3. Kitabım "Aşkpedia" E-Kitap ve Sesli Kitap olarak yayımlandı. Çok yakında basılı kitap olarak da yayımlanacak!



SAVARONA YATI

 




Savarona! Şımarıklık, diplomasi ve hüzünlü bir öykü...


Savarona, Türkiye Cumhuriyeti’nin önemli değerlerinden birisidir. Yeniden maviliklerde boy göstermesi, Türk bayrağını dalgalandırması hepimiz için kazanç ve gurur vesilesidir.

Savarona’nın hikâyesi, şımarıklıkla başlar, sonra bizim sularımızda hüzünle devam eder...

Savarona tek bir yatın adı değildir aslında bu adla üç ayrı yat imal edildi.

İlk Savarona 1926’da, ikincisi 1928’de üçüncü ve mülkiyeti Türk devletine ait olan Savarona’ysa 1930 yılında sipariş edildi.

Her üç yatın da sahibi de dedesi Brooklyn Köprüsü’nü inşa eden, babası çelik tel şirketi sahibi olan Emily Roebling Cadwalader’dır.

Bu hanımefendi için bir parantez açmazsam olmaz.

Artık nasıl bir zevki varsa, Cadwalader’ın sahibi olduğu ilk yat USS Sequoia, ABD Hükümeti’nce satın alındı ve 1977’de Başkan Carter satılmasını emredinceye kadar tüm ABD Başkanları tarafından kullanıldı.

Dünya üzerinde sattığı yatlar, iki ülke tarafından, devlet yatı haline getirilmiş başka birisi olduğunu sanmıyorum.

Savarona’da paranın insana verdiği gücün bir yansıması ve biraz şımarıkça bulduğum önemli bir eşya var, o da büyük salondaki şömine.

Birden çok yabancı kaynakta o şöminenin Savarona’ya gelişinin hikâyesini okudum.

İddia o ki, Bayan Cadwalader bu sanat eseri şömineyi Portekiz’e yaptığı bir gezide tarihî bir şatoda görmüş ve çok beğenmiş.

Şömineyi satın almak istemiş ama şatonun sahipleri bu teklifi kabul etmemişler. Bunun üzerine Bayan Cadwalader ani bir kararla önce şatoyu satın almış, ardından çok beğendiği şömineyi söktürerek Savarona’nın yapıldığı Almanya’daki dünyaca ünlü Blohm und Voss Tersanesi’ne taşıtıp, yata monte ettirmiş. Bu tersanenin adı size tanıdık geldi mi?

Osmanlı İmparatorluğu’nun 1. Dünya Savaşı’na girmesinin sebeplerinden sayılan, İngiliz donanmasından kaçarken İstanbul’a sığınan Goben ve Breslau zırhlıları vardı ya, sonradan Yavuz adını alan Goben de işte bu dünyaca ünlü tersanede yapılmıştı.

Savarona’nın Türkiye’ye geliş hikâyesi de aslında eşsizdir. Türkiye ile ABD arasındaki dostane ilişkilerin başlangıç noktası Savarona’nın satışıdır demek mümkündür. Hikâyeyi hızlıca anlatayım:

Savarona denize indirildikten sonra Bayan Cadwalader ve eşiyle beraber iki kere dünya denizlerinin neredeyse tamamını dolaştı ama asla ABD karasularına giremedi. Bunun sebebi ABD Hükümeti’nin bir başka ülkede imal edilen Savarona için çıkardığı ve neredeyse yatın yapım fiyatına yakın bir rakama ulaşan ağır gümrük vergisidir.

Savarona’nın maliyetine dair kesin bir bilgi yok. 4 milyon dolarla, 10 milyon 500 bin dolar arasında çeşitli rakamlardan söz ediliyor.

Bildiğimiz Ertuğrul yatının emekliye ayrılmasından sonra Türkiye’nin bir yat aradığı gerçeği. Sonuçta özel sektörden isimlerin de devreye girmesiyle Washington Büyükelçiliği ABD Hükümeti’yle görüşmelere başlar.

ABD, Savarona’nın satışı için kendi yönetmeliklerini esnetir zira Başkan Roosevelt’in Türkiye iyi ilişkiler kurmak istediği bilinmektedir.

Hitler Almanya’sı da kendi mühendislik yeteneklerinin zirvesi sayılan bu yatın başka ülkeye satılmasını istemez.

Almanya, Krupp firmasının aracılığıyla Hamburg Limanı’ndaki yata haciz koyar.

Sonrası tam bir diplomasi savaşına dönüşür. Başkan Roosevelt, Savarona Yatı’nın üzerindeki haczin en kısa zamanda kaldırılmasını aksi takdirde o sıralarda, New York Limanı’nda bulunan ünlü Alman transatlantiğinin haczedileceği mesajını Berlin’e iletir. Sonunda Almanya haczi kaldırarak, Savarona’nın Hamburg Limanı’ndan çıkmasına izin verir. 24 Mart 1938’de devletçe Cumhurbaşkanı yatı olarak alınan Savarona’ya İngiltere’nin Southampton Limanı’nda merasimle Türk bayrağı çekilir. Gemiyi teslim alan Kaptan Sait Özege daha önce Ege yolcu gemisinin süvariliğini yapmış tecrübeli bir deniz insanıdır. Savarona, teslim alındıktan sonra yaklaşık iki ay Almanya’da kaldı ve döşemelerinde bazı tadilat işlemleri yapıldı.

Savarona yatı, Atatürk’ün hastalığının ağırlaştığı dönemde, 1 Haziran 1938’de İstanbul’a geldi. Sabah Florya’ya demir atan ve temizliği yapılan Savarona daha sonra Dolmabahçe önlerine geldi.

Mustafa Kemal Atatürk, aynı gün saat 15.30’da Acar motoruyla ulaştığı Savarona’nın güvertesine çıktı.

Yanında Kılıç Ali, İş Bankası Genel Müdürü Muammer Eriş, Yaver Celal Bey, İstanbul Valisi Muhittin Üstündağ gibi isimler vardı. O güne tanıklık edenler Mustafa Kemal Atatürk’ün ilk sözünün “Ne olurdu, bu gemi birkaç yıl önce elimize geçmiş olsaydı!” dediğini aktarmışlar anılarında.

Mustafa Kemal Atatürk, Savarona yatından o günden sonra inmedi. Tam 56 gün boyunca o yatta kaldı.

İki kere Bakanlar Kurulu’nu topladı, İstanbul’un imarıyla ilgili bir toplantıya başkanlık etti. Hatay sorunu ve Dersim’deki kalkışma girişiminin Hatay meselesi üzerindeki olası etkilerine dair görüşmeler yaptı. Karadeniz’den girip Boğaz’ı geçen Romanya Kralı II. Carol’u Savarona’da ağırladı. Marmara içerisinde bir keresinde Erdek açıklarına kadar uzanan kısa geziler yaptı. Hastalığı ilerliyordu, yaz sıcağında biraz rahat etmesi için kamarasının çevresine büyük buz kalıpları konuyordu. Yatın içine rüzgar girmesi için Savarona, hemen Boğaz’ın girişine Büyükdere’ye demir attı, bir süre orada kaldı.

Hastalığı ağırlaşan Mustafa Kemal Atatürk, 25 Temmuz 1938’de saat 01.00’de Acar motoroyla Dolmabahçe Sarayı’ndaki hasta odasına taşındı. Mutluluğu ve Savarona’daki konukluğu toplam 56 gün sürmüştü.

Savarona’nın satın alınmasında Mustafa Kemal Atatürk’ün ilerleyen hastalığına deniz havasının iyi geleceği düşüncesi baskın bir düşüncedir ama tek geçerli sebep değildir. Denizi çok seven Atatürk, o güne kadar Ertuğrul yatını kullanıyordu. Bu kullanımın sonunu getiren olay 4 Eylül 1936’da yaşandı. O gün, İstanbul’a gelen İngiliz Kralı 8’inci Edward’ın şerefine Moda koyunda yelken yarışı düzenlendi. Atatürk yarışı Kral Edward’la birlikte Ertuğrul yatında izledi. Fakat Ertuğrul manevra yaptıkça bacasından yağlı kurum yağdırdı. Edward, beyaz elbisesine konan kurumu üfledikçe elbisesi daha da berbat oldu. Atatürk’ün canı sıkıldı; durumu kurtarmak için, “Majeste bu yat epey zamandır çalışmadığı için, kazanları ısınıncaya kadar bu kurumlar bizi rahatsız edecektir” dedi ve Kral’ın koluna girerek bitişikteki İngilizlerin görkemli kraliyet yatına geçtiler. Yaşlı Ertuğrul’un yerine yeni bir yat alınması fikri de o gün ortaya çıktı.

Mustafa Kemal Atatürk’ün yanında garson olarak çalışan Cemal Granda’nın “Atatürk’ün Uşağıydım” kitabında Savarona günlerine dair de anılar yer alır. O döneme dair okuyup, yazanlar, kitabı güvenilir bulmazlar pek ama aklımda kalan bir bölüm vardı. Granda’nın iddiası o ki İsmet Paşa, Savarona yatına geldiğinde verdiği ilk talimatlardan birisi İtalyan yat tekstili ürünü olan çarşafların kaldırılıp yerine Sümerbank üretimi çarşafların serilmesi olmuş. Gerçek mi bilmem ama bildiğim Savarona’nın hikâyesinde şanlı ve kötü günler olduğu. Savarona, II. Dünya Savaşı’nda Kanlıca Koyu’nda koruma altına alınmış. 2 Temmuz 1951’de okul gemisi olarak kullanılmak üzere Deniz Kuvvetleri Komutanlığı’na devredilmiş. Aynı zamanda devlet büyüklerini ve yabancı devlet adamlarını kabul edecek şekilde hazır tutulmuş. Bayar’ın bir Atina ziyaretine Savarona’yla gittiği bilinir. Yıllarca Atatürk’ün kaldığı daire ise aynen korunmuş ama 1979’da Savarona büyük bir yangın geçirince bir sürü anı kaybolmuş. Savarona, 27 Temmuz 1986’da ise hurdaya çıkarıldı sonra özel sektöre kiralandı, büyük bir onarım gördü ama hikâye unutmak istediğiniz şekilde son derece tatsız bitti.

“Sava”, kimi kaynaklarda Atlantik’te yaşadığına inanılan efsanevî bir kuşa verilen addır. Kimi kaynaklarda bu kuşun Hindistan taraflarında yaşayan bir tür siyah kuğu olduğu söylenir. “Rona” ise Bayan Cadwalader’in evlenmeden önceki kızlık soyadıdır. Mustafa Kemal Atatürk’ü 1938’de kaybettik, Bayan Cadwalader 1941’de öldü ama Savarona halen yaşıyor. Bugün yapılacak geçiş aslında Savarona’nın yeniden doğumunun ilanı olarak kabul edilmeli. Denizaltı dalışı yapmış nadir sivillerden birisi olarak süreci biraz biliyorum. Savarona’nın yeniden donanmaya kazandırılması ve aslına uygun olarak onarımı konusunda iki isme hakkını teslim etmek lazım. Birinci isim Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın eşi Emine Erdoğan diğer isim de Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Ercüment Tatlıoğlu. Savarona’nın içinde göreceğiniz eşyaların orijinal ve gerçekten Mustafa Kemal Atatürk tarafından kullanılmış eşyalar olması için Milli Saraylar da uzun bir uğraş verdi. Savarona, Türkiye Cumhuriyeti’nin önemli değerlerinden birisidir. Yeniden maviliklerde boy göstermesi, Türk bayrağını dalgalandırması hepimiz için kazanç ve gurur vesilesidir.

Unutmayalım ki, 1930’larda var olan rejimlerin çoğu tarihe karıştı, o dönemin yüzleri, Stalin, Hitler, Mussolini tarihin adını kötülükler sayfasında andığı isimler, dönemin İngiltere Başbakanı Chamberlain bugün Hitler’in parmağında oynattığı isim olarak biliniyor. Fransa 1930’larda 3. Cumhuriyet devrini yaşıyordu, bugün 5. Cumhuriyet devrinin sonlarını yaşıyor. O dönemden bugüne kurucusu tüm dünyada saygıyla yad edilen tek ülke Türkiye Cumhuriyeti.

Ne mutlu Türk’üm diyene...

(Alıntıdır. Milliyet/Özay Şendir/24.08.2025)




DÜNYA AHTAPOT GÜNÜ

 

Dünya Ahtapot Günü

Dünya Ahtapot Günü her yıl 8 Ekim’de kutlanır ve gezegendeki en gizemli ve zeki deniz canlılarından biri olan ahtapota adanmıştır. Bu gün, ahtapotların deniz ekosistemlerindeki önemine dikkat çekmek ve onları çevresel tehditlerden korumanın gerekliliğini vurgulamak amacıyla kutlanır.


Dünya Ahtapot Günü ilk olarak 2000’li yılların başında deniz biyolojisi meraklıları ve okyanus koruyucuları tarafından kutlanmıştır. 8 Ekim tarihi özellikle seçilmiştir: 8 rakamı ahtapotun sekiz kolunu simgeler. Bu etkinlik aynı zamanda 8-12 Ekim tarihleri arasında düzenlenen “Ahtapot Haftası” etkinliklerinin bir parçasıdır ve farklı kafadanbacaklı türlerine odaklanır.


Bu gün, ahtapotların ne kadar şaşırtıcı varlıklar olduğunu hatırlatır: yüksek zekâya sahiptirler, sorun çözebilir, nesneleri araç olarak kullanabilir ve kamuflaj için renk değiştirebilirler. Ayrıca ahtapotlar, okyanuslarda ekolojik dengeyi korumada önemli bir rol oynar.



* Akvaryumlarda ve deniz merkezlerinde ahtapotların yaşamına dair özel sergiler ve sunumlar düzenlenir.
* Çocuklar ve öğrenciler için okyanus ekolojisi konulu eğitim programları düzenlenir.
* Sosyal medyada ahtapotların davranışları ve özelliklerini anlatan fotoğraflar, bilimsel bilgiler ve videolar paylaşılır.
* Çevre örgütleri, deniz ekosistemlerini koruma ve okyanus kirliliğini azaltma kampanyaları düzenler.



* Ahtapotların üç kalbi ve mavi kanı vardır; bu, oksijen taşımasına yardımcı olan özel bir protein sayesindedir.
* Kaybettikleri kollarını yeniden çıkarabilir ve hatta diğer deniz canlılarını taklit edebilirler.
* Ahtapotların ortalama ömrü kısa — 1 ila 3 yıl — ama bu süre zarfında öğrenme ve uyum sağlama yetenekleri dikkat çekicidir.


Dünya Ahtapot Günü, dünya çapında okyanus severleri, bilim insanlarını ve doğa koruyucularını bir araya getirir. Bu gün, ahtapotların sadece şaşırtıcı yaratıklar olmadığını, aynı zamanda insanın okyanuslara karşı sorumlu davranışıyla korunması gereken deniz ekosisteminin önemli bir parçası olduğunu hatırlatır.

06 EKİM İSTANBUL'UN KURTULUŞU

 


İtilaf Devletleri donanmaları 30 Ekim 1918'de imzalanan Mondros Ateşkes Antlaşması'na dayanarak 13 Kasım 1918'de Haydarpaşa önlerine demirleyip İstanbul'a girdi. Fiilen gerçekleşmiş olan işgal, 16 Mart 1920 tarihinde resmi işgale dönüştü.

 

Türk Ordusu'nun İzmir'e girmesinden sonra Fahrettin Paşa komutasındaki 5. Süvari Kolordusu İtilaf Devletleri kontrolündeki tarafsız bölgeye doğru ilerlemeye başladı. Bunun üzerine Müttefik kuvvetlerde bulunan Fransız ve İtalyan birlikleri derhal geri çekildi. Çanakkale'de bulunan İngiliz birlikleri General Harrington'ın emriyle savunma pozisyonu aldı.

 

İngiltere, Ankara Hükûmeti ile anlaşma yolları aramaya başladı. Ankara Hükûmeti İstanbul ve Çanakkale boğazlarının denetimini istedi. İngiltere başbakanı Lloyd George bu istekleri reddetti. Birliklere savaş pozisyonu alması emrini verdi. Fakat Harrington ateş açılmaması emrini verdi. Türk birlikleri, İngiliz direnişi ile karşılaşmadan tarafsız bölgeye girerek Çanakkale Boğazı'na doğru ilerlemeye başladı. Türklerle savaşılmasını istemeyen Winston Churchill'in başını çektiği bir grup bakan istifa etti.

 

Diğer taraftan İzmir'in Kurtuluşu'ndan sonra Damat Ferit Paşa 21 Eylül 1922'de ülkeden kaçtı. Mudanya Mütarekesi gereği Trakya topraklarının teslimi yapılırken Türkiye'yi temsil edecek kişi olarak Mustafa Kemal Paşa'nın isteği ile Refet Paşa; İstanbul komutanı olarak da Millî Müdafaa Umumi Katibi Selahattin Adil Paşa görevlendirildi. Refet Paşa, 19 Ekim tarihinde TBMM Muhafız Grubu'ndan 100 kişilik bir kuvvetle Gülnihal vapuru ile Mudanya'dan ayrılıp İstanbul'a geldi. Ardından "İstanbul Komutanı" sıfatıyla Selahattin Adil Paşa, 81. Alay ile İstanbul'a geldi. Refet Paşa ve Selahattin Adil Paşa'nın İstanbul'a gelmesine rağmen işgal sonlanmadı. Çünkü mütarekeye göre işgal kuvvetleri barış antlaşması imzalanmasından hemen sonra İstanbul'u boşaltacaktı.

 

24 Temmuz 1923 tarihinde Lozan Barış Antlaşması'ndan sonra, 23 Ağustos 1923'ten itibaren İtilaf kuvvetleri İstanbul'dan ayrılmaya başladı. Son İtilaf birliği ise 4 Ekim 1923 günü Dolmabahçe Sarayı önünde düzenlenen bir törenle Türk bayrağını selamlayarak şehri terk etti.

 

6 Ekim 1923'te ise Şükrü Naili Paşa komutasındaki 3. Kolordu İstanbul'a girdi ve işgal resmen sonlandı. İşgal 4 yıl 10 ay 23 gün sürdü. Her yılın 6 Ekim'i böylece İstanbul'un kurtuluş günü olarak belirlendi ve kutlanmaya başlandı.

DÜNYA SEREBRAL PALSİ GÜNÜ

 

Dünya Serebral Palsi Günü
Dünya Çocuk Serebral Palsi Günü, her yıl 6 Ekim’de kutlanan uluslararası bir gündür. Bu günün amacı, çocuklarda serebral palsi (SP) hakkında farkındalığı artırmak, bu durumla yaşayan insanlara destek olmak ve eşit fırsatlar ile kapsayıcılık hakkını teşvik etmektir.


Dünya Çocuk Serebral Palsi Günü ilk kez 2012 yılında, engelli bireylerle çalışan kuruluşların, özellikle Cerebral Palsy Alliance ve United Cerebral Palsy’nin girişimiyle düzenlenmiştir. Amacı, SP’li bireyleri, ailelerini, araştırmacıları, doktorları ve insan hakları savunucularını bir araya getiren küresel bir hareket oluşturmaktı.



* SP hakkında toplumsal farkındalığı artırmak ve bu durumla ilgili yanlış inanışları ortadan kaldırmak.
* Serebral palsili bireylerin bağımsızlık ve eşit fırsatlar arayışına destek olmak.
* Bilimsel araştırmaları ve yenilikçi tedavi yöntemlerini teşvik etmek.
* Hükûmetlerin ve toplumun dikkatini erişilebilir ortam ve tıbbi desteğin önemine çekmek.



* Bilgilendirme kampanyaları, konferanslar ve yardım etkinlikleri düzenlenir.
* SP ile yaşayan kişilerin hikâyeleri medya ve sosyal ağlarda paylaşılır.
* Umut ve desteğin sembolü olarak binalar yeşil renkle aydınlatılır.
* Engelli bireylerin toplumsal yaşama katılımını teşvik eden kapsayıcı etkinlikler düzenlenir.



* SP, dünyadaki en yaygın çocukluk çağı nörolojik bozukluklarından biridir.
* Bayramın sembolü, büyümeyi, yenilenmeyi ve umudu simgeleyen yeşil renktir.
* Her yıl 100’den fazla ülke, kendi etkinlikleriyle bu harekete katılmaktadır.

DÜNYA HAYVANLARI KORUMA GÜNÜ

 

Dünya Hayvan Günü

 

Dünya Hayvanları Koruma Günü her yıl 4 Ekim’de kutlanır. Bu gün hayvan haklarının korunmasına, kötü muamele sorunları hakkında farkındalık yaratılmasına ve vahşi yaşam ile evcil hayvanların korunması gerekliliğine adanmıştır. Bayram, dünyadaki insanları hayvanlara bakmak ve onlara insancıl muameleyi teşvik etmek için birleştirmeyi amaçlar.


Dünya Hayvanları Koruma Günü fikri, 1931 yılında İtalya’nın Floransa şehrinde düzenlenen uluslararası bir hayvan hakları konferansında önerildi. 4 Ekim tarihi kasıtlı olarak seçildi. Bu gün Katolik Kilisesi, hayvanların ve doğanın koruyucusu olan Aziz Francis of Assisi’nin Bayramını kutlar. O zamandan beri bu bayram uluslararası hale gelmiş ve her yıl hayvan koruma konularına dikkat çekmektedir.


* Hayvan koruma, evcil hayvan hakları ve vahşi yaşam hakkında eğitim kampanyaları ve konferanslar düzenlenir.
* Hayvan koruma kuruluşları sergiler, bağış toplama etkinlikleri ve barınak etkinlikleri düzenler.
* Okullarda ve çocuk merkezlerinde tematik dersler ve etkinlikler yapılır, hayvanlara saygı teşvik edilir.
* Gönüllüler ve aktivistler flashmoblar, gösteriler ve hayvan koruma kampanyaları düzenler.


Dünya Hayvanları Koruma Günü, hayvan hakları ve ihtiyaçları konusunda halkın bilinçlenmesine, barınak ve doğa rezervlerinin desteklenmesine yardımcı olur ve insanların çevreye karşı sorumluluk anlayışını güçlendirir. Bu bayram, küçük dostlarımıza özen göstermenin ve doğayla uyum içinde yaşamanın önemini hatırlatır.

MEVLANA


MEVLEVİLİĞİ İSLAM ZANNEDENLERE!


"Ben ne Hristiyan, ne Yahudi, ne Zerdüşt,
ne de Müslüman'ım," diye başlayan dizelerinde Mevlana kendi yolunu açıklamıştır.…

Mevlana'nın kitabı Kur'an değil Mesnevi'dir.

Mabedi cami değil dergahtır.

İbadeti namaz değil semahtır.

Kanunu Şeriat değil Mevleviliktir.

Mevlana'nın talebeleri mürit değil sufîdir.

Mevlana ibadet ettirmez, meditasyon yaptırırdı.

Sufiler kendi etrafında dönerek huzura ererdi.


(Alıntıdır.)



GOOGLE'UN DOĞUM GÜNÜ

 


Google'ın Doğum Günü, dünyanın en büyük teknoloji şirketlerinden birinin kuruluş tarihine adanmış yıllık bir etkinliktir.

Larry Page ve Sergey Brin tarafından kurulan Google, milyonlarca kullanıcının hayatının ayrılmaz bir parçası haline gelmiş ve arama teknolojileri, bulut hizmetleri, haritalar, e-posta ve birçok diğer hizmeti sunmaktadır.

Kutlama, şirketin yeniliklerini, başarılarını ve küresel dijital kültür üzerindeki etkisini onurlandırır.

 Kutlama tarihi

Google'ın Doğum Günü, resmi olarak her yıl 27 Eylül'de kutlanmaktadır. Önceden tarih, yıla ve şirketin tercihine bağlı olarak değişiyordu, ancak 2006'dan beri Google 27 Eylül'ü resmi doğum günü olarak belirlemiştir.

 Ana hedefler

* şirketin kuruluşunu ve tarihi başarılarını kutlamak;

* Google'ın teknoloji ve internetin gelişimine katkısını vurgulamak;

* kullanıcılar arasında yenilik ve dijital çözümleri teşvik etmek;

* çalışanları ve kullanıcıları yaratıcılığa ve yeni gelişmelere ilham vermek.


Kutlama çeşitli etkinliklerle birlikte gerçekleşir:

* şirketin doğum gününe adanmış Google Doodle özel logoları;

* şirketin gelişimi, kurucuları ve önemli projeleri hakkında hikayelerin yayınlanması;

* dünya genelinde Google çalışanları için kurumsal etkinlikler;

* teknoloji ve internet tarihine adanmış sergiler ve çevrimiçi etkinlikler;

* yenilikle ilgili eğitim girişimleri, yarışmalar ve bilgi yarışmaları.


Toplum için önemi

Google'ın Doğum Günü, modern dünyada teknoloji ve inovasyonun önemini vurgular. Kutlama, şirketin küresel dijital kültür, eğitim, iş dünyası ve kullanıcıların günlük yaşam üzerindeki etkisini yansıtır ve teknoloji alanında daha fazla başarıya ilham verir.


Ben de, Blogger "Ali Gökçe" Bloguma destek veren GOOGLE'a  teşekkür ediyor,

Doğum Gününü Kutluyorum.

https://aligokce56.blogspot.com

ORMAN

 

Sayın Hiç kimseye,

boşu-boşuna, öylesine, lâf olsun torba dolsun babından karaladığım naçizane dilekçemdir.

Ülkemizde, bildiğiniz gibi Or-Generaller var, Or-Amiraller var. Bir de Or’lukları hiç bitmeyenler var, yüzyıllarca hem de!

He ya, bravo bildiniz, Or-Man.

Hepsinin ortak özelliği dünyadaki canlılar olması.

Üstteki Or lar el üstünde tutuluyor ama alttaki Or lar ateşler içinde, alev-alev, son on yılda gözyaşları hiç dinmiyor. Onlara saygı duyulmuyor.

“Türkiye Çöl Olmasın” diye diye çabalayıp, ömrünü tüketen ikinci bir (merhum) Hayrettin Karaca’mız da maalesef yok. (Türkiye Erozyonla Mücadele, Ağaçlandırma ve Doğal Varlıkları Koruma Vakfı -TEMA- kurucularından)

Ormanlarımız her yıl artarak yanmaktadır. Yanan ormanlarımıza da uluslararası kabul görmüş standartlarda yer almayan yeni bir ölçü birimi uydurdu sayın basın-yayın üstatlarımız. Şu bölgedeki yanan ormanlarımız; “şu kadar sayıdaki ‘futbol sahası’ büyüklüğünde!” Hepimiz anladık, hepimiz futbolseveriz ya, futbol sahasının en-boy oranını da zaten necip halkımız santimi-santimine adı gibi biliyor ya. Bazen ölçü birimi olarak “hektar” da kullanılıyor. Hektarın da ne kadar bir alan ölçüsü olduğunu bilmeyen mi var canım?

Ya hu, sayısız sokak röportajlarıyla da sabittir ki, gerçekler göz önüne serilmektedir ki; zır cahillerle dolu bir ülkede yaşıyoruz. (Lütfen hemen araya girmeyin ama, tamam siz ‘prof’ sunuz, bi dinleyin hele) Vatandaşın biri Güneş’in Almanya’dan daha yakında olduğunu söylerken bir diğeri, Mısır Piramitlerinin Anadolu’dan Mısır’a kaçırıldığını -gırgır geçerek- söyleyen muhabire, “güvenlik önlemlerinin arttırılması” önerisinde bulunuyor, iyi mi? Pek çok sayıda kişi kan’a kırmızı rengini vişnenin verdiğinde hemfikir. Bunu da yazacağım ama gülersiniz diye yazmıyorum! Gülmeyin lütfen ağlanacak cehaletimize. Her şey zamanla rayına oturacak. Şunun şurasında birkaç yüz yıl gibi kısa bir zaman kaldı, acık sabredin, göz açıp-kapanıncaya kadar geçer zaman, oturun oturduğunuz yerde.

Yanan-yakılan orman alanlarının “asla ve kat’a” imara açılmayacağını, buna müsaade edilmeyeceğini, gelmiş-geçmiş hatta gelecek sayın bakanlarımız, milletvekillerimiz ilgili kamu görevlilerimiz yıllardır vurgulayıp kararlılıkla-sertçe beyan ediyorlar. Çok etkileniyoruz tabi. Duygulanıyoruz bile. (Turizme-ranta elverişli olmayan, gelecekte de olmayacak olan yerlere dikilen çam fidanlarının beş yıl içinde filizlendiğini medyadaki fotoğraflardan gözümüze sokuyorlar, elbette görüyoruz.) Siz hiç Ege, Akdeniz kıyı şeridinde yanan ormanların yerinde bir tek filiz gördünüz mü? O sizin gördüğünüz Filiz den söz etmiyorum, o komşu Melahat Hanım’ın kızı. Vatandaşı, kör-ahmak yerine koyup; genellikle fiyakalı yabancı lisanlarda isimler konulan, hotel (artık otel denmiyor, İngiliz’iz ya o bakımdan, daha havalı oluyor herhalde)  tatil köyü, ultra lüks villaları da körüz ya o bakımdan görmüyoruz. Medyada yayınlanan fotoğraflarla da ispatlanıyor ki;  en güzide turizm merkezlerindeki yanan-sipariş üzerine yakılan orman alanlarında boy-boy mantar gibi biten devasa boyutta tesisler var, aslında onları da haberleriyle, fotoğraflarıyla boşu boşuna yayınlayıp duruyorlar. Biz hâlâ körüz, bunu öğrenemediler. Birileri “yazık ya” falan-filan bile diyor numaradan, duyuyoruz da ne işe yarıyor.

Tam da sipariş verilen alan kadar ormanın yakıldığını da görmüyoruz. Körüz dedik ya.

Atalarımızın bir lafı var, duymayanınız yoktur sanırım; “ölenle ölünmez” demişler. Olan olmuş bir defa, ormanlarımız yanmış-yakılmış-yaktırılmış, ülkemizin ciğerleri yanmış dolayısıyla insanlarımızın da ve de orman ahalisinden olan yerleşik hayvan nüfusun da…

Bunları neden yazmaya çalıştım: Artık, yanan yerlere bir tek bile çam ve türevi fidanın dikilmemesini istiyorum!

Millet olarak bu sarı çamlardan, kızıl çamlardan salınan oksijenin artık ciğerlerimize fazla geldiğini, doz aşımı olduğunu, oksijen zehirlenmesine maruz kaldığımızı düşünüyorum.

O yüzden fazla salınan oksijene yıllardır maruz kalan pek bir muhterem halkımızın beyninde galiba uyuşturucu etkisi olmuş. Herkes sonsuz bir uykuda gibi. Bu sonsuzluğun neticesinde donsuz kalacaklarını öngörüyorum şahsen.

Ormanlarımızla ilgili olarak hasreten bir ricada bulunmak istiyorum da kimden ricada bulunacağıma karar veremiyorum. Zaten sorunum da bu.

Lütfen yanan-yakılan-yaktırılan tüm orman alanlarına bir tek bile çam fidanı dikmeyiniz, diktirmeyiniz!

Emperyalistlerin yıllar önce ülkemize çam tohumu diye empoze edip soktuğu

gerçekte nifak tohumu olduğu artık anlaşılan, bu ‘saatli bombalardan’ kurtulmayı bir fırsata çevirip, yanan tüm alanlara, sonsuz sayıda,  uçsuz bucaksız ZEYTİN FİDANI, MEYVE FİDANI dikilmesini öneriyorum.

Halk çoluk-çocuğuna pazardan çürük-çarık bile olsa meyve alamaz duruma gelmiş. Kozalak mı yiyecek bu millet? Lütfen.

Ali Gökçe, 25 Ağustos 2025

JAPON BALIĞI




10 yaşındaki Japon balığı George, başındaki tümör nedeniyle Avustralya'daki Lort Smith Hayvan Hastanesi'nin cerrahi servisinde ameliyat oldu.

George'u ameliyat etmek için Veteriner Tristan Rich üç kova su hazırladı. Birinde anestezik su, diğerinde idame dozunda anestezik ve üçüncüsünde temiz, taze su vardı.
Veterinerin yaptığı ilk şey, George'u anestezik kovada bırakmak ve uyuduktan sonra sedyeye yatırıp idame anestezik kovasından oksijenli sıvı dolu bir tüpü ağzına yerleştirmek oldu.
45 dakika sonra, ameliyat bittiğinde, Dr. Rich George'u temiz su dolu kovaya koydu, ağrı kesici ve antibiyotik verdi ve birkaç dakika sonra hiçbir şey olmamış gibi yüzüyordu.
George ameliyatı başarıyla tamamladı ve tümörü çıkarılarak 10 yıl daha yaşadı.
Kaynak Cienciatum Sorpréndete
BBC world News



SİL GİTSİN




40 yaşından Sonra Hayatımızdan Silinecek Kişiler Listesi:

1- Sen aramayı, yazmayı bıraktığın an
bakarsın ki o aramıyor, yazmıyor.
Bütün ilişkiyi sen devam ettiriyorsun...
SİL GİTSİN
2- Bir insandan bir şey öğrenemiyorsan,
o insan gereksizdir...
SİL GİTSİN
3- Başkalarının sırlarını sana anlatan senin sırlarını da başkalarına anlatır...
SİL GİTSİN
4- Tartışmayı bilmeyen, dinlemeyen,
kendi fikrini dayatan insanla konuşacak
bir şeyin yok...
SİL GİTSİN
5- “Yoğunum” kelimesini ağzına sakız etmiş, sürekli zamansızlıktan dem vuranı...
SİL GİTSİN
Unutma!. Zaman hiçbir zaman bulunmaz, yaratılır…
6- “Ben buyum” deyip sıyrılan insanla asla anlaşılmaz...
SİL GİTSİN
7- Saatlerce kendi derdini anlatıp durur, bencillikten burnunun ucunu görmez...
SİL GİTSİN
8- Ne yaparsan yap gülmez. Bazıları mutsuzluktan beslenir...
SİL GİTSİN
9- Senden alır, alır, alır… Vermeye gelince beklentisiz sevgiden dem vurur...
SİL GİTSİN
Değer veriyorsan değer görmelisin.
Aksi aptallıktır…
10- Kendi yapamadığı için senin başarılarını küçümser. Hatta dürüstlük adı altında kıskançlığını kusar. Sıkma canını, onun derdi kendi acizliğiyle...
SİL GİTSİN
11- Hayallerini dinlemeyenleri, acını ve mutluluğunu paylaşmayanları...
SİL GİTSİN.
Alıntı