızların isimleri yazlı kura çekerek bayram boyunca çift olma alışkanlığı vardı. 469'da Papa bu gayriHristiyan bayramını yasaklayarak sadece kura çekilişine izin verdi. Ancak artık kuralarda kızların değil, azizlerin isimlerini yazılıydı.

Valentine

1908 tarihli Katolik Ansiklopedisi'ndeki eski şehitler listesinde, 14 Şubat gününe kayıtlı, inancı yüzünden öldürülmüş üç tane Aziz Valentine geçmektedir:

Romantik aşk ile Valentine arasındaki bağlantı tarihi dokümanlarda hiç geçmemektedir ve kimi tarihçilere göre sadece bir efsanedir. Valentine'nin onuruna kutlama günü, 14 Şubat 496 tarihinde Papa Gelasius tarafından ilan edilmiştir.

1969 yılında kilise, takviminden Aziz Valentine Günü'nü çıkarmıştır.

Orta Çağ

Romantik aşk ile Valentine arasındaki bağlantı ilk olarak 14. yüzyıla ait kaynaklarda görülmektedir. 1381 tarihli Parlement of Foules adlı kitaba göre, Fransa'da ve İngiltere'de 14 Şubat geleneksel olarak kuşların çiftleşme günü olarak bilinmekteydi. Günün bu özelliğinden dolayı sevgililer birbirlerine güzel sözler yazan notlar vermekteydi ve bu notlarda birbirlerine Valentine diye hitap etmekteydiler.

Hristiyan olduğu için öldürülmüş Din Adamı Valentine ile romantik aşk arasındaki ilişkiyi anlatan efsanelerin 14. yüzyılda ortaya çıktığı düşünülmektedir. Bu efsanelerde geçen başlıcaları şöyledir:

Valentine, öldürüleceği günden bir gün önce gardiyanın kız kardeşine "Valentine'den" imzalı bir aşk notu vermişti.

Romalı askerlerin evlenmesinin yasak olduğu dönemlerde gizlice evlenmelerine yardım etmişti.

Günümüzde Sevgililer Günü

14 Şubat, 1800 yıllarda Amerikalı Esther Howland'ın ilk Sevgililer Günü kartını yollamasından bu yana çok sayıda insanın kutladığı toplumsal bir olay olmuştur. Bunun doğal sonucu olarak olayın ticari yönü çok fazla önem kazanmış; Sevgililer Günü, tüm dünyada ticaretin canlandığı bir dönem hâline gelmiştir.

Sevgililer Günü âdetleri

Sevgililer Günü çikolataları Sevgililer Günü için kalp simgeleriyle süslenen bir ağaç

Sevgililer Günü'ndeki en yaygın uygulama, eşe ya da sevgiliye verilen karttır. Bu kartlara sevgi mesajları, aşk şiirleri vs. yazılır.

Özellikle Batı medeniyetlerinde sevgilisi olmayanlar, hoşlandıkları kişilere kart gönderir. Alıcı kişi, içinde genellikle "Sevgilim olur musun?" yazan bu imzasız kartın kimden geldiğini bulmaya çalışırmış.

Sevgililer Günü'nde hemen herkes sevgililerine veya eşlerine bu günün ruhu ile bütünleşen, karşı tarafa sevgilerini anlatan hediyeler verir. Bu hediyelerin başında çiçekler, çikolata ve kitaplar gelir.

Sevgililer Günü'nü çiftler genellikle baş başa geçirirler. Baş başa gidilen romantik bir yemek ya da evde hazırlanan romantik bir sofra en yaygın kutlamalardandır.

Çiftler, Sevgililer Günü'nün gecesinin de özel olması için çaba gösterirler. Kimi çiftler, bu güne has, cinselliği ön plana çıkarıcı kıyafetler ve iç çamaşırları alırlar. En çok tercih edilen renk, tutkuyu sembolize eden kırmızıdır.

Bunların yanı sıra, Sevgililer Günü çok sayıda evlenme teklifinin de edildiği bir gündür.

Dünyada Sevgililer Günü

Suudi Arabistan'da resmî olarak Sevgililer Günü kutlamasında kullanılan ürünlerin satışı yasaktır. Özbekistan, Türkmenistan, Malezya, Endonezya, İran ve Pakistan; Sevgililer gününü kutlamayan ülkelerdir.

OTOMATİK ŞANZIMAN

Otomatik Vitesin Mucidi - Amerikalı Sanılan Mucit Aslında Kayserili!

1895'de Kayseri'nin Muncusun (Güneşli) köyünde fakir bir Ermeni ailesinden doğan, 1979 tarihinde Amerika'nın Ohaio eyaletinin Clevland kentindeki evinde vefat eden Asadur Sarafyan'ın dikkat çeken yaşam hikayesi…

Amerika'da Oscar Banker olarak bilinen Sarafyan, otomobillerin otomatik vitesinin mucididir…
Asadur Sarafyan
Kayserili mucit Asadur Sarafyan, Anadolu'nun Kayseri iline bağlı eski adıyla Muncusun olan şuan ise Güneşli Mahallesi olarak bilinen köyde doğup büyüyen bir yetenek. Genç yaşta eğitim için Talas'taki Ermeni okuluna yazılan Asadur, İzmir'de öğretmenlik yapan ablasının yanına gitmek istese de annesinin ısrarıyla eğitimini tamamlamaya karar verir.
1913'te, sadece 50 dolarla Amerika hayallerini gerçekleştirmek üzere İzmir'den ayrılan Asadur, Panonia adlı göçmen gemisiyle uzun bir yolculuktan sonra 1914'te New York'a ulaşır. İlk olarak Brooklyn'de kalan genç mucit, daha sonra Chicago'ya yerleşir ve marangozluk yaparak geçimini sağlamaya başlar.
Asadur, iş dünyasına desinatör olarak adım atar ve Mitchell Motor Company tarafından fark edilerek çırak olarak işe alınır. Makine mühendisliği konusundaki ilgisini sürdüren Asadur, Racine Tool & Machine Company'de çizimler yaparak başlar. Bir olay, genç mucidin hayatını değiştirir; bir makineyi çalıştıramayan firma zor durumda kalınca, Asadur devreye girer ve başarılı bir şekilde problemi çözer.

Bu olay, Asadur Sarafyan'ın makine mühendisliği kariyerine yön verir. Otomatik araba vitesini icat eden Asadur, bu buluşuyla General Motors'un dikkatini çeker ve otomatik vites, önce otobüslerde sonra tüm araçlarda yaygın olarak kullanılmaya başlar. Ayrıca, helikopter vitesi gibi bir dizi önemli icada imza atan Asadur, Amerikan Ordusu için de çeşitli sistemler geliştirir.
Sarafyan'ın buluşları arasında havalı direksiyon, gaz pompası, hidrolik fren sistemi gibi pek çok otomotiv yeniliği bulunmaktadır. Ayrıca, portatif elektrikli testere, pres sistemleri, matbaa makineleri ve kompresörle çalışan otomatik şırınga gibi sağlık sektöründe de devrim niteliğinde buluşlar yapar.

Hayatının sonuna kadar orta halli bir yaşam süren Asadur Sarafyan, 2 Ocak 1979'da Ohio'daki evinde kanserden hayatını kaybederken, adına 400'e yakın patent kayıtlıdır. Dünya, onu Oscar Banker olarak tanısa da, o mütevazılığını kaybetmeyen gerçek bir Anadolulu deha olarak hatırlanır.

Zeki Güleröz'den alıntıdır.



MEVHİBE İNÖNÜ



Dünyadan bir melek geçti!

Ölüm Yıldönümünde
Cumhuriyetin Hanımefendisi:
Mevhibe İnönü
7 Şubat 1992 sabahı bütün Türkiye bir kadın için ağladı. Cenazesine, devlet töreni olmadığı halde, cumhurbaşkanından temizlik işçisine kadar toplumun her kesiminden insan katıldı. Cami avlusunu dolduranlar, imamın, “Merhumeyi nasıl bilirdiniz” sorusuna kalplerinden gelen bir içtenlikle, çoğunun gözlerinde bir damla yaş, “İyi bilirdik!” diye tek ağızdan yanıt verdiler. Orada bulunanların rütbeleri, sınıfları, siyasi fikirleri kalmamıştı, hepsini aynı kadına duydukları saygı birleştirmişti...
Mevhibe İnönü, ‘Cumhuriyet’in Hanımefendisiydi.
1897’de Osmanlı İmparatorluğu’nda doğan küçük kızın beşiğine sanki o gün gökten melekler inmiş ve her biri çeşitli dileklerde bulunmuşlardı. Bir tanesi güzellik, zarafet, iyilik; diğeri sabır, cesaret ve zekâ, en sonuncusu ise olağanüstü bir hayat sunmuştu. Babasını küçük yaşta kaybeden Mevhibe, annesi ile büyükbabasının İstanbul’daki evinde, muhafazakâr bir ortamda büyümüştü. 1916’da, Süleymaniye semtinde, kendisini bir anahtar deliğinden görerek beğenen Miralay (Albay) İsmet Bey’le evlendi ve eşinin Milli Mücadele’ye katılmasıyla hayatı birdenbire değişti. Birçok vatansever gibi ailesiyle birlikte Anadolu’ya geçti. Sakarya Savaşı sırasında ilk çocuğu İzzet’i Malatya’da kaybettiğini aylarca cephedeki eşinden sakladı. Kurtuluş Savaşı’nı Malatya, Konya ve İzmir’de yaşayan Mevhibe Hanım, 24 Temmuz 1923’te Lozan’da imzalanan Barış Antlaşması imza töreninde yeni kurulacak Türkiye devletinin ilk örnek kadını olarak yer aldığında, 26 yaşındaydı.
Mevhibe Hanım, savaşla geçen dokuz yılın ardından, Cumhuriyet’in ilk başbakan eşi olarak 1925 yılında Ankara’ya geldi ve Çankaya’da Pembe Köşk diye adlandırılan eve yerleşti. İzmir’de doğan oğlu Ömer’den sonra, 1926’da Erdal ve 1930’da Özden burada dünyaya geldiler. 1938’e kadar başbakan ve 1938-1950 arası cumhurbaşkanı eşi olarak toplum önünde sürekli ‘en önemli kadın’ görevini üstlenen Mevhibe İnönü, gösterişten uzak sade kişiliği, zarafeti ve iyi kalbiyle Türk halkının gönlüne yerleşti. Türkiye Yardım Sevenler Derneği ve Türk Kadınlar Birliği gibi sosyal amaçlı kuruluşlarda kurucu olarak çalışan Mevhibe Hanım, gelenek, görenek ve inancına bağlılığını sürdüren çağdaş bir Cumhuriyet hanımefendisi olarak tanındı. Başkentin sürücü ehliyetine sahip ilk kadınlarından oldu, iyi bir biniciydi, kar kayağı yaptı, uçak bile kullandı! Kaç-göç alışkanlığıyla yetişen dönemin kadınları için, toplumda eşi ile el ele yer alan bir rol model, önder oldu. Hayatı boyunca siyaset ve devlet işlerine karışmaktan özenle kaçınan Mevhibe Hanım, kendisine büyük bir aşkla bağlı olan İsmet İnönü ile 57 yıllık mutlu bir evlilik yaşadı, sevgi dolu bir anne ve sevimli bir büyükanne olarak 1992 yılında vefat ettiğinde arkasında unutulmayacak bir isim, pek çok anı, belge, mektup ve titizlikle sakladığı özel eşyalarını bıraktı. Bunların arasında yıllarca Türk kadınının şıklığını yansıtmış giysileri önemli bir yer tutuyordu.
Saygıyla Ve Rahmetle Anıyoruz
Mekânın CENNET Olsun

SİVRİSİNEK

 


Bir Sivrisinek Isırığı Sandığından Çok Daha Karmaşık

Tek bir iğne batması gibi hissettiğin şey aslında…

6 parçalı biyolojik bir sistemin kusursuz çalışmasıdır.

Sivrisineğin “iğnesi” nasıl çalışır?

Sivrisineğin hortumu (proboscis):

• 2 kesici iğne → Deriyi keser

• 2 sabitleyici yapı → Cihazı yerinde tutar

• 1 tükürük kanalı → Pıhtılaşmayı önleyen madde enjekte eder

• 1 beslenme kanalı → Kanı emer

Tüm bu parçalar aynı anda çalışır

Kaşıntının gerçek nedeni

Sivrisinek ısırığında kaşıntıya neden olan şey:

Antikoagülan içeren tükürüktür

• Bu madde kanın pıhtılaşmasını engeller

• Bağışıklık sistemi reaksiyon verir

• Sonuç: kızarıklık, şişlik ve kaşıntı

Yani aslında ısırık değil, kimyasal reaksiyon kaşındırır

İnanılmaz tasarım

• Tüm sistem bir insan saç telinden daha incedir

• Ama:

Deriyi deler

Damarı bulur

Kendi ağırlığının katları kadar kan emer

Sadece dişiler ısırır

Sivrisinek dişileri:

• Kanı beslenmek için değil yumurta gelişimi için protein almak amacıyla kullanır

Küçük ama ölümcül

Bir beslenmede sadece:

0.001 – 0.01 ml kan emer

Ama buna rağmen:

Hastalık taşıma yoluyla

dünyada en fazla ölüme neden olan canlıdır

Kaynaklar:

• World Health Organization

• Centers for Disease Control and Prevention

• Entomoloji

Bazen en büyük tehditler… gözle zor görülen detayların içinde saklıdır.



LOBOTOMİ





James Peterson, eşcinsel olduğu için 1948'de lobotomi ameliyatı geçirdi.
Ailesi, başka bir erkekle ilişkisini keşfettikten sonra onu akıl hastanesine yatırdı.
Akıl hastanesinin teşhisi: "cinsel sapkınlık."
Tedavi: transorbital lobotomi—göz yuvalarından frontal lob'a buz kıracakları sokuldu.
Sadece on beş dakika sürdü.
Bir insanı yok etmek için on beş dakika.
Doktor ebeveynlere şöyle dedi:
"Oğlunuzun sapkınlığı düzeltildi."
Geri aldıkları şey "iyileşmiş" bir adam değildi.
Boş bir kabuktu.
James canlı, sanatsal, tutkulu bir insandı.
Lobotomiden sonra duvarlara baktı.
Basit talimatlara uydu.
Artık erkekleri istemiyordu.
Artık hiçbir şeyi istemiyordu.
Bu fotoğraf—bir tintype—James'i işlemden iki saat sonra gösteriyor. Aletlerin giriş izleri hala gözlerinin üzerinde görülebiliyor. Bir zamanlar canlı olan bakış, şimdi çorak bir alan. Arka planda doktor şunları not ediyor:
“Hasta sakin görünüyor. Artık sapkın cinsel ilgi göstermiyor. İşlem başarılı.” James'in “sapkınlığı” başka bir erkeği sevmesiydi.
“Sakinlik” bir beyin lezyonuydu.
“Başarı” ise kişiliğinin öldürülmesiydi.
James bir daha asla resim yapmadı.
Bir daha asla şiir okumadı.
Bir daha asla bir şakaya gülmedi.
Lobotomi, insanlığını yok ederek eşcinselliğini “iyileştirdi”.
Kırk altı yıl daha yaşadı.
Kim olduğunu asla geri kazanamadı.
Lobotomi hastaları için bir kurumda yaşadı.
Rutinleri izledi.
Hiçbir tercih belirtmedi.
Hiçbir seçim yapmadı.
Hiçbir arzusu yoktu. 1994 yılında, 74 yaşında öldü —
46 yıl boyunca artık içinde insan olmayan bir kabuk olarak yaşadıktan sonra.
Anne babası onu sadece bir kez, 1949'da ziyaret etti.
İzin verdikleri şeyi gördüler.
Bir daha asla geri dönmediler.
Eşcinsel olmayan bir oğul istiyorlardı.
Hiçbir şey olmayan bir oğul aldılar.
Ve bu onlara kabul edilebilir geldi.
James'in partneri bu fotoğrafı ve tıbbi kayıtları sakladı.
Ölümünden sonra, her şeyi bir LGBTQ+ arşivine, şu notla birlikte verdi:
"Bu, beni sevdiği için lobotomiyle mahvolmadan önceki James.
28 yaşındaydı. Zeki, nazik, sanatçı ruhlu biriydi.
Ailesi aşkımızı sapkınlık olarak adlandırdı.
Akıl hastanesi bunu hastalık olarak adlandırdı.
Tedavi, gözlerden buz kıracakları geçirmekti.
James 46 yıl bitkisel hayatta kaldı." Ben de 46 yıl boyunca onun kim olduğunu hatırlayarak hayatta kaldım.
Buna tıbbi tedavi dediler.
Bu cinayetti.
İyileştiğini söylediler.
Ölmüştü.
Vücut sadece çalışmaya devam etti.
James 1948'de öldü.
Sevdiğimiz için bize bunu yaptılar.

Alıntıdır.


* Prefrontal lökotomi veya lobotomi, kafatasında delikler açılmasını ve ardından beyini kesmek için tel döngülerin veya bıçakların kullanılmasını içerir. Lobotomide amaç, beyine ve frontal lob keselerine ulaşmak olduğu için oraya gidişte kullanılan malzemeler kırıcı ve kesici etkiye sahip olan materyallerdir.

ZÜBEYDE HANIM


Makbule Hanım - Zübeyde Hanım ve Mustafa Kemal


Zübeyde Hanım (1857, Langaza - 14 Ocak 1923, İzmir), Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk'ün annesi.

Ali Rıza Efendi ile evliliğinden altı çocuk sahibi oldu, dördünü çocukluk çağında kaybetti. Eşini kaybettikten sonra Mustafa Kemal ve Makbule'yi yetiştirdi. I. Dünya Savaşı sırasında Selanik'ten ayrılıp İstanbul'a geldi. Millî Mücadele'yi başlatmak üzere Anadolu'ya geçen Mustafa Kemal'i 16 Mayıs 1919 günü İstanbul'dan uğurladı. Oğlu Mustafa Kemal'i üç yıl sonra yeniden görebildi.


Yaşamı

Ailesi ve çocukluğu

1857'de Langaza'da doğdu. Toprak işleri ile uğraşan "Sofuzadeler" ailesinden Feyzullah Ağa ile onun üçüncü eşi Ayşe Hanım'ın (Ayşe Molla) tek kızıdır.

Aile kökeni, II. Mehmed zamanında Karaman'dan Rumeli'ye göçüp Selanik ile Manastır'ın arasındaki Vodina Sancağı'na bağlı "Sarıgöl" bucağına yerleşen ve "Konyar" olarak da bilinen Yörük Türkmenlere dayanır.

Zübeyde Hanım, Langaza'da Rapla Çiftliği'nde büyüdü. Çocukluğunda okuma yazmayı öğrendi. Okuryazar olduğu için annesi gibi "molla" lakabı ile anıldı. Muhafazakâr, geleneklerine bağlı, dindar bir kadın olarak yetişti.

İlk evliliği

Genç kızlık döneminde ailesi ile Selanik'e yerleşti. Osmanlı Rüsumat (Gümrük) İdaresinde memur olarak çalışan Ali Rıza Efendi ile Selanik'te evlendi. Bu evliliğin tarihi kesin olarak bilinmez.

Çift, evlendikten sonra bir süre Ali Rıza Efendi'nin ailesinin yaşadığı Selanik'te Yenikapı mahallesindeki evlerinde yaşadı. Burada yaşadıkları dönemde Fatma, Ömer ve Ahmet adlı üç çocukları oldu ve Fatma'yı 1875'te difteriden kaybettiler.

Ali Rıza Efendi, 1876'da Osmanlı-Sırp Savaşı'nın başladığı günlerde kurulan Selanik Askerî Milliye Taburu adlı gönüllü taburda askerlik yaptı. Aynı yıl, Ali Rıza Efendi'nin babası Kızıl Hafız Ahmet Efendi Selanik Olayının ele başlarından olmakla suçlandı ve dağa çıkarak Firarî Ahmet Efendi oldu.

Zübeyde Hanım ile Ali Rıza Efendi, Selanik'ten ayrılarak Ali Rıza Efendi'nin tayin olduğu, Türk-Yunan sınırındaki "Papaz Köprüsü" ya da "Çayağzı" denilen bölgede yaşamaya başladılar. Burası bir yerleşim yeri değil, sadece görevlilerin ailelerinin kaldığı birkaç ev ile gümrük kontrol noktasından ibaret bir yerdi; yaşam şartları çok ağırdı.

Bir süre sonra memurluktan ayrılarak kereste ticareti ile uğraşmaya başlayan Ali Rıza Efendi, Selanik'te Koca Kasım Paşa Mahallesi'ndeki pembe boyalı evi yaptırdı. Dördüncü çocuklarına hamile Zübeyde Hanım, rahat bir doğum yapmak için Selanik'e gitti ve 1881'de Selanik'te bir oğlan doğurdu. Ali Rıza Efendi bebeğe, çocukken ölen kendi kardeşi Mustafa'nın hatırasını yaşatmak için "Mustafa" adını verdi.

1883'te Mustafa iki yaşındayken sekiz ve dokuz yaşındaki abileri Ömer ve Ahmet, Papazköprüde difteriden öldü. Defnedildikten sonra Ahmet'in cesedinin çakallar tarafından parçalanması Zübeyde Hanım'ı derinden etkiledi.

Bu yıllarda yöredeki Yunan eşkıyasının saldırıları yüzünden kereste ticaretinde büyük zarar gören, bir iki defa da eşkıyalar tarafından rehin alınan Ali Rıza Bey, kereste ticaretini bıraktı ve aile tekrar Selanik'te yaşamaya başladı. Zübeyde Hanım ile Ali Rıza Efendi'nin iki çocukları daha oldu. Makbule 1885'te, Naciye 1889'da doğdu.

Kereste işinden sonra tuz ticareti yapan Ali Rıza Efendi, satışlar iyi gitmeyip tuzlar depoda eriyince dükkânı kapadı ve içine kapandı. Memurluğa tekrar girme girişimi başarısız oldu.[9] Kimi kaynaklara göre 1888'de, kimine göre 28 Kasım 1893 tarihinde bağırsak veremi nedeniyle öldü.

Zübeyde Hanım, eşinin kaybından sonra çocukları Mustafa, Makbule ve Naciye'yi büyütme görevini tek başına üstlendi.

 

İkinci evliliği

Zübeyde Hanım, Ali Rıza Efendi'yi kaybettikten sonra pembe boyalı evin yanındaki küçük bir eve geçti.[11] Pembe Ev'i kiraya vererek bu gelir ile yaşamını sürdürdü. Üvey kardeşi Hüseyin Bey'in Langaza'daki bir çiftlikte kâhyalık yaptığı dönemde çocuklarıyla çiftliğe gitti. Bir süre sonra Mustafa'nın okulu nedeniyle Selanik'e döndü.

Kardeşi Hüseyin'in aracı olması ile Teselyalı Lalot oğlu Ragıp Bey, birkaç defa Zübeyde Hanım ile evlenmek istediyse de o, oğlu Mustafa'nın tepkisi nedeniyle önce reddetti. Ardından teklifi kabul etti ve dört çocuklu dul bir bey olan reji memuru Ragıp Hayri Bey ile evlendi. Evlilikten sonra pembe boyalı eve yerleştiler.

Mustafa, annesinin evlenmesine baştan tepki göstermiş; hatta evi terk edip Horhorsu mahallesinde oturan Emine halasının yanında kalmıştı. Zamanla üvey babası ile olumlu ilişkiler kuran Mustafa Kemal, Ali Fuat Cebesoy'a, Ragıp Bey hakkında "Bana karşı hep çok saygılı davranmış, büyük adam muameleleri etmiştir. Nazik ve kibar bir insandır." demiştir.

En küçük çocuğu olan 12 yaşındaki Naciye'nin 1901'de veremden ölümü ile Zübeyde Hanım dördüncü çocuğunu da kaybetti.

Hayatta kalan tek oğlu Mustafa Kemal'in 1905'te Harp Akademisi’ni bitirip kurmay yüzbaşı olduktan sonra arkadaşlarıyla "gizli örgüt kurmak, bu amaçla para toplamak, Sultan Abdülhamid’e bombalı bir saldırı planlamak" gibi suçlamalarla tutuklanıp bir süre Bekirağa Bölüğü'nde hapsedilmiş olduğunu öğrendiğinde derhal İstanbul'a gitti ve birkaç gün görebildiği oğlunu ilk görev yeri olan Şam'a uğurladı.

Yaşadığı Selanik kenti, Balkan Savaşları'ndan sonra Osmanlı toprağı olmaktan çıktı; 10 Ağustos 1913'te imzalanan Bükreş Antlaşması ile resmen Yunanistan'a bırakıldı. Aile bu dönemde Selanik'te kalmaya devam etti.

 

I. Dünya Savaşı ve Millî Mücadele yılları

Zübeyde Hanım, I. Dünya Savaşı sırasında Ragıp Bey'den ayrıldı; kızı Makbule ve üvey kızı Ruhiye ile İstanbul’a göç etti. Mustafa Kemal'in Haziran 1915'te kiraladığı Beşiktaş Akaretler ’deki 76 numaralı eve yerleşti.

Mustafa Kemal Paşa, Doğu Cephesi’nde görevliyken tanıyıp evlat edindiği öksüz çocuklardan biri olan Abdurrahim’i ona bıraktı. Zübeyde Hanım, Mustafa Kemal'in emaneti Abdürrahim'i yetiştirdi. Ayrıca Zehra, Afife ve İhsan adında başka manevi evlatları da vardı ve Makbule Hanım'ın aktardığına göre Akaretler ‘deki evde hepsi bir arada yaşamaktaydı.

I. Dünya Savaşı sırasında Mustafa Kemal’in cephede sarılık geçirerek Halep'te tedavi olduğu sırada İstanbul'da, Mustafa Kemal'in çöl kumu nedeniyle gözünün kör olduğu söylentisi yayılmıştı. Zübeyde Hanım, oğlunun kör olduğu endişesiyle Halep'e trenle bir hafta süren yolculuk yaptı. Oğlunu ziyaret edip İstanbul'a döndü.

Savaşta mirliva rütbesi alan ve "Paşa" unvanı ile anılmaya başlayan Mustafa Kemal, Mondros Mütarekesi'nin ardından, İtilaf donanmalarının İstanbul'a demir attıkları gün olan 13 Kasım 1918'de cepheden döndü. Ailesi için Şişli'deki Halaskargazi Caddesi'nde bulunan üç katlı evi kiraladı. Zübeyde Hanım, 28 Kasım 1918'den itibaren kızı Makbule ile bu evin üçüncü katına yerleşti. Millî Mücadele'yi başlatmak üzere Anadolu'ya geçen Mustafa Kemal'i 16 Mayıs 1919 günü bu evden uğurladı.

Mustafa Kemal Paşa'nın 19 Mayıs 1919 günü Samsun'a çıkarak Kurtuluş Savaşı'nı başlattığı dönemde Zübeyde Hanım, kızı Makbule Hanım'ı, o sırada ticaretle uğraşan Mustafa Mecdi Bey ile evlendirdi.

Mustafa Kemal'in Samsun'a çıkışından sonra Şişli'deki evden ayrılıp yeniden Akaretler ‘deki eve dönen Zübeyde Hanım, Türk ordusu Anadolu'daki bağımsızlık savaşında başarılar elde ettikçe işgal kuvvetlerinin baskılarına maruz kaldı. 1920'de Mustafa Kemal ve arkadaşlarının idama mahkûm edilmesi haberinden sonra üzüntüsünden kısmi felç geçirdi.

 

Mustafa Kemal ile buluşması

Zübeyde Hanım, oğlu Mustafa Kemal ile ancak 14 Haziran 1922'de tekrar buluşabildi. Mustafa Kemal'in Türk ordusunun Başkomutanlık Meydan Savaşı için hazırlık yaptığı dönemde Albay Halit Bey komutasındaki Kocaeli grubunu denetlemek ve Fransız gazeteci ve yazar Claude Farrére ile görüşme yapmak üzere İzmit'e geldiği sırada Zübeyde Hanım, kızı Makbule Hanım ile tebdili kıyafetle Adapazarı'na gitti. Üç yıldır görmediği oğlu Mustafa Kemal ile Askerlik Şubesi Başkanı Binbaşı Vehip Bey'in evinde buluştu.

Bu buluşmadan sonra Zübeyde Hanım, Mustafa Kemal ile Ankara'ya gidip bir bağ evine yerleşti. Büyük Taarruzu başlatmak için Ankara'dan ayrılmadan önce onu ziyaret eden, ancak gizlilik gereği Ankara'da bir çay ziyafetine gittiğini söyleyen oğluna bir mektup yazıp onu şu sözlere savaşa uğurladı.

 

“Oğlum, seni bekledim. Dönmedin. Çay ziyafetine gideceğini söyledin. Ama ben biliyorum, sen cepheye gittin. Sana dua ettiğimi bilesin. Harbi kazanmadan dönme.”

 

Son günleri ve ölümü

Mustafa Kemal Paşa'nın bizzat Zafertepe'den idare ettiği Başkomutanlık Meydan Muharebesi ile savaş zaferle sonuçlandı ve vatanın kurtuluşu sağlandı. Zübeyde Hanım, Ankara'nın sert iklim koşulları sağlığını olumsuz etkilediğinden Zafer'den sonra tedavi olmak ve Mustafa Kemal'in evlenmeyi düşündüğü Latife Hanım ile tanışmak amacıyla 18 Aralık 1922'de İzmir'e gitti.

Son günlerini Latife Hanım Köşkü'nde geçiren Zübeyde Hanım, 14 Ocak 1923'te 66 yaşında öldü. Cenazesi, Karşıyaka'daki Ferik Osman Paşa Camii avlusuna defnedildi.

 

Anıt Mezarı

Zübeyde Hanım'ın mezarı 1940'ta bir anıt mezara dönüştürüldü. Çok sade olan anıt mezar, oğlu Mustafa Kemal Atatürk'ün arzusuna göre tasarlanmıştır.

Zübeyde Hanım Anıt Mezarı, 1940 yılında İzmir Belediyesi tarafından resmen açıldı. Zübeyde Hanım, her yıl 14 Ocak'ta mezarı başında anılmaktadır.

Son günlerini geçirdiği ve son nefesini verdiği Latife Hanım Köşkü, 2008'de bir anı evi olarak düzenlenerek ziyarete açılmıştır.





NESİ MEŞHUR?

 

Türkiye'nin 81 İli ve En Meşhur Oldukları Konular:

01. Adana: Adana Kebap & Sıcakkanlı İnsanlar
02. Adıyaman: Nemrut Dağı & Güneşin Doğuşu
03. Afyonkarahisar: Kaymak & Sucuk
04. Ağrı: Ağrı Dağı (Türkiye'nin Zirvesi)
05. Amasya: Misket Elması & Şehzadeler Tarihi
06. Ankara: Anıtkabir & Başkent Olması